81
TEKVİR SURESİ
GİRİŞ
Adı: Sure, ismini ilk ayetinde geçen 'kuvvirat'
kelimesinden almıştır. Kuvvirat mâzi-meçhul sigasıdır ve anlamı "dürülmek"
demektir. Surede güneşin dürülmesinden sözedildiği için, böyle bir isim
almıştır.
Nüzûl zamanı: Muhtevasından ve üslübundan da anlaşılacağı
gibi, bu sure Mekke'nin ilk dönemlerinde nâzil olmuştur.
Konu: Bu surede Kıyamet ve Risalet olmak üzere iki konu
işlenmiştir. İlk 6 ayette kıyametin ilk safhası açıklanmıştır.
Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar kararıp dağıldığı zaman,
dağlar yürütüldüğü zaman, on aylık gebe develer başıboş bırakıldığı zaman
(ki bunların Arapların en kıymetli varlıkları olmasına rağmen onlarla
ilgilenemiyeceklerdir.) vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman, denizler
kaynatıldığı zaman.
Daha sonraki 7 ayette ise, kıyametin ikinci safhası
açıklanmıştır.
Ruhlar bedenlerle birleştiği zaman ve defterler açılıp
yayıldığı zaman, insanoğlu yaptıklarından sorguya çekildiği zaman, gökyüzü
sıyrılıp açıldığı zaman, cehennem ve cennet insanın gözü önüne
yaklaştırıldığı zaman.
Böyle bir tablo çizildikten sonra, düşünmesi için insan
kendi kendine bırakılarak, her can ne yapıp getirdiğini bilecektir, diye
buyuruluyor. Ardından da Risalet konusu üzerinde durulmuş ve Hz. Muhammed'in
(s.a) tebliğ ettiği vahyin, bir mecnunun sözleri ve şeytanın vesveseleri
olmadığı bildirilmiştir. Hz. Muhammed (s.a) Allah'ın (c.c.) gönderdiği yüce
bir peygamber olarak kutsal emaneti taşımış ve O ufuklarda emaneti aktaranı
(Cibril-i Emin) apaçık görmüştür. Şimdi siz bu peygamberden ve O'nun
getirdiği vahiyden yüz çevirerek nereye kaçabilirsiniz?
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
1 Güneş, köreltildiği1 zaman,
2 Yıldızlar, bulanıklaşıp-döküldüğü zaman,2
3 Dağlar, yürütüldüğü zaman,3
4 Gebe develer, kendi başına terkedildiği zaman,4
5 Vahşi-hayvanlar, bir araya toplandığı zaman,5
6 Denizler, tutuşturulduğu zaman,6
7 O zaman 7 ki nefisler çiftleşir.8
8 Ve 'diri olarak toprağa gömülen kızcağıza' sorulduğu
zaman:
9 "Hangi suçtan dolayı öldürüldü?"6
10 Sahifeler (amel defterleri) açıldığı zaman,
11 Gök, sıyrılıp-yüzüldüğü zaman10
12 Cehennem ateşi çılgınca kızıştığı zaman,
13 Cennet de yakınlaştırıldığı zaman,11
14 (Artık her) Nefis, neyi hazırladığını
bilip-öğrenmiştir.
AÇIKLAMA
1. Güneşin dürülmesi hakkında kullanılan 'Tekvir', eşsiz
bir anlatımın ifadesidir. Arapçada 'Tekvir', dürülmek, sönmek, sarmak
anlamına gelir. Örneğin başın üzerine sarığın sarılması şeklinde ifade
edilir. Çünkü sarık açık iken dağılır. Bu münasebetle Tekvir, güneş
ışınlarının yayılmasına benzetilmiştir. Yani güneş ışınları, sarık gibi
dağılmış ve etrafa yayılmıştır. Kıyamet gününde de sarık gibi toplanacak ve
o zaman güneş sönecektir.
2. Yani güneş sistemi dağılmış olacak ve yıldızlar
sönecektir. Çünkü (kederet) karanlık anlamında kullanılmıştır. Yıldızlar
yalnızca dağılmakla kalmayacak, aynı zamanda da söneceklerdir.
3. Başka bir ifadeyle, yerçekimi ortadan kalkacak ve
dağlar ağırlıklarını kaybedip, yerlerinden sökülerek yürütüleceklerdir.
