80
ABESE SURESİ
GİRİŞ
Adı: Surenin ilk kelimesi (Abese) bu sûrenin adı
olmuştur.
Nüzul zamanı: Bu sûrenin esbab-ı nüzulu hakkında görüş
bildiren müfessir ve muhaddisler, aşağıda zikredilen hâdisenin bu sûrenin
nüzuluna neden olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.
Birgün Rasûlullah (s.a) Mekke'nin ileri gelenlerine
İslâm'ı tebliğ ediyor ve onları ikna edebilmek için oldukça gayret
sarfediyordu.. Bu sırada bir âmâ olan Hz. İbn Ummu Mektum (r.a) çıkagelerek,
Rasûlullah'tan (s.a.) İslâm hakkında bilgi vermesini istedi. Rasûlullah
(s.a) ise, Ummu Mektum'un araya girmesinden hoşlanmayarak yüzünü çevirdi ve
bu olay üzerine de Abese Sûresi nazil oldu. Şu nedenlerden ötürü, bu sûrenin
nüzul zamanını tespit etmek bizim için kolay olmuştur.
Birincisi, İbni Kesir bu konuyu izah ederken, Ummu Mektum
(r.a) için 'Mekke'de İslâm'ı ilk kabul edenlerdendi'; İbn Hacer de, 'Hz.
Ummu Mektum (r.a) ilk Müslümanlardandır' demektedirler.
İkincisi, bazı hadîslere göre, o vakitlerde Ummu Mektum
(r.a) hâlâ müslüman olmamıştı ama Hakk'a susamış biri olarak İslâm'a sempati
duyuyordu. Zaten Rasûlullah'a (s.a) gelişinin nedeni de buydu. Hz. Aişe'nin
(r.a) açıklamasına göre Ummu Mektum (r.a), "Ya Rasûlullah, (s.a.) bana doğru
yolu göster" demiştir. (Tirmizi, Hakim, İbni Hibban, İbn Cerir, Ebu Yâlâ) Hz.
Abdullah İbn Abbas'tan (r.a) rivayet edildiğine göre ise, Ummu Mektum (r.a)
Kur'an'ın bir ayetinin anlamını sormak istediğinde, "Ya Rasûlallah! Allah'ın
(c.c.) sana öğrettiklerinden bana da öğret" demiştir. (İbni Cerir, İbn Ebî
Hatim)
Bu açıklamalar Hz. Ummu Mektum'un (r.a) Hz. Muhammed'i
(s.a) Allah'ın (c.c.) Rasûlü olarak kabul ettiğini göstermektedir. Başka bir
görüşü temsil eden İbni Zeyd Surenin 3. ayetini (Ne bilirsin belki de o
arınacak?) "Ne bilirsin belki de o İslâm'ı kabul edecek?" şeklinde
anlıyordu. Nitekim Allah (c.c), 'Ne bilirsin belki de o arınacak? Yahut öğüt
alacak ta öğüt kendisine yarayacak' ve 'Fakat koşarak sana gelen, korkarak
gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun.' ayetlerini inzal etmiştir. Bu ayetler
Ummu Mektum (r.a)'ın içinde şiddetli bir isteğin olduğuna işaret etmektedir.
Yine Hz. Muhammed'in (s.a) hidayetin kaynağı olduğuna ve kendisinin de
hidayeti ancak onun yardımıyla bulabileceğine inanmış olduğu aşikârdır. Onun
bu hâli kendisine tebliğ yapıldığı takdirde, bu tebliğden istifade edeceğine
delâlet etmektedir.
Üçüncüsü, Rasûlullah'ın (s.a) yanında o zaman Utbe, Şeybe,
Ebu Cehil, Ümeyye bin Halef, Ubbi bin Halef gibi İslâm'ın en şiddetli
düşmanları vardı. Bunlar bize Rasûlullah'ın (s.a) kâfirlerle ilişkisinin
tamamen kesilmediğini ve onlarla hâlâ görüştüğünü göstermektedir. Böylece
Abese Suresi'nin İslâm'ın ilk devirlerinde nâzil olduğunu anlıyoruz.
