8
ENFAL SURESİ
GİRİŞ
Adı: Bu sure, "Enfal" (Ganimetler) adını birinci ayetten
almaktadır.
Nüzul Zamanı: Sure, H.2. yılda İslâm ile küfür arasındaki
ilk savaştan (Bedir savaşından) sonra nazil olmuştur. Sure savaşın ayrıntılı
ve kapsamlı bir özetini verdiğine göre, tüm surenin bir defada ve aynı
zamanda indirilmiş olması muhtemeldir. Fakat savaş sonucu ortaya çıkan
problemlerle ilgili bazı ayetler sonradan indirilmiş ve bir bütün oluşturmak
üzere diğer ayetler arasında gerekli yerlere konulmuş da olabilir. Her halukârda, surenin herhangi bir yerinde, bu surenin birkaç bölümden oluşan
bir derleme olduğunu gösteren hiç bir işaret yoktur.
Tarihsel Arkaplan:
Sureyi incelemeye geçmeden önce Bedir savaşına yol açan
olaylara bir göz atmakta fayda vardır.
Peygamberliğin Mekke'de geçen ilk on küsur yılında,
davet; sebat ve dayanıklılık hususundaki başarısını ispat etmişti. Bu başarı
iki noktaya dayanıyordu. Birincisi en üstün karakter özelliklerine sahip
olan Hz. Peygamber (s.a) görevini hikmet, hoşgörü ve şevkle yapıyordu.
Davranışlarıyla, bu hareketi başarılı bir sona ulaştıracağını ve böylece, bu
yolda her tür tehlike ve engeli karşılamağa hazır olduğunu göstermişti.
İkincisi, davetin kendisi de o denli etkileliyiciydi ki, kaçınılmaz bir
şekilde insanların zihinlerini ve gönüllerini kendisine çekiyordu. Öyle ki
cahiliye, hurafe ve ön yargılardan oluşmuş tüm engeller onun gelişmesini
önleyemiyordu. İşte bu nedenle, bu "hareket"i önceleri küçümseyen "cahiliye"
Arapları, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke döneminin sonlarında aynı "hareket"i
büyük bir tehlike olarak kabul etmeye başlamış ve sahip oldukları tüm
güçlerle onu ezmeye çalışmışlardır. Fakat yukarıda değinilen gücüne rağmen
hareket, zafere ulaşmasını sağlayacak bazı niteliklerden hâlâ yoksundu:
Birincisi, hareketin çevresine sadece inanmakla kalmayıp
kendilerini tamamen onun başarı ve zaferine adayan yeteri sayıda taraftar
toplandığı henüz ispatlanmamıştı. Bunlar o denli kendilerini davaya
adamışlardı ki, tüm enerji ve çabalarını harcamaya, hatta en yakın
akrabaları bile olsa tüm dünyaya karşı davalarını savunmak için savaş açmaya
ve bu uğurda canlarını fedaya etmeye hazırdılar. Müslamanların, Mekkeli
Kureyşliler elinde en şiddetli işkencelere maruz kaldıkları ve imanlarındaki
sebatlarını ve İslâm'a olan bağlılıklarını ispat ettikleri doğrudur. Fakat
İslam'ın çevresinde, o idealden başka bir şeyi önemsemeyen ve hayatlarını
onun yolunda feda eden bir insan grubu toplandığını gösterilebilmesi için
başka denemelere de ihtiyaç vardı.
İkincisi, gerçi İslam'ın sesi tüm ülkeye yayılmıştı, ama
onun etkisi ve topladığı güç, sadece belirli bir bölge ile sınırlı kalmıştı.
İslam eski "cahiliye" düzeni ile şiddetli bir çatışmaya girecek kadar
yeterli bir güce henüz ulaşamamıştı.
Üçüncüsü, İslam'ın henüz kendi yurdu yoktu ve gücünü
yoğunlaştırıp, ileriki hareketler için bir dayanak olarak kullanabileceği
bir toprağa henüz sahip değildi. Çünkü müslümanlar ülkenin her tarafında
dağınık bir haldeydi ve kendilerini yurtlarından söküp çıkarmak isteyen kana
susamış düşmanlarıyla, kafirlerle içiçe yaşıyorlardı.
Dördüncüsü, müslümanlar henüz İslam'a dayalı hayat
tarzının bereket ve lutuflarını pratikte gösterebilecek bir fırsat ele
geçirmemişlerdi. Ne bir İslam kültürü, ne bir İslam ekonomisi sosyal ve
siyasal sistemi, ne de onlara yol gösterecek savaş ve barış ilkeleri vardı.
Bu nedenle müslümanar, tüm hayat tarzlarının dayanağını teşkil edecek bu
ahlakî ilkeleri ortaya koyma fırsatı bulamamışlardı. Müslümanların bir
toplum olarak davalarını tebliğde samimi oldukları da bir deneme ile henüz
ortaya konmamıştı.
Allah bu eksiklikleri doldurmak için fırsat yarattı.
Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de geçirdiği son dört yıl
boyunca İslam'ın sesi Yesrib'de (Medine'de) etkisini hissettiriyor ve
Yesribliler, çeşitli nedenlerle diğer Arap kabilelerinden daha hızlı ve
hazır bir şekilde daveti kabul ediyorlardı. Hatta Peygamberliğin onikinci
yılında, hac mevsiminde 75 kişilik bir heyet gecenin karanlığında Hz.
Peygamber (s.a) ile buluştu. Bu insanlar sadece iman etmekle kalmadılar,
aynı zamanda ona ve taraftarlarına bir yurt, yuva vermeyi teklif ettiler. Hz.
Peygamber de (s.a) Allah'ın lutfettiği bu çığır-açan fırsatı değerlendirdi.
Yesribliler bu teklifin ciddiyetini biliyorlardı ve bunun
sadece bir mülteciye sığınma hakkı vermek anlamında olmadığını, fakat lider
ve başkanları olması için Allah'ın Rasûlü'nü davet etmek demek olduğunun da
farkındaydılar. Aynı şeklide muhacirlerle birlikte, kendilerinin de
katılacağı düzenli bir toplum oluşturmak üzere davet ettiklerini de
biliyorlardı. O halde Yesriblilerin yaptığı teklif,Yesrib'i "İslam Şehri"
yapmaktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) onların davetini kabul etti ve
Yesrib'i Arabistan'da ilk "İslam Şehri" yaptı.
Yesribliler bu teklifin ne anlama geldiğini de
biliyorlardı. Bu teklif aslında, tüm Arabistan'a savaş ilanı ve kendilerine
ekonomik ve sosyal boykot uygulanmasına da bir çağrıda bulunmak demekti. Ve
Yesribli "Ensar" Akabe'de Hz. Peygamber'e (s.a) biat ettiklerinde, bunun
sonuçlarının da farkındaydılar. Biat sırasında Yesribli delegelerin en genci
olan Esad bin Zürare (r.a) ayağı kalktı ve şöyle dedi: "Ey Yesribliler! Beni
dinleyin ve meseleyi etraflıca düşünün. Biz onu Allah'ın Rasûlü olarak kabul
edip geldik, ama tüm Arabistan'ın düşmanlığını üzerimize çekeceğimizi de
bilmeliyiz. Çünkü onu Yesrib'e götürdüğümüzde bize saldıracak ve
çocuklarımız kılıçtan geçirilecek. Bu nedenle, eğer bunu karşılamaya
cesaretiniz varsa ona biat edin. O zaman Allah size onun mukafatını verir.
Ama sizin kendi canınızı ondan ve getiridiği mesajdan daha çok seviyorsanız,
bu meseleyi burada bırakın ve açıktan açığa özür beyan edin. Çünkü Allah şu
anda özürlerinizi kabul eder."