4. Araplara kıyamet gününün şiddetini idrak ettirebilmek
için, en iyi açıklama tarzı seçilmiştir. Çünkü o zaman bugün olduğu gibi
otobüsler, kamyonlar yoktu ve develer Arapların en kıymetli varlıklarıydı.
Özellikle gebe develer daha da kıymetliydi. Bunun için Araplar develerine
çok iyi bakarlar ve onları kaybolmasınlar diye korurlardı. Develerine
ilgisiz kalmak zorunda olmaları demek, o gün çok büyük bir afetle karşı
karşıya kalacaklar demektir. Öyleki en kıymetli varlıklarıyla bile
ilgilenemeyeceklerdir.
5. Dünyayı genel bir afet sarınca, her türden vahşi
hayvanlar bir araya toplanır ve o zaman yılanlar ısıramaz, arslanlar
parçalayamaz hale gelirler.
6. Bu ayette "succiret" kelimesi kullanılmıştır. Bu
kelime 'tescir' den mazi-meçhul sigasıdır. Tescir, Arapça'da tandır içindeki
ateşi tutuşturmak, körüklemek anlamına gelir. Gerçi denizlerin
tutuşturulması insana ilk bakışta tuhaf gelebilir ama eğer suyun gerçek
yapısını dikkate aldığımız zaman, bunun hiç de tuhaf olmadığını görürüz. Bu
öyle bir mucizedir ki, Allah (c.c) suyu iki farklı gazdan (oksijen ve
hidrojen) yaratmıştır. Biri (oksijen) ateşin yanması için gereklidir,
ikincisi (hidrojen) ise, kendi kendine tutuşarak ateş alır. Bu iki gaz
birleştiğinde suyu meydana getirirler ve ateşi söndürücü bir özellik
alırlar. Allah Teâlâ işte bu hususa dikkati çekmektedir. Yani bu iki gaz
birbirinden ayrıldığında, hidrojen kendi kendine tutuşur ve oksijen de bu
ateşi hızlandırır. Zaten bu gazların asıl özellikleri de budur.
7. İnsanlar ölümden sonra tekrardan ruhen ve bedenen
diriltileceklerdir.
8. Bu ayetlerden itibaren kıyametin ikinci safhası
başlar.
9. Bu ayetler Allah'ın (c.c) nefret ve gazabının ne kadar
şiddetli olduğunu göstermektedir. Allah Teâlâ'nın bundan daha fazla nefret
ve gazab gösterebileceği tasavvur edilemez adeta.
Allah'ın (c.c.) gözü önünde, kız çocuklarını diri diri
gömen anne ve babalar çok büyük bir nefret kazanmışlardır. Allah (c.c.)
orada onlarla muhatap olmayacak ve 'Bu masum yavruyu niçin katlettiniz?'
diye onlara soru bile sormayacaktır. Onlardan yüzçevirerek, o masum yavruya
"senin ne kabahatin vardı ki, seni katlettiler?" diye soracaktır. İşte o
zaman masum kız çocuğu uğradığı zulmü, yani anne ve babasının onu nasıl diri
diri toprağa gömdüklerini anlatacaktır. Ayrıca bu iki ayette çok önemli iki
konu, birkaç kelime ile açıklığa kavuşturulmuştur. Birincisi Araplar'a şu
husus anlatılmak isteniyor: "Sizler öylesine sapıklık içindesiniz ki, kendi
çocuğunuzu yine kendi ellerinizle diri diri toprağa gömüyor, bunca cehalet
ve sapıklığınıza rağmen, Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği hidayeti inkâr
ederek ıslah olmayı dahi kabul etmiyorsunuz." İkincisi bu, ahiret ve hesap
günü için çok açık bir delildir. Çünkü diri diri toprağa gömülen o çaresiz
ve mazlum yavrunun, bu dünyada hiçbir hâmisi ve yardımcısı olmamış, ona
insaf ve adalette bulunulmamıştır. Yani cahiliyye toplumu bu çirkin ve
korkunç fiile seyirci kalmış, anne ve babası hiç utanmamış ve hiç olmazsa
akrabaları dahi müdahalede bulunarak karşı çıkmamışlardır. Kısaca cahiliyye
toplumu bu mücrimleri ne kınamış ne de onlara bir ceza vermiştir. Oysa
Allah'ın (c.c) saltanatı içerisinde, bu kadar büyük bir zulme uğramış
kimselerin haklarının yerini bulmaması mümkün müdür?
Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerinin
çeşitli nedenleri vardı. Birinci neden, mâli-ekonomik idi. Çünkü fakirlikten
ötürü aile fertlerinin az olması isteniyordu ve erkek çocuklar büyüdükten
sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyorlardı. Fakat
kız çocuklar büyüdükten sonra evlenecekleri için daha küçük yaşta iken
öldürülüyorlardı. İkinci neden ise, genel kargaşa ile kabileler arasındaki
sürekli savaş idi. Erkek çocuklara, büyüdüklerinde savaş zamanlarında
yararlı olmalarından ötürü önem gösteriliyordu. Oysa kız çocukları savaş
zamanlarında bir işe yaramadıkları gibi, ayrıca korunmaları da gerekiyordu.
İşte bu nedenden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürüyorlardı.
Üçüncüsü Arap kabileleri birbirlerine hiç haber vermeden savaş açarlar ve
esir aldıkları kızları ya pazarda satarlar ya da kendileri cariye olarak
kullanırlardı. İşte tüm bu nedenlerden ötürü Arapların kadının doğumundan
önce bir çukur kazdıkları ve doğan çocuk kız olursa onu çukura atarak diri
diri gömdükleri rivayet olunur. Şayet anne yavrusunun gömülmesine karşı
çıkar yahut anne tarafından akrabalar mâni olurlarsa baba mecburen bir süre
çocuğa bakar ve bir fırsat bulduğunda, kızı çöle götürerek diri diri
gömerdi. Bir gün bir müslüman bu çirkin fiili kendisinin işlediğini
anlatmıştır.
Bu rivayet Dârimî'nin Süneni'nin 1. babı'nda beyan
olunmuştur: 'Bir adam Rasûlullah'a (s.a.) geldi ve cahiliyye döneminde şöyle
yaptığını anlattı; "Benim küçük bir kızım vardı ve beni çok severdi. Öyle ki
ben onu çağırdığım zaman koşa koşa yanıma gelirdi. Birgün yine ben onu
çağırdım ve koşa koşa yanıma geldi. Sonra onu beraberime alarak, yolda
rastladığımız bir kuyuya onu elinden tutarak attım. Kulaklarıma gelen son
sözleri "babacığım, babacağım" diyen çığlıklarıydı.' Bunları duyunca
Rasûlullah'ın (s.a) gözlerinden yaşlar süzüldü. Ve bunun üzerine orada hazır
bulunanlardan biri: 'Ey filan! Sen Rasûlullah'ı (s.a.) üzdün' dedi.
Rasûlullah (s.a) 'ona engel olmayın, neler hissettiğini anlatsın' diyerek o
adama 'bu olayı yeniden anlat' diye buyurdu. O şahıs da bu olayı yeniden
anlatınca, Rasûlullah (s.a) mübarek sakalı ıslanıncaya değin ağladı. Daha
sonra ona 'cahiliyye döneminde yaptığın için Allah (c.c.) seni affetti.
Kendi hayatına yeniden başla' diye buyurdu."
Bunu 'kız çocuklarının katledilmesini kötü kabul eden hiç
kimse yoktu' şeklinde anlamamak gerekir. Çünkü bir toplum ne kadar bozulmuş
olursa olsun herşeye rağmen iyilik duygularından tamamen yoksun olması
düşünülemez. Bunun için, Kur'an, olayı uzun uzun açıklama cihetine
gitmemiştir. Sadece dehşet verici ve çok keskin bir tavırla, diri diri
toprağa gömülen kız çocuklarına 'sen ne yaptın ki, seni diri diri toprağa
gömdüler' diye sorulacağı bir vaktin muhakkak geleceği anlatılmıştır.
Arapların cahiliyye dönemlerinde bu çirkin fiilin işlenmesine rağmen, iyi
karşılanmadığı da vâkidir. Örneğin Tabârânî'nin bir rivayetine göre şair
Ferezdak'ın dedesi Sa'sa bin Naciye el-Mücasi, bir gün Allah'ın (c.c.)
elçisine (s.a) "Ya Rasûlallah! Ben cahiliyyede bazı iyi işler de yaptım.