Konu: Surenin ilk ayetlerinden, Allah Teâlâ'nın, Hz.
Muhammed'i (s.a) bir âmâya önem vermeyip, Mekke'nin ileri gelenlerine
yöneldiği için azarladığı anlaşılmaktadır. Ancak sûrenin tümü birlikte
müteâlâ edildiğinde, bu azarlamanın hedefinin Mekke'nin ileri gelen
kâfirlerinin olduğu anlaşılır. Bu kâfirler Rasûlullah'ın (s.a) tebliğ ettiği
Hakk'ı nefretle reddediyorlar ve büyüklenerek, inatla Hak'tan
yüzçeviriyorlar. Ayrıca sûrede Rasûlullah'ın (s.a) tebliğinde eksik
bıraktığı yönlere değiniliyor. Çünkü Rasûlullah (s.a) tebliğinin
başlangıcında her ihlâslı davetçi gibi, "Eğer Mekkeli ileri gelenler İslâm'ı
kabul edecek olurlarsa İslâm daha çabuk yayılma imkânı bulur, fakat özürlü
bir insanın topluma pek tesiri olamayacağından dolayı, İslâm'ın yayılışına
fazla katkısı olmaz" şeklinde düşünüyordu. İşte bu nedenlerden ötürü
Rasûlullah (s.a) Mekke'nin ileri gelenlerini ikna edebilmek için daha çok
gayret gösteriyordu. Ancak bu, hâşâ Rasûlullah'ın (s.a) zenginlere daha
fazla hürmet ve tazimde bulunduğu, fakir ve özürlü kimseleri ise hor gördüğü
anlamına gelmez. Allah (c.c) daha vahyin ilk nazil olduğu dönemlerde,
Rasûlü'nü bu tür bir tebliğ tarzının yanlış olduğu konusunda uyarmıştır.
Dolayısıyla İslâm için önemli olan o kimselerin Hakk'a
susamışlığıdır, fakir ya da özürlü olmaları değil. Hak'tan yüzçeviren bir
kimse ne kadar değerli, tahsilli olursa olsun ve topluma tesiri ne kadar çok
olursa olsun onun İslâm nazarında hiçbir değeri yoktur. İşte bundan ötürü,
fark gözetmeksizin herkese İslâm'ı tebliğ et ve o kimselerin Hakk'ı kabul
etmelerinin daha önemli olduğunu aslâ unutma! Senin gibi yüce bir makamda
bulunan bir davetçiye böyle bir tavır yakışmaz. Sen o kafirlere bu kadar çok
önem verirsen, büyüklenirler ve onlar sana değil sen onlara muhtaçsın
zannederler.
Surenin 10. ayetine kadar bu konu üzerinde durulmuştur.
17. ayetle birlikte ise, Rasûlullah'ın (s.a) davetine karşı koyan Mekkeli
müşriklere doğrudan doğruya hitap edilmektedir. Ayetler onları, kendilerini
yaratan ve rızk veren Allah'a (c.c) karşı geldikleri ve O'nun elçisini
yalanladıkları için kınıyor. Surenin sonunda da, bu davranışlarından ötürü
kıyamet gününde dehşetli bir sonla karşılaşacakları hatırlatılarak tehdit
ediliyor.
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
1 Surat astı ve yüz çevirdi;
2 Kendisine o kör geldi diye.1
3 Nerden biliyorsun; belki o, temizlenip-arınacak?
4 Ya da öğüt alacak; böylelikle bu öğüt kendisine yarar
sağlayacak.2
5 Fakat kendini müstağni (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)
gören ise,
6 İşte sen, onda 'yankı uyandırmaya çalışıyorsun.