Heyetten Abbas bin Ubade bin Nadle, aynı noktaları
vurguladı:
"Bu şahsa yaptığınız bağlılık yemininin ne ifade ettiğini
biliyor musunuz?" ("Evet, biliyoruz" sesleri). "Siz ona biat etmekle tüm
dünyaya savaş ilan ediyorsunuz. Artık hayatlarınız ve mallarınız için her
tür muhtemel tehlike gündemdedir. Bu nedenle iyi düşünün. Eğer, zihninizden
o zaman onu düşmanlarına teslim etmek gibi bir düşünce geçiyorsa, onu şimdi
yalnız bırakmak daha iyidir. Çünkü böyle bir davranış size bu dünyada da
ahirette de utanç ve zillet getirecektir. Diğer taraftan eğer bu davetin
neden olacağı tüm sonuçlara göğüs gereceğinize samimiyetle inanıyorsanız, o
zaman en hayırlısı ona biat etmenizdir. Çünkü Allah'a andolsun ki bu size bu
dünyada da, ahirette de hayır getirecektir."
Bunun üzerine heyettekilerin hepsi bir ağızdan
bağırdılar. "Bütün servetimizi, akrabalarımızı ve ailemizi onun uğrunda feda
etmeye hazırız."
İşte "İkinci Akabe Biatı" diye bilinen meşhur bağlılık
yemini bu zaman yapıldı.
Diğer taraftan Mekkeliler de kendi açılarından bunun ne
anlama geldiğinin farkındaydılar. Çok iyi tanıdıkları Hz. Muhammed'in (s.a)
sahip olduğu büyük şahsiyeti, olağanüstü yetenekleriyle bu anlaşma sonucunda
büyük bir destek kazanacağının farkına vardılar. Çünkü bu, Rasulullah'a
(s.a) olan bağlılık ve sebatları denenmiş olan müminlerin Hz. Peygamber'in
(s.a) liderlik ve rehberliğinde disiplinli bir toplum halinde birleşip
bütünleşmelerine yardım edecekti. Ve kafirler bunun, kendi eski hayat
tarzları için ölüm anlamına geldiğini de biliyorlardı. Hayatlarını
kazandıkları tek ve en önemli kaynak olan ticaret için de Medine'nin ne
denli stratejik bir öneme sahip olduğunun da farkındaydılar.
Medine'nin coğrafi konumu, müslümanların, Yemen'le Suriye
arasındaki ticaret yolunu kesmelerini ve böylece onların ve diğer putperest
kabilelerin ekonomilerini kökten sarsmalarını mümkün kılacak nitelikteydi.
Taif ve diğer bölgeler hariç sadece Mekkelilerin bu yol üzerinden yaptığı
ticaretin değeri yılda ikiyüz bin dinar tutuyordu.
Kureyşliler Akabe Biatı'nın ifade ettiği anlamdan
haberdar oldukları için, o gece bu bağlılık yeminini haber aldıklarında
büyük bir rahatsızlık duydular. İlk önce Medinelileri kendi taraflarına
çekmeye çalıştılar. Fakat müslümanların küçük gruplar halinde Medine'ye
hicret ettiklerini görünce, Hz. Peygamber'in de (s.a) bir müddet sonra
hicret edeceğini anladılar. Bundan sonra, bu büyük tehlikeyi engellemek için
kesin bir tavır almak için hazırlandılar.
Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden birkaç gün önce
Kureyşliler meseleyi görüşmek üzere bir toplantı yaptılar. Bir müddet
tartıştıktan sonra, Hz. Peygamber'in (s.a) hayatına son vermek üzere Beni
Haşim hariç Kureyş'in her kabilesinden bir kişi seçilmesine karar verdiler.
Bunun amacı Hz. Peygamber'in (s.a) ailesinin diğer Kureyş kabilelerinin tümü
ile savaşmasını zorlaştırmak ve onları, Hz. Peygamber'in (s.a) öldürülmesine
karşılık intikam almak yerine, kan-diyeti almayı kabul etmeye zorlamaktı.
Fakat Allah'ın bir lütfu sonucu Hz. Peygamber'in (s.a) hayatını hedef alan
tuzak, onun takdir edilecek basireti ve Allah'a duyduğu tam güven sayesinde
başarısızlıkla sonuçlandı ve Hz. Peyamber (s.a) sağ salim Medine'ye ulaştı.
Onun hicret etmesini engelleyemeyince, Medine'ye ulaştığından beri Hz.
Peygamber'e (s.a) kin besleyen Abdullah b. Ubey'den faydalanmayı düşündüler.
HARİTA -III-
Kureyş ticaret yolları.
Abdullah, Medine'nin ileri gelen liderlerindendi ve halkı
onu kral yapmaya karar vermişti. Fakat Evs ve Hazreç'in çoğunluğu müslüman
olup, Hz. Peygamber'i (s.a) lider, rehber ve başkanları olarak kabul edince,
onun kral olma konusundaki tüm ümitleri suya düştü. Bu nedenle Kureyşliler
ona şöyle bir mektup yazdılar: "Siz bizim düşmanımıza sığınma hakkı
tanıdığınız için, açıkça söylüyoruz ki, ya onunla kendiniz savaşır veya onu
şehrinizden sürgün edersiniz ya da Allah'a andolsun ki şehrinize saldırır,
erkeklerinizi öldürür ve kadınlarınızı cariye ediniriz." Bu mektup Abdullah
b. Ubey'in kıskançlık duygularını alevlendirdi ve bazı tuzaklar kurmaya
niyetlendi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) tam zamanında gerekli önlemleri aldı
ve onun düzenleri bozuldu.
Kureyşliler tehdit için bir fırsat daha buldular.
Medine'nin ileri gelenlerinden biri olan Sa'd b. Muaz, Umre için Mekke'ye
gittiğinde, Ebu Cehil, Kabe'nin önünde onun yolunu kesti ve şöyle dedi: "Siz
bizim dinimizi reddedenlere sığınma hakkı vermiş ve onlara yardım etmişken,
senin huzur içinde umre yapmana izin vereceğimizi mi sanıyorsun? Eğer Umeyye
b. Halef'in misafiri olmasaydın, buradan canlı çıkamazdın." Sa'd: "Allah'a
andolsun, eğer beni bundan alıkoyarsan ben de senden daha kötü bir intikam
alırım ve senin Medine'den geçen yolunu keserim." cevabını verdi. Bu olay,
Mekke'lilerin, Müslümanları Kabe'ye hac ziyareti yapmaktan alıkoyacakları,
Medinelilerin ise buna karşılık Suriye ticaret yolunu İslam düşmanlarına
kapatacakarı konusunda bir ilâna neden oldu. Gerçekte Müslümanların,
çıkarları bu ticaret yoluna bağlı olan Kureyşlileri ve diğer kabileleri,
İslam'a karşı düşmanca tavırlarını tekrar gözden geçirmeye zorlamak için bu
yolu dikkatli bir gözetim altında tutmaktan başka seçenekleri yoktu. İşte bu
nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu probleme çok büyük önem vermiştir. Yeni
kurulan İslam toplumunu organize etmek için gerekli ilk düzenlemeleri ve
komşu Yahudi topluluklarıyla barış anlaşmaları yaptıktan sonra, bu bağlamda
iki önlem almıştır.
Birincisi, Kızıl Deniz'le bu ticaret yolu arasında
yaşayan kabilelerle anlaşma yapıp onları müslümanlarla tarafsızlık (neutrality)
anlaşması imzalamaya ikna etmek üzere görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerde
başarılı oldu ve sahildeki dağlık bölgenin en önemli kabilelerinden bir olan
Cuheyne ile tarafsızlık anlaşması yaptı. Daha sonra, Hicretin birinci
yılının sonunda, Yenbu ve Zu'l-Uşayra'ya yakın bir yerde yaşayan Beni Demre
kabilesi ile savunma anlaşması yaptı. H. 2. yılda Beni Müdlic de, Beni
Demre'nin komşuları olduğundan bu anlaşmaya dahil oldu. Daha sonra
Müslümanların yürüttüğü tebliğ hareketinin sonucu bu kabilelerden bir çoğu
İslam'ı kabul etti.