Bunlardan birisi ben 360 kız çocuğunu diri diri toprağa gömülmekten
kurtardım ve her çocuğu kurtarmak için iki deveyi karşılık olarak verdim.
Bana bu iş için de bir mükâfat var mıdır?" Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:
"Evet vardır. Bunun mükâfatı Allah'ın (c.c.) seni İslâm'ın nimetine
kavuşturmasıdır."
Gerçekten bu İslâm'ın büyük nimetlerindendir. Öyle ki,
Araplar da böyle bir zulme son verdiği gibi ayrıca kız çocuklarının
doğmalarının kötü bir hadise ve musibet olduğu, dolayısıyla bu musibete
mecburen katlanılması gerektiği anlayışını da ortadan kaldırdı. Bu anlayışın
tam aksine İslâm'da kız çocuklarının terbiye edilmesi ve onların iyi birer
hanımefendi olarak yetiştirilmesi teşvik edilmiştir. Resûlullah'ın (s.a) kız
çocukları hakkındaki düşünce ve inançları nasıl değiştirdiği birçok
hadislerle sabittir. Burada örnek olarak birkaç hadisi zikrediyoruz.
- Eğer bir kimse kendisine kız çocuğu verilerek imtihan
edilmiş ve o da çocuğuna iyi muamele etmişse, bu ameli onu cehennem
ateşinden korur. (Buhari, Müslim)
- Eğer bir kimse iki kız çocuğu büyütmüşse, kıyamet günü
onunla benim aram şöyle olacaktır, diyerek Rasûlullah (s.a.) iki parmağını
gösterdi. (Müslim)
- Eğer bir kimse üç kız çocuğunu ya da kızkardeşlerini
iyi terbiye etmiş ve onlara şefkat göstermiş ve kendisine ihtiyaçları
kalmayıncaya kadar büyütmüşse, bu kimse için cennet vacip olur. Bir şahıs,
ya Rasûlallah iki çocuğu olsa? dediğinde Rasûlullah (s.a.), evet ona da
cennet vacip olur, dedi. Bu hadisi rivayet eden İbni Abbas (r.a) buyuruyor
ki, "Eğer bir kimse Rasûlullah'a "bir kız çocuğu?" diye sorsaydı. Ona da
aynı cevabı verirdi. (Şerh-us-Sunne)
- Eğer bir kimse, kız çocuğu doğduğunda, onu diri diri
toprağa gömmeyerek, onu zelil etmemiş ve erkek çocuklarını ondan üstün
tutmamış ise Allah (c.c.) bu adama cenneti nasip edecektir. (Ebu Davud)
- Eğer bir kimsenin üç kız çocuğu doğar ve o da
sabrederse, imkânlarına göre onlara iyi bakar, iyi yedirir, iyi giydirirse,
kıyamet günü onlar onu cehennem ateşinden korurlar. (Buhari, İbni Mace)
- Eğer bir müslümanın iki kız çocuğu varsa ve o onları
iyi yetiştirirse, bu onun cennete girmesine vesile olur. (Buhari, el-edebül-müfred)
-Rasululah Şuraka bin Cûşum'a şöyle buyurdu: "Ben sana en
büyük sadakanın ne olduğunu haber vereyim mi?" Şuraka "Söyleyin ya
Rasullahlah" dedi. "Kızın boşandıktan veya dul kaldıktan sonra sana gelirse
ve senden başka geçimini sağlayan yoksa, ona bakman en büyük sadakadır." (Buharî,
el-edebül-müfred)
Bu talimatlar sadece Araplarda değil, İslâm nerelere
yayılmışsa oradaki kadın hakkında olan düşünceleri değiştirmiştir.
10. O gün herşeyi açık açık görürsünüz. Çünkü bütün
perdeler ortadan kalkacaktır. Yani bugün bütün gözlerden ne gizli kalmışsa,
bulutlar, yıldızlar, güneş ve ay ortadan kalktığında hakikat tüm
çıplaklığıyla görülecektir.