7 Oysa, onun temizlenip-arınmasından sana ne?
8 Ama koşarak sana gelen ise,
9 Ki o, 'içi titreyerek korkar' bir durumdadır;
10 Sen ona aldırış etmeden oyalanıyorsun.
AÇIKLAMA
1. Bu sûrenin giriş cümlesi çok ilginç bir incelik
taşımaktadır. Daha sonra gelen ayetlerden, "Surat astı ve döndü" ayetinin
asıl muhatabının Rasûlullah (s.a) olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Fakat ilk
bakışta bu davranış Rasûlullah (s.a)'dan değil de, sanki başka bir kimseden
sadır olmuş gibidir. Allah (c.c) böylesine incelik taşıyan bir ifadeyle, bu
yaptığı hareketin Rasûlullah'a (s.a) yakışmadığını anlatmış ve "şayet senin
üstün ahlak sahibi olduğunu bilen bir kimse, bu şekilde davrandığını
görseydi, bunu sana yakıştırmazdı" demek istemiştir.
Burada sözü geçen âmâ, meşhur sahabî Ummu Mektum'dur
(r.a). İbni Abdullah Berr'in El-İstiyab'ta ve İbni Hacer'in de El-İsabe'de
yaptıkları açıklamalara göre, Ummu Mektum (r.a) Hz. Hatice'nin (r.a)
halazadesidir, yani Ummu Mektum'un (r.a) annesi ile Hz. Hatice'nin (r.a)
babası kardeştirler.
Bu ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Rasûlullah'ın
(s.a) Ummu Mektum'dan (r.a) yüz çevirmesinin nedeni, onu hor gördüğünden
dolayı değildi. Yine onu hakir gördüğünden Mekkeli ileri gelenlere yöneliyor
da değildi. Çünkü Ummu Mektum (r.a) Rasulullah'ın (s.a) hanımının kuzeni idi
ve akrabalarındandı. Ayrıca Ummu Mektum (r.a) garip bir kimse de değildi.
Allah (c.c)'nın buyurduğu gibi asıl neden, Ummu Mektum'un (r.a) âmâ
olmasıydı. Rasûlullah (s.a) çok çaba sarfederek, Mekke'nin ileri
gelenlerinden birisinin bile Müslüman olmasını sağladığı takdirde, İslâm
hareketinin güçleneceğini, Ummu Mektum'un (r.a) ise, özürlü olmasından
dolayı İslâm hareketine bir faydası olamayacağını düşünüyordu. İşte bu
nedenlerden ötürü, Mekke'nin ileri gelenleri ile tam konuştuğu bir sırada
Ummu Mektum'un (r.a) müdahale etmesini hoş görmemiştir. Ayrıca Rasûlullah
(s.a) Ummu Mektum'un (r.a) istediği bir zamanda soru sorabileceğini de
biliyordu, çünkü akrabaydılar.
2. Rasûlullah'ın (s.a) tebliğ sırasında gözden kaçırdığı
önemli bir nokta olması hasebiyle Allah (c.c) Ummu Mektum (r.a) konusunda
O'nu uyarmıştır. Bir davetçi açısından hangi muhatap daha önemlidir? Bir
kısım insanlar doğru yolu bulmak çabasındadırlar ve dalâlete düşmemek için
Allah'tan korkarlar, dolayısıyla hidayeti bulmak için koşa koşa sana
gelirler. Bir kısım insanlar ise, sanki hidayetten müstağnidirler ve onların
hidayete ihtiyaçları yokmuş gibi, apaçık inatçı bir tavır alırlar. Yani
onlar doğru yolu bulmak konusunda bir istek taşımazlar. Bunun için,
insanları Hakk'a davet edenler, en fazla ilgiyi, iman etmek için hazır ve
istekli bulunan kimselere göstermelidirler. Ayrıca toplumda tesir sahibi
olan insanların daveti kabul ettikleri takdirde, İslâm daha çabuk yayılır
gibi düşünmemelidirler. Çünkü Allah'tan korkan kimseler, bir davetçi için
daha önemlidir. Bu kimseler fakir olabilirler, toplumda tesir sahibi
değillerdir ve görünüşte Hak davetin yayılmasına pek yararlı olamayacakları
sanılabilir, fakat herşeye rağmen Hak'kın davetçileri için, en önemli
kimseler bunlardır. Zaten İslâm'ın gayesi insanları ıslah ederek, onları
kurtarmak değil midir? İşte bu insanlar kendilerine tebliğ yapıldığında,
hemen tebliği kabullenirler. Diğer kısım insanlar ise, her ne kadar toplum
içinde bir ağırlıkları varsa da, İslâm davetçisinin onların peşinden koşmaya
ihtiyacı yoktur. Çünkü apaçık bellidir ki, onlar hidayete talip değillerdir.