HARİTA -IV-
Bedir üzerinden Mekke-Suriye ve ayrıca Medine-Bedir
kervan yolları.
İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere bir uyarı
olsun diye bu yola arka arkaya kendi adamlarından oluşan küçük gruplar
gönderdi ve bazılarında kendisi de bulundu. Hicret'in birinci yılında bu
yola dört sefer yapıldı: Hz. Hamza'nın liderliğindeki sefer, Ubade b.
Haris'in ve Sa'd b. Ebi Vakkas'ın liderliğindeki seferler ve Hz.
Peygamber'in (s.a) liderliğindeki Ebva Seferi. İkinci yılın ilk ayında aynı
ticaret yoluna iki akın daha düzenlendi. Bunlar da Buvat gazvesi ve Zu'l-Uşayra
gazvesi diye bilinirler. Tüm bu gazve ve akınlar hakkında önemli olan iki
nokta dikkate değer:
Birincisi, bu akınlardan hiçbirinde ne kan dökülmüş, ne
de bir kervan yağmalanmıştır. Bu da, bu akınların asıl amacının Kureyşlilere
rüzgarın hangi yönde estiğini göstermek olduğunu açığa çıkarmak olmuştur.
İkincisi, bu akınlardan hiç birine Hz. Peygamber (s.a) hiçbir Medineliyi
göndermedi. Bütün akın grupları sadece muhacirlerden oluyordu. Böylece
çatışma Kureyşliler arasında kalacak ve başka kabilelerin girmesiyle daha da
yayılmayacaktı. Diğer taraftan, Mekke'deki Kureyşliler bu çatışmaya
başkalarını da sokmaya çalışıyorlardı. Medine'ye akın birlikleri
gönderdiklerinde insanları talan etmekten çekinmiyorlardı. Mesela, Kurz b.
Cabir el Fihri liderliğindeki grup, gerçek niyetlerinin ne olduğunu
gösterecek şekilde şehrin hemen dışında Medinelilerin sığırlarını talan edip
ele geçirdiler.
İşte H. 2. yılında Şaban ayında (M.S. Şubat veya Mart
632) sadece otuz kırk kişinin koruyuculuğunda 50.000 dinar veya daha fazla
değerinde mal taşıyan Kureyş ticaret kervanının Suriye'den Mekke'ye giderken
Medine'den kolayca saldırılabilecek bir bölgeye geldiğinde durum böyleydi.
Kervan binlerce liralık ticari mal taşıdığı ve çok iyi korunmadığı için,
kervanın lideri Ebu Süfyan, doğal olarak ve daha önceki deneyiminin de
etkisiyle müslümanların bir saldırı düzenlemesinden korktu. Bu nedenle,
tehlikeli bölgeye girer girmez, çılgın görünüşüyle yardım çağrısında
bulunması için bir sürücüyü Mekke'ye gönderdi. Sürücü Mekke'ye geldiğinde,
eski bir Arap geleneğine uyarak, devesinin kulaklarını yırttı, burnunu kesti
ve devesine ters bindi. Daha sonra gömleğini önden ve arkadan yırtarak tüm
sesiyle bağırdı: "Ey Kureyşliler! Ebu Süfyan yönetiminde Suriye'den gelen
kervanımızı korumak için yardım gönderin, çünkü Muhammed ve adamları onun
peşinde. Aksi takdirde mallarınıza kavuşacağınızı sanmam. Koşun, yardıma
koşun!
" Bu tüm Mekke'de heyecan ve kızgınlık yarattı ve
Kureyş'in bütün ileri gelenleri; savaşa hazırlandılar. 600 silahlı asker ve
100 süvarinden oluşan bir ordu, büyük bir coşku ve gösterişle savaş için
yola çıktı. Amaçları sadece kervanı kurtarmak değil, aynı zamanda Medine'de
güçlenen müslümanların bu yeni tehdidine toptan bir son vermekti. Ticaret
yolunu gelecekte tamamen güvenilir bir hale getirmek için, bu yükselen gücü
kırmak ve çevredeki kabileleri korkutup sindirmek istiyorlardı.
Etrafta olan olaylardan ve çevrenin durumundan her zaman
haberdar olan Hz. Peygamber (s.a) karar verme zamanının ve cesurca bir adım
atma anının geldiğini hissediyordu. Bu an kullanılmazsa İslami hareket
ebeddiyen sona erebilir ve tekrar dirilmesine hiç bir şans kalmayabilirdi.
Çünkü eğer Kureyşliler Medine'ye saldırırsa, şans müslümanların aleyhine
olurdu. İslam toplumu hala tehlike ve sarsıntı içindeydi. Çünkü Muhacirler,
Medine'de kaldıkları bu kısa süre içinde (iki yıldan az) henüz ekonomik
durumlarını düzeltmemişlerdi. Ensar henüz denenmemişti ve komşu Yahudi
topluluklar da düşmanca bir tutum içindeydi. Yanısıra Medine'nin içinde
güçlü bir müşrik ve münafık grubu vardı. Bunun da ötesinde komşu kabileler
Kureyş korkusuyla yaşıyorlar ve onlara dini açıdan yakınlık duyuyorlardı. Bu
nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu muhtemel saldırı sonuçlarının müslümanların
lehine olmayacağını hissediyordu.
İkinci ihtimal ise, Kureyşlilerin Medine'ye saldırmayıp
sadece bir kuvvet gösterisi ile kervanlarını sağ salim kurtarmaya
çalışmalarıydı. Bu durumda da, eğer müslümanlar hareketsiz kalırsa bu
onların şöhretini kötü yönde etkileyecekti. Bu çatışmada müslümanların
göstereceği bir zayıf tutum, diğer Arapları da cesarete geçirecek ve ülkede
müslümanların hayatını çok güvensiz bir konuma sokacaktı. Kureyş'in örnek
olmasıyla, çevre kabileler onlara düşmanlık yapacak, Medineli Yahudi, müşrik
ve münafıklar da apaçık müslümanlara başkaldıracak ve sadece can, mal ve
haysiyet güvenliğini tehlikeye sokmakla kalmayacak, aynı zamanda onların
Medine'de yaşamasını bile zorlaştıracaktı.
Müslümanlar, hayatlarını, mal ve şereflerini korumak için
düşmanlarının kalplerine korku da salamayacaklardı. Durumun dikkatle
incelenmesi, Hz. Peygamber'i (s.a) bu kararlı adımı atmaya ve toplayabildiği
güçle savaşa gitmeye yöneltti. Çünkü ancak bu şekilde İslam toplumunun
yaşamaya hakkı veya yok olmaya mahkum olup olmadığı gösterilmiş olacaktı.
Hz. Peygamber (s.a) bu büyük kararı verdiğinde, tüm Ensar
ve Muhacirleri topladı ve hiç bir şeyi gizlemeksizin tüm meseleyi onlara
anlattı: "Allah size iki şeyden biriyle karşılaşmayı vaddetti; kuzeyden
gelen kervan veya güneyden gelen Kureyş ordusu. Hangisine saldırmak
istiyorsunuz?" Oradakilerin çoğu kervana saldırmak istediklerini söylediler.
Fakat başka bir noktayı gözönünde bulunduran Hz. Peygamber (s.a) sorusunu
tekrarladı. Bunun üzerine Muhacirlerden Mikdad b. Amr ayağa kalktı ve şöyle
dedi:
HARİTA -V-
Bedir Savaşı'nda cephelerin durumu.
"Ey Allah'ın Resûlü, Allah'ın sana emrettiği yöne git,
nereye gidersen biz seninle beraber geliriz. Biz İsrailoğulları gibi: "Git
ve Rabbinle birlikte savaş, biz sizi burada bekliyoruz," demeyiz. Bilakis:
"Git ve Rabbinle birlikte savaş; biz de son nefesimize dek sizin yanınızda
savaşacağız" deriz. "Peygamber (s.a) yine bir karara vardığını belirtmedi ve
henüz İslam uğrunda hiçbir savaşta rol almayan Ensar'dan bir cevap bekledi.