11. Mahşerde büyük mahkeme kurulduğunda, cehennemin
kızgın ateşi ile cennetin nimetleri herkesin gözüönünde bulunacaktır. Yani
kötülük yapan kimseler de, iyilik yapan kimseler de orada cennet ve
cehennemi bizzat göreceklerdir. Kötülük yapan kimseler, dünyada yaptıkları
kötülüklerin onları hangi nimetlerden mahrum ettiğini ve sonlarının nasıl
olacağını anlayacaklardır. İyilik yapan kimseler de, cehennem gibi çok kötü
bir yerden iyilik yaparak kurtulmuş olduklarını ve cennetin en güzel
nimetlerine kavuşacaklarını sevinerek göreceklerdir.
15 Artık hayır; yemin ederim12 (gündüz) sinip (gece)
dönen (gezegen)lere,
16 Bir akış içinde yerini alanlara;
17 Kararmağa ilk başladığı zaman, geceye andolsun,
18 Ve nefes13 almağa başladığı zaman, sabaha;
19 Hiç tartışmasız o (Kur'an), üstün onur sahibi olan bir
elçinin gerçekten (Allah'tan getirdiği) sözüdür;14
20 (Bu elçi,) Bir güç sahibidir;15 arşın sahibi katında
şereflidir.
21 Ona itaat edilir,16 sonra güvenilirdi.17
22 Sizin sahibiniz18 bir deli değildir.
23 Andolsun o (peygamber), onu apaçık bir ufukta
görmüştür.19
24 O, gayb (haberlerin)e karşı (söylediklerinden dolayı)
suçlanamaz (ya da cimrilikte bulunup kıskançlık yapmaz).20
25 O (Kur'an) da kovulmuş şeytanın sözü değildir.21
26 Şu halde, siz nereye kaçıp-gidiyorsunuz?
27 O (Kur'an), alemler için yalnızca bir zikirdir;
28 Sizden dosdoğru bir yön (istikamet) tutturmak
isteyenler için de.22
29 Alemlerin Rabbi olan Allah, dilemedikçe siz
dileyemezsiniz.23
AÇIKLAMA
12. Yani sizlerin zannettiği gibi değil. Bu Kur'an bir
mecnununun sözleri olmadığı gibi, şeytanın da bir vesvesesi değildir.
13. Burada Allah'ın (c.c.) niçin yemin ettiği daha sonra
gelen ayetler ile açıklanıyor. Yani Hz. Muhammed (s.a) bir rüya görmemiştir.
Yıldızlar kaybolduktan, gece geçtikten ve güneş ortaya çıktıktan sonra
gündüzün aydınlığında gökyüzünde şerefli elçiyi görmüştür. Rasûlullah (s.a)
size ne anlatıyorsa, onu bizzat kendisi müşahade ve tecrübe etmiştir.
14. Şerefli bir elçi ile vahy getiren melek
kastedilmektedir. Aynı zamanda Allah Teâlâ Rasûlin Kerim ifadesi ile
Cibril-i Emin'in mesajı kendinden değil, daha üst bir makamdan getirdiğini
vurguluyor. Yani Cibril-i Emin Allah'tan Rasûlullah'a (s.a.) mesajı
aktarmaktadır. Hakka-40'ta şöyle buyurulmaktadır. "Şübhesiz o elbette
şerefli bir elçinin sözüdür." Buradaki Rasûlin Kerim ifadesi Rasûlullah
(s.a) için kullanılmıştır. Bu vahyin Hz. Muhammed'in (s.a.) bir sözü
olmadığı, sadece Allah'ın (c.c.) sözünü aktardığı anlamına gelir. Yani
Allah'ın (c.c.) Rasûlü sıfatıyla, Muhammed bin Abdullah olarak değil.
Her iki yerde de, şerefli bir elçinin sözüdür ifadesi
kullanılmıştır. Bir yerde şerefli elçi ile Allah'tan peygambere mesajı
aktarması dolayısıyla Cibril-i Emin kastedilirken, Hakka 40'ta da şerefli
elçi'nin Rasûlullah (s.a) olduğu beyan edilmiştir. Buradaki ifade
Rasûlullah'ın (s.a) Kur'an'ın kendi uydurduğu anlamına gelmez. Şerefli elçi
ifadesinin kullanılmasının nedeni, peygamberin bir Rasûl olarak Allah'ın
(c.c.) sözünü aktarmasıdır, Muhammed bin Abdullah olarak değil. Yani
'şerefli bir elçinin sözü' ile birinde Rasûlullah, (s.a.) diğerinde Cibril-i
Emin kastedilmektedir. Kısaca Cibril-i Emin Rasûlullah'a (s.a.) aktarmakta,
Rasûlullah'ta insanlara tebliğ etmektedir. (Daha fazla izah için bkz. Hakka.