Bundan dolayı onların peşinden koşarak bir İslâm davetçisinin vakit
kaybetmesine gerek yoktur. İslâm'ı kabul etmedikleri takdirde, zararda
olanlar onlardır ve siz böyle kimselerden sorumlu değilsiniz.
11 Hayır;3 çünkü o (Kur'an), bir öğüttür.4
12 Artık dileyen, onu 'düşünüp-öğüt alsın.'
13 O (Kur'an), 'şerefli-üstün' sahifelerdedir.
14 Yüceltilmiş, tertemiz (mutahhar) kılınmış.5
15 Kâtiplerin6 ellerinde,7
16 (Ki onlar,) Üstün değerli, 'iyilik ve dürüstlük
sembolü.'
17 Kahrolası8 insan,9 ne kadar da nankördür.10
18 (Allah,) Onu hangi şeyden yarattı?
19 Bir damla sudan11 yarattı da onu 'bir ölçüyle biçime
soktu.12
AÇIKLAMA
3. Yani kesinlikle bu şekilde davranma ve Rabbini
unutarak bu dünyada gururlanıp dolaşanları o kadar fazla umursama. İslâm
dini gibi, değerli bir nimetten yüz çevirenlere, İslâm'ı bu şekilde takdim
etme ve ayrıca kendini de fazlaca yıpratma. Çünkü onlar İslâm'ın yayılışının
kendilerine bağlı olduğunu sanabilirler. Onlar her ne kadar kendilerini
Hak'tan müstağni sayıyorlarsa da, asıl Hak onlardan müstağnidir.
4. Bu kelime ile Kur'an-ı Kerim kastedilmiştir.
5. Yani hâlis ve paktır. Bu kitabın içine ifsad edici ve
bâtıl düşünceler karışamaz. Çünkü Kur'an diğer dinî kitablar gibi değildir
ve bu kitap insanî ve şeytanî vesvese ve düşüncelerden münezzehtir.
6. Burada melekler kastolunuyor. Yani bu sayfalar
Allah'ın (c.c.) emriyle doğrudan doğruya melekler tarafından yazılıyorlar ve
onların emin elleri vahyi Rasûlullah'a (s.a) ulaştırıyor. Melekler için
burada iki farklı kelime kullanılmıştır. Şerefli ve çok iyi. Birinci
kelimenin anlamı, onlar şereflidirler ve hiyanet etme ihtimalleri olmadığı
gibi, emanete de layıktırlar, demektir. İkinci kelimenin anlamı ise, onlar
sayfalara yazmak ve vahyi Rasûlullah'a ulaştırmak konusundaki
sorumluluklarını hakkı vechile yerine getiriyorlar, demektir.
7. Burada iyice düşünülecek olursa, bu ayetlerin amacının
sadece Kur'an'ın azametini ikrar etmek olmadığı anlaşılır. Rasûlullah (s.a)
getirdiği mesajı inkâr eden mütekebbirlere 'bu kitap o kadar yücedir ki,
sizlere muhtaç değildir, yani sizlerin kendisini kabullenmesine ihtiyaç
hissetmiyecek derecede yüce bir kitaptır' denilmek isteniyor. Sizler
hidayete ermek istiyorsanız, bu kitabın içindekilere teslim olmanız gerekir.