Bu onların İslam uğrunda savaşmaya hazır olduklarını ispat edecekleri ilk
fırsat olduğundan Hz. Peygamber (s.a) direkt olarak onlara hitap etmeksizin
üç kez tekrarladı. Bunun üzerine Ensar'dan Sa'd b. Mu'az ayağa kalktı ve:
"Galiba bu soruyu bize soruyorsun" dedi. Hz. Peygamber (s.a) "Evet" deyince
Sa'd şu cevabı verdi: "Biz sana inandık, senin getirdiğin şeyin hak olduğunu
tasdik ettik ve seni dinlemek ve sana itaat etmek üzere kesin söz verdik. Bu
nedenle, Ey Allah'ın Resulü neyi dilersen onu yap. Seni Hak'la gönderen
Allah'a andolsun ki seni deniz kıyısına kadar takip etmeye hazırız. Eğer
denize girersen biz de seninle birlikte gireriz. Seni temin ederiz ki, hiç
birimiz geride kalmaz ve seni terketmez. Bizi yarın savaş alanına götürsen
de seninle birlikte savaşa gitmekte hiç birimiz tereddüt etmeyiz. Savaşta
sebat edeceğiz ve hayatımızı orada feda edeceğiz. Ümit ederiz ki, bizim bu
davranışımız Allah'ın rahmetiyle senin kalbini ferahlatır. Bu nedenle,
Allah'ın lütfuna güvenerek bizi savaş alanına götür."
Bu konuşmalardan sonra, kervana doğru değil, Kureyş
ordusuna doğru yürünülmesine karar verildi. Fakat bu kararın çok sıradan bir
özelliğe sahip olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü savaş alanına giden
askerlerin sayısı üçyüzden biraz fazlaydı. (86 Muhacir, 61 Evs'li 170
Hazreç'li) Bu küçük ordunun silahları azdı ve savaş için teçhizatları yoktu.
Sadece birkaç tanesinin atı vardı ve diğerleri sahip oldukları toplam 70
deveye sırayla üçer dörder binmek zorundaydılar. Her şeyin ötesinde savaş
için yeterli silahları yoktu. Sadece 60 kişinin zırhı vardı. Bu nedenle
hayatlarını İslam uğruna feda etmeye hazır olanlar hariç, savaşa
katılanların çoğu bile bile ölüme gidiyormuşçasına korku ile dolmuşlardı.
Olaylara kişisel çıkarları açısından bakanlar da vardı. İslam'ı kabul etmiş
olmalarına rağmen, bu imanın kendilerinden canlarını ve mallarını feda
etmelerini isteyebileceğini idrak edemiyorlardı. İşte bunlar, bu seferin
dini heyecandan kaynaklanan akılsızca bir savaş olduğunu düşünüyorlardı.
Fakat Hz. Peygamber (s.a) ve gerçek müminler hayati risk taşıyan bu kritik
anın önemini kavramışlardı.
Bu nedenle Allah'a dayanarak dosdoğru Kureyş ordusunun
geldiği güney batıya yöneldiler. Bu onların başlangıçtan beri kervanı
yağmalamak için değil, Kureyş ordusu ile savaşmak üzere yola çıktıklarını
göstermektedir. Çünkü eğer kervanı yağmalamayı düşünmüş olsalardı,
güney-batı yönüne değil kuzey-batı yönünü tutarlardı.
İki ordu Ramazan'ın on yedinci günü Bedir'de
karşılaştılar. İki ordu karşı karşıya geldiğinde ve Hz. Peygamber (s.a)
Kureyş ordusunun müslümanlarının üç katı olduğunu ve daha iyi silahlandığını
gördüğü zaman, ellerini yukarı kaldırdı ve büyük bir tevazu ile şu duayı
yaptı: "Allah'ım! İşte Kureyşliler savaş teçhizatlarıyla övünüyorlar, senin
Rasulü'nün yalancı olduğunu ispatlamaya gelmişler. Allah'ım! Bana
vahyettiğin yardımı gönder. Allah'ım! Eğer senin kullarından oluşan bu küçük
ordu helâk olursa, o zaman yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak."
Savaşta Mekkeli muhacirler en ağır imtihana tabi
tutuldular. Çünkü yakın akrabalarına karşı savaşmak kendi babalarını,
oğullarını dayı ve amcalarını kılıçtan geçirmek zorundaydılar. Sadece Hakkı
samimiyetle kabul etmiş ve bâtılla tüm bağlarını koparmış olanlar böyle zor
bir imtihandan başarıyla çıkabilirdi. Diğer taraftan Ensar'ın tabi tutulduğu
imtihan da kolay değildi. Ensar o zamana dek, müslümanlara sağınma hakkı
tanıyarak Kureyşlileri ve müttefiklerini sadece dışlamakla kalmışlardı.
Fakat şimdi, ilk defa, onlarla savaşacaklar ve uzun sürecek bir savaşın
tohumlarını atacaklardı. Bu da büyük bir imtihandı, çünkü birkaç bin kişilik
nüfusa sahip bir şehrin tüm Arabistan'a karşı savaşın yükünü taşıyacağı
anlamına geliyordu. Şu da açık bir gerçek ki, sadece kişisel çıkarlarını
feda edecek kadar İslam'a bağlı olanlar bu cesurca adımı atabilirlerdi.
Böylece Allah, Muhacirlerin ve Ensar'ın kendilerini feda
etmelerini, samimi imanları nedeniyle kabul etti ve onları yardımı ile
mükafatlandırdı. Kibirli, iyi silahlanmış Kureyş ordusu, İslam'ın bu
silahsız erleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Onlardan 70 kişi öldürüldü,
70 kişi de esir alındı. Ayrıca bu öldürülenlerin içinde İslam'a en büyük
düşmanlıklar yapan Kureyş liderleri de vardı. Bu büyük zaferin, İslam'ı
kendi adıyla anılan bir güç haline getirmesinde şaşılacak bir şey yoktur.
Batılı bir araştırmacı, Bedir savaşından önce İslam'ın sadece bir din ve bir
devlet olduğunu, fakat savaştan sonra bir devlet dini ve hatta devletin
kendisi olduğunu söyler.
Ele Alınan Konular:
Surede işte bu büyük savaş ele alınmaktadır. Fakat bu
inceleme, genellikle büyük savaşlardan sonra kumandanların yaptığı
incelemeden oldukça farklıdır:
1- Zafere sevinmek yerine, müslümanların kendilerini
ıslah etmeleri için savaş sırasında yüzeye çıkan ahlakî zayıflıklara işaret
edilmektedir.
2- Müslümanların Allah'a güvenip dayanmayı ve sadece O'na
ve Resûlü'ne itaat etmeyi öğrenmeleri için, zaferin, onların cesaret ve
yiğitlikleriyle değil, Allah'ın yardımı sonucu olduğu vurgulanmaktadır.
3- Hak'la bâtıl arasındaki çatışmadan alınacak ahlâkî
ders bildirilmekte ve bir çatışmada başarıya sebep olan nitelikler
açıklanmaktadır.
4- Daha sonra güzel bir ders vererek, etkili müşriklere,
Yahudilere, münafıklara ve savaş esirlerine hitap etmektedir.
5- Bunun yanısıra savaş ganimetleri ile ilgili talimatlar
da verilmektedir. Müslümanlara bunları kendi hakları olarak değil, Allah'ın
lütfu olarak kabul etmeleri söylenmektedir. Bu nedenle onlar kendilerine
ayrılan payı memnuniyetle kabul etmeli ve Allah'ın kendi yolunda ve
fakirlere harcanması için ayırdığı payı gönül hoşluğu ile bırakmalıdır.
6- Daha sonra sure savaş ve barış kanunları ile ilgili
talimatlar da verir, çünkü bunlar İslamî hareketin o dönemde içinde
bulunduğu aşama için çok zaruriydi.