an; 22)
15. Necm sûresi 4 ve 5. ayetlerinde bu konu şöyle
anlatılmıştır: "O kendisine vahyedilen vahiyden başkası değildir. Onu müthiş
kuvvetleri olan öğretti." Cibril-i Emin'in müthiş kuvvetlerinin ne olduğu
meselesi müteşabihattandır. Cibril-i Emin'in diğer meleklerden daha seçkin
olduğu çok açık bir şekilde bellidir.
Müslim 'Kitab-ul-İman'da Hz. Aişe (r.a)'dan,
Rasûlullah'ın (s.a) Cibril-i Emin'i iki defa asıl şekliyle gördüğü ve
'Cibril-i Emin o kadar büyüktü ki, yeryüzü ve gökyüzünü kaplıyordu,' dediği
rivayet olunmuştur. Buhari, Müslim, Tirmizi, Müsned-i İmam Ahmet'de, Hz.
Abdullah İbn Mesut'tan (r.a) rivayet olunduğuna göre, Rasûlullah (s.a.)
Cibril-i Emin'i anlatırken 600 kanadı olduğunu söylemiştir. Bundan Cibril-i
Emin'in ne kadar güçlü olduğu anlaşılmaktadır.
16. Yani Cibril-i Emin meleklerin üstünde emir sahibidir.
17. Yani o itimad edilen bir kimsedir.Allah (c.c.) ona
nasıl vahyetmişse o hiç eksiltmeden ve kendisinden bir şey katmadan aktarır.
18. Arkadaşınız (Sahibuküm) ifadesi ile Hz. Muhammed
(s.a) kastolunmaktadır. Hz. Muhammed'ten arkadaşları olduğu şeklinde
bahsedilmesinin nedeni, Mekkeliler için Hz. Muhammed'in (s.a.) yabancı biri
olmadığına, çocuklarının bile onu tanıdıklarına dikkat çekmektedir. Hz.
Muhammed'in (s.a) ne derece akıl sahibi biri olduğunu biliyorsunuz. O halde
böyle birine bile bile mecnun demekten utanmıyor musunuz? (İzah için bkz.
Necm: 2-3)
19. Necm sûresinin 7 ve 9. ayetlerinde Rasûlullah'ın
(s.a) bu müşahadesi daha ayrıntılı bir biçimde zikredilmiştir. Bkz. Necm.
an: 7-8
20. Rasûlullah (s.a.) hiçbir şey saklamadan size,
Allah'tan aldığı herşeyi aktarıyor. Allah'ın (c.c.) zâtı, sıfatları
hakkında, ölümden sonraki hayat, kıyamet, ahiret, cennet ve cehennem
hakkında hiçbir şey eksiltmeden ve saklamadan sizlere beyan etmekte ve
bildirmektedir.
21. Şeytan, Muhammed'e vahyediyor şeklindeki düşünceniz
yanlıştır. Çünkü şeytan insanı şirk, putperesetlik, dehriyet ve ilhada doğru
yönlendirir. Ona Tevhid'i öğretmez ve Tevhid'e doğru da yönlendirmez. Ayrıca
insana sorumsuzluk aşıladığı gibi, Allah'ın (c.c.) huzurunda sorumlu bir
kişi olarak yaşamaya da teşvik etmez. Kısaca insanı cahiliyye
geleneklerinden, zulm, ahlaksızlık ve fuhuştan menederek, pâk ve temiz bir
hayata, adalet, takva ve üstün ahlâk'a yönelmesine yardımcı olmaz. (Bkz.
Şuara: 210-212, Şuara: an; 130-133 ve ayrıca Şuara: 221-223, Şuara: an;
140-141)
22. Yani bu, tüm insanlık alemi için bir hidayettir. Bu
hidayetten ancak Hakka talip olan ve Hakka muhabbet duyan kimseler istifade
edebilirler.
23. Bu konu daha önce Müddessir-56 ve İnsan-30'da
geçmişti. (Ayrıca bkz. Müddesir: an; 41)
TEKVİR SURESİNİN SONU