Aksi takdirde sizlerin büyüklenmesi bu yüce kitabın azametini azaltmaz.
Bilakis bu kitap sizlerin gururunu yerlebir eder.
8. Bu ayetler ile birlikte davetten yüz çeviren Mekkeli
müşrikler hedef alınmıştır. Sûrenin başlangıcından 16. ayete kadar görünüşte
Rasûlullah (s.a) muhatap alınıyor ve fakat dolaylı yoldan kâfirler tehdit
ediliyordu. Allah, Rasûlü'nü şöyle uyardı: Ey Nebi! Hakk'a talib olanı
bırakarak, onlara yöneliyor, ilgi gösteriyorsun. Oysa onlar Hak'kın
kıymetini bilmezler. Hakk'ın kıymetini bilmeyen o insanlara Kitab'ı bu
şekilde tebliğ etmek, senin gibi yüce bir peygambere yakışmaz.
9. Kur'an-ı Kerim'de bu tür ifadeler ile her zaman tüm
insanlar kastedilmezler. Burada sadece Allah'a karşı gelen olumsuz tipler
kötülenmiştir. Bazı yerlerde Kur'an, eğer toplumun çoğunluğu bozulmuşsa,
'insan' kavramını genel anlamda kullanmıştır. Bir şahsın kişisel bir
hatasına dikkat çekmek, nasihatın tesirini arttırabilmek ve o şahısta karşıt
duygular oluşmaması için, yine 'insan' kavramını genel anlamda kullanarak
uyarıda bulunur. (Bkz. Secde; an: 65, Şûra; an: 75)
10. Bu ayetin diğer bir anlamı, "onlar hangi nedenlerden
ötürü küfre sarılıyorlar, yani neye güveniyorlar?" demektir. Küfr kelimesi,
Hakk'ı inkâr etmek, kendisine ihsanda bulunana nankörlük etmek, anlamında
kullanılmıştır. Ayrıca insanın yaratıcısına ve rızk vericisine isyan etmesi
anlamına da gelir.
11. Yani iyice düşünün, neden meydana geldiniz, nerede
oluştunuz ve hangi yolla dünyaya geldiniz? Dünyaya geldiğiniz zaman ne kadar
çaresizdir. Oysa şimdi insanoğlu tüm bunları unutarak, yaratıcısına karşı
gelmektedir. Kendisinden başkasını önemsemeyen ve hatta Allah'a bile karşı
gelen bir kimse, acaba hangi sebeplerden ötürü böyle davranabilmektedir? (Bu
husus Yâsin-77-78'de zikredilmiştir)
12. İnsan hakkındaki takdir, daha annesinin karnında iken
yazılmıştır. Onun cinsiyeti, rengi, uzunluğu, fiziği, azalarının sağlamlığı
ya da sakatlığı, sesi, zekâsı doğmadan kararlaştırılmıştır. Ayrıca hangi
ülkede ve hatta hangi ailede dünyaya geleceği, nasıl bir terbiye alacağı,
kişiliğine ailesinin ne derece tesir edeceği ve ne kadar irade sahibi
olacağı dahi, daha önce kararlaştırılmıştır. Yine hayat içinde rolünün ne
olacağı ve bu dünyada ne kadar kalacağı da bellidir ve o bu sınırların
dışına çıkamaz. Ne acaiptir ki, insan tüm bunlara rağmen yaratıcısına karşı
gelebilmektedir!