Burada müslümanlara, savaşta ve barışta "cahiliye"
adetlerinden sakınmaları ve böylece yeryüzünde kendi ahlâkî üstünlüklerini
kurmaları emredilmektedir. Bu, aynı zamanda, İslâm'ın ta başından beri tüm
dünyaya tebliğ ettiği ve pratik hayatın dayanağını teşkil etmesi gerektiğini
savunduğu ahlakın, pratikte uygulanması ve bunun tüm dünyaya gösterilmesi
anlamına geliyordu.
7- Sure aynı zamanda, Dar'ül İslam'da (İslam yurdu) ve
bunun sınırları dışında yaşayayan müslümanların statülerini belirlememize
yarayacak İslam anayasasının bazı maddelerini de ortaya koymaktadır.
KONU: CİHADLA İLGİLİ SORUNLAR
Bu sure, Bedir savaşını anlatırken (cihadın sadece bize
ait yönü olan) savaş ve barışla ilgili genel ilkeler vazeder ve bunları,
müslümanların ahlâkî eğitimi için kullanır.
Konular ve Birbirleriyle İlişkisi:
1-41 Bu bölüm "savaş ganimetleri" ile ilgili soruları ele
alır. Kur'an, bunların savaş ganimetleri değil, "Allah'ın nimet ve lütfu"
olduğunu söyler ve Bedir savaşının (ve diğer savaşanların da) müslümanların
çabaları ile değil, Allah'ın yardımı ile kazanıldığını göstererek bunu ispat
eder. Aynı zamanda (39. ayette) müslümanların savaştaki amacının, ganimet
toplamak değil, İslamın vazedilmesine engel olan tüm elverişsiz şartları
ortadan kaldırmak olması gerektiği söylenir. Bunun yanısıra, ganimetler,
Allah'ın nimetleri olduğu için Allah ve Resûlü'ne aittir ve onları toplama
hakkı sadece Allah ve Resûlü'ne aittir. Daha sonra müslümanlar bu şartları
kabul edecek bir konuma getirildikten sonra 41. ayette ganimetlerin nasıl
bölüştürüleceği açıklanır.
42-54 Bedir savaşının sonucu, İslam'ın "cahiliye"ye galip
geleceği bir şekilde Allah tarafından daha önce belirlenmişti. Bundan
alınacak ders, müslümanların Allah'a güvenmeleri ve kafirler gibi şeytanın
saptırmalarına kanmamalarıdır.
55-59 Anlaşmalara sadakat emredilmekte ve müslümanlardan
karşı taraf bozmadıkça yapılan anlaşmalara uymaları istenmektedir.
60-66 Müslümanlar her an cephede savaşmaya hazır
olmalıdırlar, fakat, karşı taraf istediğinde her an barış yapmaya da hazır
olmalıdırlar.
67-71 Bu ayetlerde savaş esirleri ile ilgili talimatlar
verilmektedir.
72-75 Müslümanlara düşmanlarına karşı bir bütün halinde
olabilmeleri için, birbirleriyle uyumlu bir ilişki içinde olmaları gerektiği
öğretilmektedir.
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
1 Sana savaş-ganimetlerini sorarlar. De ki: "Ganimetler
Allah'ın ve Resulündür. Buna göre, eğer mü'minlerseniz Allah'tan
korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resulü'ne itaat ediniz."1
AÇIKLAMA
1. Bedir savaşından sonra müslümanlar arasında, savaş
ganimetlerinin paylaştırılması ile ilgili bir tartışma çıktı. Allah bu
fırsatı müslümanların lehine kullanarak barış ve savaşla ilgili sorunların
çözümü için gerekli ilkeleri ortaya koydu.
Bedir, İslam sancağı altında yapılan ilk savaş olduğu
için müslümanlar, savaş ve onun gündeme getirdiği problemler hakkında
İslamın ortaya koyduğu ilkelerden habersizdirler. Bakara ve Muhammed
surelerinde bazı ön talimatlar verilmişse de "savaşın insanileştirilmesi"
için daha fazla emir ve talimata ihtiyaç vardı. Çünkü İslam'ı kabul etmiş
olsalar bile, müslümanların savaş konusundaki tasavvurları, İslam öncesi
dönemin hemen hemen aynısıydı. İşte bu nedenle, eski uygulamaya dayanarak
her müslüman, zafer sonrası eline geçen savaş ganimetlerinin gerçek
sahibinin kendisi olduğunu iddia etti. Fakat ganimet toplamak yerine düşmanı
izlemeye gitmiş olanlar da vardı. Onlar da ganimetten pay almak istiyorlar
ve şöyle diyorlardı: "Eğer biz düşmanı uzaklara dek izlemeseydik, onlar geri
gelip zaferi bir hezimete dönüştürebilirlerdi." Bir de Hz. Peygamber'i (s.a)
koruyan grup vardı. Onlar da savaşta Hz. Peygamber'i (s.a) koruyarak en
büyük hizmeti yaptıklarını, çünkü onsuz bir zaferin hiçbir anlamı
olmayacağını söyleyerek ganimetten pay istiyorlardı. Fakat ganimetleri
ellerinde bulunduran birinci grubun tutumu çok sertti ve herhangi bir söz
dinleyecek durumda değildiler. Onlara göre, ganimetleri ellerinde
bulundurmaları kendi lehlerinde en güçlü delildi. Yavaş yavaş bu tartışma
çok ciddi bir hal almaya başladı.
İşte Allah, Enfal suresini böyle bir psikolojik ortamda
indirdi ve bu girift problemi Bedir savaşının ele alındığı konuya giriş
olarak seçti. Bu zor problem bir cümleyle çözümlemiştir. Sorunu ortaya koyan
ilk ayet: "Sana ganimetlerden soruyorlar?" aynı zamanda sorunun cevabını da
içermektedir. "Savaş ganimetleri" anlamına gelen"" kelimesi yerine "Lütuf ve
nimet" anlamına gelen "" kelimesinin kullanılması, soruna çözüm
getirmektedir. "Enfal" Nefl'in çoğuludur. Bir kimsenin hakkı olan bir şeye
fazladan eklenmesi anlamına gelir. Bu, kul tarafından yapıldığı zaman, kulun
üzerine farz olan ibadete yaptığı ilaveyi; efendi tarafından yapıldığı zaman
ise, kulun hak ettiğinin üzerinde bir lütuf ve nimet olarak kula verilen ek
mükafatı ifade eder. O halde bu ayet şu anlama gelir: "Siz Allah'ın
nimetleri hakkında mı tartışıyorsunuz? Eğer bunlar savaş ganimetleri değil
de Allah'ın lütfu ise, siz kim oluyorsunuz da onun paylaştırılmasında söz
hakkı iddia ediyorsunuz? Bunların paylaştırılması ancak onları veren Allah'a
aittir."
Savaş ganimetleri ile ilgili bu yaklaşım, savaşa karşı
takınılan tutumda büyük bir ahlâkî devrime yol açtı. Müslümanlar maddi
kazançlar için savaş yapmazlar. Bilakis yeryüzündeki ahlâkî ve sosyal
yanlışlıkları Hak ilkeleri doğrultusunda düzeltmek için ve ancak karşı
güçler nasihat ve eğitim yoluyla ıslahat yapmayı imkansız hale
getirdiklerinde savaş yaparlar. Bu nedenle (iyiyi emredip kötülükten
sakındıran -Çev.) ıslahatçılar, Allah'ın lütfu ile zaten vermekte olduğu
maddî kazançları değil, sadece ve sadece bu ideali göz önünde
bulundurmalıdırlar. İşte bu nedenle müslümanlar, İslam uğrunda yapılan bu
ilk savaşta, savaş ganimetlerini savaşın tek amaç ve gayesi edinmemeleri
için bu maddî kazançlara karşı uyarılmaktadırlar.
Bu ayet aynı zamanda savaş ganimetlerinin paylaştırılması
ile ilgili olarak büyük bir devrim yaptı. Önceleri bu ganimetler, ya onları
ele geçiren askerlerin, ya kumandanın ya da tüm orduya sahip olan kralın
malı olurdu. Birinci durumda askerlerin bencilliği şiddetli bir rekabete,
hatta bazen de çok acıklı sonuçlara yol açan bir savaşa neden olurdu. İkinci
durumda ise askerler, kendilerini hırsızlar seviyesine düşüren çalma ve
aşırma eylemine başvururlardı. Kur'an, savaş ganimetlerinin Allah ve
Resûlü'ne ait olduğunu ve daha sonra 41. ayette ganimetlerin eşit olarak
paylaştırılacağını ilan ederek, bu kötü adetlere bir son verdi. Birinci
emir, değerli değersiz tüm ganimetlerin kumandan önünde toplanmasını
gerektiriyordu. İkinci emre göre ise, ganimetlerin 1/5'i Allah yolunda ve
fakirlere harcanmak için İslam devletine ayrılmalı, geri kalanı ise savaşa
katılanlar arasında eşit olarak paylaştırılmalıydı. Böylece "cahiliye"
döneminin kötülükleri, herkesi tatmin edecek bir şekilde düzeltilmiş
oluyordu.
Burada şu hassas noktaya da dikkat edilmelidir: "Kur'an,
zihinleri mutlak itaat ve boyun eğmeye hazırlamak için, bu ganimetlerin
Allah ve Resûlü'ne ait olduğunu söyledikten sonra bu konuya hiç değinmez.
Daha sonra 41. ayette ganimetlerin paylaştırılması ile ilgili emri verir.
Bunun burada "nimetler", 41. ayette ise "ganimetler" diye adlandırılmasının
nedeni işte budur.
2 Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman
yürekleri ürperir,2 O'nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve
yalnızca Rablerine tevekkül ederler.
3 Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık
olarak verdiklerimizden infak ederler.
AÇIKLAMA
2. Bu, insanın Allah'ın ayetlerini her tasdik edişinde ve
onlara her boyun eğişinde imanının arttığı anlamına gelir. Şüphe yok ki,
arzularına, düşüncelerine, görüşlerine, teorilerine, alışkanlıklarına,
çıkarlarına, zevklerine, rahatlarına, hislerine ve arkadaşlarına aykırı olsa
bile, kişi her ne zaman Allah'ın Kitabı'na ve Hz. Peygamber'in (s.a)
sünnetine boyun eğer ve teslim olursa imanı artar ve güçlenir. Çünkü o,
öğretileri değiştirme yerine, Allah'ın emirlerine ve Hz. Peygamber'in (s.a)
talimatlarına göre kendisini değiştirmekte ve onları kendisine rehber olarak
kabul etmektedir. Bunun aksine eğer bir mümin bunları kabulde tereddüt
gösterirse, imanı azalmaya ve yok olmaya başlar.
Bu da, İmanın büyüyüp gelişmeyen ve bir konumda donup
kalan bir yapıda olmadığını, bilakis gelişme ve gerilemeye müsait bir yapıda
olduğunu gösterir. Hakk'ın her inkar edilişi onun niteliğini düşürür, her
kabul ve tasdik de onu geliştirir. Fakat Hakkı kabul etme bakımından
insanların hak ve dereceleri söz konusu olduğunda, tüm müslümanlar aynı
konumdadırlar. İslam toplumunda imanların derecesine bakılmaksızın tüm
müslümanlar aynı hak ve zorunluluklara sahip olacaklardı. Aynı şekilde,
İslam'ı reddetme bakımından derecelerine bakılmaksızın tüm kafirler ya zımmi,
ya müttefik, ya da muharip olacaklardı.
4 İşte gerçek mü'minler bunlardır. Rableri katında onlar
için dereceler, bağışlanma3 ve üstün bir rızık vardır.
5 Rabbin seni evinden hak uğrunda (savaşa) çıkardığında
mü'minlerden bir grup isteksizdi.
6 (Herşey) Açıkça ortaya çıktıktan sonra bile, sanki
kendileri, göz göre göre4 ölüme sürükleniyorlarmış gibi, seninle hak
konusunda tartışıp duruyorlardı.
7 Hani Allah, iki topluluktan5 birinin muhakkak sizin
olacağını size vadetmişti; siz de güçsüz olanın sizin olmasını
istemekteydiniz.6 Oysa Allah, sözleriyle hakkın gerçekleşmesini sağlamak ve
küfre sapanların arkasını kesmek (kökünü kurutmak) istiyordu.
AÇIKLAMA
3. Müminlerin eksikliklerinin affedileceği va'di onlara
büyük bir teselli vermektedir. Çünkü, her ne kadar büyük ve iyi de olsa
herkes günah işleyebilir ve bir insanın daima en yüksek ölçüye uygun ve
hatta, yanlışlık ve eksiklikten uzak ameller işlemesi asla mümkün değildir.
Bu nedenle Allah, farz ibadetleri yapanlara büyük bir lütuf göstermekte ve
rahmeti ile onların eksikliklerini affedip kullarını hakettiklerinden çok
daha yüksek bir karışıklıkla mükafatlandırmaktadır. Aksi takdirde eğer O,
her iyilik ve kötülüğü hakkıyla cezalandırıp mükafatlandıracak olsaydı, o
zaman en salih insanlar bile cezadan kurtulamazlardı.
4. Ayet iki anlama da gelebilir: Tercüme edildiği
şekliyle ayet, "o dönemde Hak onlardan savaşa gitmelerini istiyordu, şimdi
ise savaş ganimetleri ile ilgili tartışmalarını ve Allah'ın emrini
beklemelerini istiyor, fakat onlar Hak uğrunda buna boyun eğmiyorlardı."
anlamına gelir. İkinci anlamı ise şöyle olabilir. "Bedir savaşında, Hakka
tabi olmanın iyi sonuçlarını gözlerinizle gördünüz. Sanki ölüme
sürülüyormuşsunuz gibi savaştan korkmanıza rağmen, Allah'a ve Rasûlü'ne
itaat ederek büyük bir zafer kazandınız. Aynı şekilde şimdi de ganimetlerin
paylaştırılması ile ilgili olarak Hak'ta sebat eder ve gönüllerinizin
arzuları yerine Allah'ın emrine boyun eğer ve Hz. Peygamber'in (s.a)
kararına itaat ederseniz, yine iyi sonuçları gözlerinizle göreceksiniz."
Yeri gelmişken söylemeliyiz ki, 5-6. ayetler, Hz.
Peygamber'in (s.a) hayatını ve savaşlarını anlatan kitaplardaki Bedir savaşı
ile ilgili nakledilen tüm rivayetleri çürütmektedir. Söz konusu rivayetlere
göre, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabanın asıl planı kervanı yağmalamaktı ve
Medine'den bu amaçla yola çıkmışlardı. Fakat bir müddet yol aldıktan sonra,
kervanı korumak üzere Kureyş ordusunun geldiğini öğrendiler ve kervana mı
yoksa orduya mı saldırmak gerektiğine karar vermek üzere bir toplantı
yaptılar. Fakat Kur'an bununla çatışmaktadır. Kur'an'a göre Allah, Hz.
Peygamber'i (s.a) ta işin başında Hak üzere evden çıkarmış ve ona Kureyş
ordusu ile şiddetli bir savaş yapacakları gerçeğini bildirmiştir. Bu
görüşmeler de Medinede'den ayrıldıktan "sonra" değil, "önce" yapılmıştır.
Bütün yönleriyle olay açığa çıktığı halde bazı müslümanların, Kureyş
ordusunu karşılamaları gerekip gerekmediği konusunda Hz. Peygamber (s.a) ile
tartışmaları ise bu sırada meydan gelmiştir. Savaşın henüz başlangıcında
Medine'den yola çıkmaları emredildiğinde bu kimselerin, kendilerini sanki
göz göre göre ölüme sürüyormuş gibi hissetmelerinin nedeni işte buydu.
5. Yani, ticaret kervanı veya Kureyş ordusu.
6. Yani, otuz-kırk kişilik bir grup tarafından korunan
ticaret kervanı.