20 Sonra ona yolu kolaylaştırdı.13
21 Sonra da onu öldürdü, böylece kabre gömdürdü.14
22 Sonra dilediği zaman onu diriltir.15
23 Hayır; ona (Allah'ın) emrettiğini16 yerine getirmedi.
24 Bir de insan, yediğine bir bakıversin;17
25 Hiç şüphe yok biz, suyu akıttıkça akıttık,18
26 Sonra yeri de yardıkça yardık;19
27 Böylece onda bitirdik; taneler,
28 Üzümler, yoncalar,
29 Zeytinler, hurmalar,
30 Boyları iri ve birbiri içine girmiş ağaçlı bahçeler.
AÇIKLAMA
13. Bu dünyada insan için her türlü imkân sağlanmıştır.
Şayet Allah (c.c.) bu imkânları sağlamamış olsaydı, insanların harcadıkları
tüm enerji ve çabaları faydasız olurdu. Ayrıca Hâlik Teâlâ insanlara özgür
bir irade de bağışlamıştır. İnsan ister hayrı seçer, ister şerre sarılır.
Allah'a şükreder ya da O'nu inkâr eder. İsterse Allah'a teslim olur ve O'na
itaat eder, isterse O'na isyan ederek âsî olur. İki yol da kendisine açık
bırakılmıştır. Hangi yolu takib edeceği, artık kendisinin bileceği bir
iştir.
14. Doğum gibi ölüm de insanın elinde değildir. İnsan
Allah'ın (c.c.) takdirinden bir saniye önce ya da bir saniye sonra ölemez.
Ancak Allah'ın (c.c.) takdir ettiği bir zaman ve mekânda ölecektir. İnsanın
ölüm hâli bile tayin edilmiştir.
Kabri yeraltında mı olacak, yoksa denizin derinliklerinde
mi kalacak, ateşte mi yanacak, yoksa yırtıcı bir hayvanın midesine mi
girecektir? Bu sonucu değiştirmeye sadece kendisi değil, tüm dünya çalışsa
bile yine de Allah'ın (c.c.) takdiri değişmez.
15. Yani kıyamet günü Allah Teâlâ 'kalk' emrini verdiği
zaman insan kalkmak zorundadır ve 'hayır' diyebilme gücü yoktur. Allah (c.c)
yaratırken ona sormadığı gibi, tekrar diriltirken de sormayacaktır. Nasıl
insan dünyaya gelmek, yani doğmak zorunda kalmıştır, kıyamet gününde de
kalkmak zorundadır.
16. Emir kelimesiyle, insanın içine fıtratın
yerleştirilmiş olduğu anlatılmak isteniyor. İnsanın bizzat kendi vücudu,
hatta yeryüzünden gökyüzüne kadar kainattaki her zerre Allah'ın (c.c.) emri
altında olduklarını göstermektedir. Ayrıca Allah (c.c) her dönemde kitaplar
indirmiş, elçiler göndermiş ve salih insanlara emirlerini tebliğ etmeleri
için dünyada görev vermiştir. (Bkz. İnsan. an: 5) Yukarıdaki ayetlerden ve
sırasıyla yapılan açıklamalardan açıkça anlaşılmaktadır ki, insanoğlu
hakikatleri müşahede ederek, Allah'a itaat etmesi gerekirken, Allah'ın
(c.c.) emirlerini ve kulluk görevlerini yerine getirmemektedir.
17. Yani ey insan! Yiyeceğini bile Allah'ın (c.c.) nasıl
yarattığını bir düşün. Şayet Allah Teâlâ gerekli şartları hazırlamamış
olsaydı, insanoğlu yiyeceğini elde edebilir miydi?
18. Bu ayetle yağmur kastolunmaktadır. Güneşin ısısıyla
denizlerden su buharlaşır ve bulutlar oluşur. Rüzgarlar onları dünyanın
çeşitli bölgelerine götürür ve yükseklerde soğuk havanın etkisiyle tekrardan
su haline gelirler. Yağmurun yağmasıyla birlikte, bu su yeryüzünde
kuyulardan, çeşmelerden, nehir ve derelerden akar-gider. Dağlarda kar
halinde kalır ve yağmur mevsimleri dışında, bu kar eriyerek nehirlerden
suların akmasını sağlar. Tüm bu düzeni insan mı yaratmıştır? Herşeyi yaratan
Allah, insanoğlunun rızkını elde edebilmesi için bu şartları hazırlamamış
olsaydı eğer, insanoğlu hayatını nasıl idame ettirecekti?