8 O, suçlu-günahkârlar istemese de, hakkı gerçekleştirmek
ve batılı geçersiz kılmak için (böyle istiyordu).7
9 Siz Rabbinizden yardım taleb ediyordunuz, O da:
"Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim" diye cevap
vermişti.
10 Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kalblerinizin
tatmin bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah'ın katından başkasında nusret
(zafer ve yardım) yoktur. Hiç şephesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm
ve hikmet sahibidir.
11 Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir
uyuklama8 bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın
pisliklerini gidermek, kalblerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu)
pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak9 için
size gökten su indiriyordu.
12 Rabbin meleklere vahyetmişti ki: "Şüphesiz ben
sizinleyim, iman edenlere sağlamlık kâtın, küfre sapanların kalblerine
amansız bir korku salacağım. Öyleyse (ey müslümanlar,) vurun boyunlarının
üstüne, vurun onların bütün parmaklarına."10
AÇIKLAMA
7. Bu, surenin girişinde de belirtildiği gibi, Kureyş
ordusunun Medine'ye doğru yürümesinin "cahiliye" sisteminden İslam sistemine
bir meydan okuma anlamına geldiğini açıklığa kavuşturmaktır. Allah,
müslümanların bu savaş teklifini kabul edip, Arabistan'da İslam'ın devamını
sağlamak için kesin bir savaş yapmalarını dilemiştir. Eğer müslümanlar bu
fırsatı değerlendirip cesaretle yürümeselerdi, tüm şanslarını
yitirebilirlerdi. Onların Bedir'e cesurca yürüyüşleri ve daha ilk savaşta
zafer kazanmaları Kureyş'in gücünü kırdı ve İslâm için bundan sonra arka
arkaya "cahiliye"yi yeneceği şartları hazırladı.
8. Müslümanlar aynı şeyi Uhud savaşı sırasında da
yaşadılar (Al-i İmran: 154) Bu her iki kritik durumda da Allah müslümanların
kalblerini o denli huzur ve güvenle doldurdu ki, hepsi uyuklamaya
başladılar.
9. Bedir savaşının başlangıcında bir müddet yağmur yağdı
ve bu yağmur müslümanlara üç yönden yarar sağladı. Birincisi, müslümanlar
kaplarına su depolama imkanı buldular. İkincisi, müslümanların mevzilendiği
vadinin üst taraflarındaki toprak sertleşti ve müslümanlar sağlam zemine
emin adımlarla basar oldular. Üçüncüsü, yağmur kafir ordusu için zorluklar
yarattı. Çünkü yağmur suları, kafirlerin mevzilendiği vadinin alt
taraflarına birikti ve zemini kayganlaştırdı. Kafir ordusunun ayakları
çamurlu zemine batıyordu.
"Şeytanın pisliği", başlayacak savaş nedeniyle şeytanın
onların zihinlerinde yaratmaya çalıştığı korku ve karışıklıktı. Bu kritik
anda Allah tarafından indirilen yağmur ve uyuklama, bu korku ve karışık
duyguların giderilmesine yardımcı oldu.
10. Kur'an'dan öğrendiğimiz esas ilkelerin ışığında,
meleklerin savaşta ve öldürme işleminde bilfiil görev almadıkları, fakat
muhtemelen müslümanların darbelerinin etkili ve isabetli olmasına yardım
ettikleri görüşündeyiz. Fakat gerçeği yalnızca Allah bilir.
13 Bu, tartışmasız, onların Allah'a ve Resulüne karşı baş
kaldırmaları dolayısıyladır. Kim Allah'a ve Resulüne karşı baş kaldırırsa,
hiç şüphesiz Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.11
14 İşte bu, sizin;12 tadın bunu. Küfre sapanlara bir de
ateş azabı vardır.
15 Ey iman edenler, toplu olarak kâfirlerle
karşılaştığınız zaman, onlara arka çevirmeyin (savaştan kaçmayın).
16 Kim onlara böyle bir günde-yine savaşmak için bir yana
çekilen ya da bir başka bölüğe katılmak için yer tutanın dışında -arkasını
çevirirse, gerçekten o, Allah'tan bir gazaba uğramıştır ve onun barınma yeri
cehennemdir. Ne kötü13 bir yataktır o.
17 Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü;
attığın zaman da sen atmadın, ama Allah attı.14 Mü'minleri kendinden güzel
bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı). Hiç şüphesiz Allah, işitendir,
bilendir.
AÇIKLAMA
11. Buraya kadar Bedir savaşı ile ilgili olaylara tek tek
atıflar yapılmıştı: Bunun amacı da Arapça "enfal" kelimesinin gerçek
anlamını göstermekti. Surenin başında şöyle denmişti. "Lütuf ve nimetler (enfal)
Allah'a ve Rasulü'ne aittir, size değil. Çünkü ganimetler sizin çabanızın
bir ürünü değildir" Buna delil olarak müminlerin düşünmeleri için bu olaylar
peşpeşe sıralandı ve onlardan, ganimetlerde ne kadar kendi cesaret ve
yiğitliklerinin, ne kadar Allah'ın lutfunun payı olduğuna bizzat
kendilerinin karar vermeleri istendi.
12. Burada, hak ettikleri cezaya değinilmek üzere hitap
ansızın kafirlere yöneltilmektedir.
13. Kur'an, askeri stratejinin gerektirdiği düzenli bir
gerileme hareketini yasaklamaz. Eğer düşmanın baskısı çok şiddetli ise, geri
çekilmek helaldir ve savaşan gruplar, destek almak veya ordunun gerilerdeki
birliklerine katılmak amacıyla geri çekilebilirler. Yasaklanan geri çekilme
ise, yenilgi anında ölümden kurtulmak için dağınık bir şekilde kaçışarak
ordunun geri çekilmesidir. Bu tür geri çekilme büyük bir günahtır, çünkü
amacı, kişinin kendi canını kurtarmasıdır ve cehennemde en büyük cezayı
gerektirir. Savaş alanından kaçarak geri çekilen kimse ancak kendi canını
uğruna savaştığı idealden daha fazla sevdiği için böyle yapar. Hz. Peygamber
(s.a)'de böyle bir davranışı kınayarak şöyle der: "Üç tür günah vardır ki,
sahibinin işlediği amelleri boşa çıkarır: Şirk, anne babaya isyan ve Allah
yolunda savaşırken savaş alanından kaçmak."Aynı şekilde başka bir hadiste de
Hz. Peygamber (s.a), ahiret hayatını harap eden yedi günahı zikreder.
Bunlardan birisi de kişinin İslam ile küfrün karşılaştığı bir savaşta
kafirlere arkasını dönmesi ve kaçmasıdır. Böyle bir kaçış yasaklanmıştır,
çünkü korkakça bir hareket olmasının yanısıra çok ciddi sonuçlar da
doğurabilir: Bir askerin kaçması, askeri birliğin dağılmasına, bu da tüm
ordunun dağılıp kaçmasına neden olabilir. Ordunun kaçması ise tüm ülkenin
helak olmasına yol açabilir.
14. Burada, Bedir savaşı sırasında meydana gelen bir olay
kastedilmektedir. Teke tek karşılaşmalardan sonra, tüm ordunun genel savaşa
başlayacağı sırada Hz. Peygamber (s.a) yerden bir avuç kum alıp kafir
ordusuna doğru attı ve "Yüzleri kavrulsun" dedi. O sırada başlama işareti
verdi ve müslümanlar, bir bütün oluşturarak kafirlere saldırdılar.
18 İşte size böyle... Gerçekten Allah, kâfirlerin
hileli-düzenlerini boşa çıkarıcıdır.
19 Eğer fetih istiyorduysanız, (ey kafirler,) işte size
fetih;15 ama eğer (küfürden ve eski yaptıklarınızdan) vazgeçerseniz bu sizin
için daha hayırlıdır. Yok, geri dönerseniz biz de döneriz. Topluluğunuz çok
da olsa, size bir şey sağlayamaz. Çünkü Allah mü'minlerle beraberdir.