19. "Sonra toprağı güzelce yardık" ayeti ile tohumun
açarken toprağı yararak yer yüzüne çıkması anlatılmaktadır. İnsanoğlunun
yaptığı sadece tohumu toprağa atmaktır. Tohum toprağın altında kalır ve
insanoğlu bunun dışında herhangi bir fonksiyon icra edemez. Tohumun
olgunlaşması ve hangi cinsten ise, o cinsten bitki ve ağaçların oluşması,
Allah (c.c)'ın işidir. O Allah ki, su ve toprağa bu özellikleri vererek, o
tohumlardan çeşit çeşit bitkiler, meyveler ve diğer yiyecekler
çıkarmaktadır. Şayet Allah (c.c.) tohumlara bu hususiyetleri vermeyip,
insanların faydasına sunmasaydı, insanoğlu hayatını nasıl devam ettirecekti?
31 Meyveler ve otlaklıklar.
32 Size ve hayvanlarınıza bir yarar (meta) olmak üzere.20
33 Fakat 'kulakları patlatırcasına olan o gürleme21
geldiği zaman,
34 Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar;
35 Annesinden ve babasından,
36 Eşinden ve çocuklarından.22
37 O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi
vardır.23
38 O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır:
39 Güler ve sevinç içindedir.
40 Ve o gün, öyle yüzler de vardır ki üzerini toz
bürümüştür,
41 Onu da bir karartı sarıp-kaplamıştır.
42 İşte onlar da, kâfir, facir olanlardır.
AÇIKLAMA
20. Sadece insanlar değil, hayvanlar da bu gıdalarla
beslenirler ve sizler bu hayvanlardan yararlanırsınız. Onlardan et, süt, yağ
ve bu gibi ürünler elde ederek beslenmekte ve Allah'ın (c.c.) verdiği bu
rızk ile yaşamaktasınız. Tüm bunlara rağmen yine de Allah'ı inkâr
ediyorsunuz.
21. Bu ayet Sûr'a son kez üfürüldüğü anı tasvir
etmektedir. Sûr'a son kez üfürüldüğünde tüm insanlar dirilecektir.
22. Bunun benzeri bir konu Mearic 10-15'de geçmektedir.
"Kaçmak" fiili, o gün kimsenin birbirine yardım edemiyeceğini ve kişinin
kendisinden yardım isteyecekler diye, dünyadaki en yakınlarından bile
kaçacağına işaret etmektedir. Ayrıca bu ayet dünyada Allah'tan hiç korkmadan
ve ahiretten gafil olarak birlikte günah işlediklerinden ötürü, birbirlerine
şahit olmasınlar ve sorumlu tutmasınlar diye, bugün birbirlerinden
kaçmaktadırlar şeklinde de anlaşılabilir. Öyle ki, o gün kardeş kardeşten,
evlat ana ve babasından, koca kendi karısından ve ebeveyn evladından
kaçacaktır. Çünkü birbirlerine suçlamada bulunarak şahitlik yapmalarından
korkacaklardır.
23. Muhtelif senetlerle, Rasûlullah'ın (s.a) "Kıyamet
günü herkes çıplak olacaktır" diye buyurduğu rivayet edilmiştir.
Rasûlullah'ın (s.a) eşlerinden biri (bazılarına göre Hz. Aişe, bazılarına
göre Hz. Sevde, diğerlerine göreyse bir başka hanımı) dehşet içinde, 'o gün
bizim örtülerimiz de açılacak mı?' diye sordu. Rasûlullah (s.a) "Evet! O gün
bütün örtüler açılacak" diye cevap verdi ve şu ayeti okudu: "O gün onlardan
her kişinin kendisine yeter derecede bir derdi vardır."
ABESE SURESİNİN SONU