20 Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Siz
de işitiyorken, ondan yüz çevirmeyin.
21 Ve: "Biz işittik" dedikleri halde, gerçekte
işitmeyenler gibi olmayın;16
22 Gerçek şu ki, Allah katında, yerde debelenenlerin en
kötüsü, (bir türlü) akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir.17
23 Eğer Allah, onlardan bir hayır görseydi muhakkak
onlara işittirirdi. İşittirseydi bile, arka çevirenler olarak (yine) yüz
çevirirlerdi.18
24 Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi
çağırdığı zaman, Allah'a ve Resulüne icabet edin. Ve bilin ki muhakkak
Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz gerçekten O'na götürülüp
toplanacaksınız.19
AÇIKLAMA
15. Burada, Kureyşlilerin savaşa çıkmadan önce Kabe'de
yaptıkları dua kastedilmektedir. Müşrikler Kabe'nin örtülerine tutunup şöyle
dua etmişlerdi: "Allahım iki taraftan hayırlısına zafer ihsan et." Özellikle
Ebu Cehil: "Allahım! Haklı tarafa zafer ihsan et, saldırgan olan tarafı da
rezil et. " diye dua etti. Allah iradesini gösterdi ve müslümanların haklı
ve hayırlı taraf olduğunu göstermek üzere onlara büyük bir zafer ihsan etti.
16. Burada Hakkı kulakları ile duyan, fakat onu kabul
etmeyen ve ona inanmayan münafıkların tutumu ifade edilmektedir,: onlar
inandıklarını iddia ettiler, fakat emirlere uymadılar.
17. Yani, "Hakkı dinlemeyen ve onu dilleri ile
söylemeyenler, Hakka karşı sağır ve dilsizdirler."
18. Bu münafıklar, Hakkı sevmedikleri ve onun uğrunda
çalışmayı istemedikleri için, Allah onlara emirlere uyma ve savaş alanına
gitmeleri konusunda yardımcı olsaydı bile, karşılaşacakları ilk kritik anda
savaş alanından kaçarlardı. Bu nedenle onların savaşa katılması faydadan çok
zarar getirirdi.
19. 21-23. ayetlerde, müminler, münafıklar gibi
davranmamaları konusunda uyarılmışlardı. Burada ise böyle yapmamanın çaresi
sunulmaktadır. İki yüzlü davranışa karşı en etkili silah, Allah'a ve ahiret
gününe duyulan inançtır. Eğer bir kimse herşeyi bilen -o gizli niyetleri,
arzu ve istekleri, kalblerdeki gizli düşünceleri bile bilir- Allah'a hesap
vereceğine ve en sonunda O'nun huzuruna döndürüleceğine samimiyetle
inanırsa, böyle iki yüzlü bir davranışta bulunmamak için elinden geleni
yapacaktır. İşte bu nedenle Kur'an, münafıklık hastalığını tedavi eden bir
ilaç olarak imanın bu iki temel ilkesine tekrar tekrar değinir.
25 Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet etmekle
kalmayan bir fitneden korkup-sakının.20 Bilin ki, gerçekten Allah, (ceza
ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.
26 Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde
zayıf bırakılmışlardınız, insanların sizi kapıp-yakalayıvermelerinden
korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla
destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Umulur ki
şükredersiniz.21
AÇIKLAMA
20. "Toplumsal fitne" ile burada, sadece bireylerle
sınırlı kalmayan ve aynı anda tüm toplumu saracak denli yaygın olan topluca
işlenen kötülükler kastedilmektedir. Böyle bir durumda sadece günahkarlar
değil, o günahları işleyenler arasında bulunanlar da Allah'ın azabına
uğrarlar. Bu, böyle kötülüklerle çevrilmiş bir hayata katlanmaları
nedeniyledir.
Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için, bir şehri sağlık
koşulları açısından ele alalım. Eğer pislik bir kaç yerde yaygınsa, bu
pisliğin kötü etkileri sadece o bölge veya bölgelerde görülecektir ve sadece
evlerini ve kendilerini temiz tutmayanlar bu pisliğin kötü sonuçlarından
etkileneceklerdir. Fakat eğer pislik tüm şehre yayılmışsa ve onu
engelleyecek ve sağlıklı koşulları tekrar geri getirecek bir kimse olmazsa,
o zaman hava, su ve toprak da kirlenecek ve tüm şehirde salgın bir hastalığa
neden olacak denli zehirli olacaktır. Tabii ki bu, pisliği yayanlarla ondan
kaçınanları birbirinden ayırmayacak ve o çevrede yaşayan tüm insanları
etkileyecektir.
Aynı durum ahlaki çöküntü, bozukluk ve müstehcenlik için
de söz konusudur. Eğer bu kötülükler bazı kimselerde varsa ve bu iyi
insanlar tarafından kontrol altında tutuluyorsa, bunların kötü etkileri
sadece onları işleyenlerle sınırlı kalacaktır. Diğer taraftan eğer toplumun
vicdanı, kötüyü baskı altında tutamayacak denli zayıfsa ve günahkar,
ahlaksız ve sapık insanlar kötülükleri açıktan işleyecek denli cesaret
sahibi olabiliyolarsa, işte o zaman bu fitne bir ahlaksızlık salgını haline
gelmiş demektir. Böyle olduğundan da kendi iyiliklerini muhafaza eden ve
yaygın kötülüklere karşı edilgen bir tavır gösterenler dahil, azaptan
kurtulamazlar. Çünkü onlar bu salgın hastalığı durdurmak için hiçbir çaba
göstermemişlerdir.
Bu şekilde Allah müslümanlara, Hz. Peygamber'in (s.a)
gönderiliş amacı olan ve onun çağırdığı ideali oluşturan iyiliği emredip
kötülükten sakındırma görevinin önemini anlatmaktadır: "Bu görevde hem
birey, hem de toplum olarak rolünüz vardır. Eğer bu idealin gerçekleşmesi ve
kötülüklerin yok edilmesi için samimiyetle çaba harcamazsanız, içinizden bu
kötülükleri işleyen, onları yayan veya bireysel olarak bu kötülüklerden uzak
bir hayat yaşayanlar arasında hiç bir ayırım gözetilmeksizin hepinizin azaba
uğramasına neden olacak bir fitne salgını çıkacaktır.
Aynı gerçeğe A'raf: 163-166'da da değinilmişti. Bu
İslam'ın genelde tüm insanları ıslah etmek üzere izin verdiği savaşın temel
ilkesi olarak da kabul edilebilir.
21. "... umulur ki, şükredersiniz" sözleri ele alındığı
çerçeve içinde çok önemlidir. Müslümanlar, sadece Allah onları Mekke'de
zayıf durumlarından kurtarıp Medine'nin güvenli ortamına kavuşturduğu ve
hayatın güzel ve temiz rızıklarını lutfettiği için şükretmekle kalmamalılar.
Onlar aynı zamanda şükürlerini pratikte yaşayarak göstermeli, Allah'a ve
Rasulü'ne itaat etmeli ve Allah'a güvenip İslam uğrunda karşılaşılan tüm
güçlük, tehlike ve engelleri cesurca göğüsleyerek bu davanın başarıya
ulaşması için gayret ve samimiyetle çalışmalıdırlar. Onlar eğer Allah
yolunda samimiyetle çaba harcarlarsa, O'nun daha önceden olduğu gibi yine
Yardımcı ve Veli'leri olacağına ve kendilerini her tür tehlikeden
kurtaracağına inanmalıdırlar. O halde şükür sadece nimeti kabul edip
tasdiklemek değildir; o pratikte de görülecek bir şekil olmalıdır. Eğer bir
kimse kendisine nimet verenin, lütfunun değerini kabul ettiğini söyler,
fakat onu memnun etmek için hiçbir şey yapmaz, ona samimiyetle hizmet etmez,
ya da onun gelecekte de aynı lütfu göstereceğinden şüphe ederse, bu şükür
değil, nankörlüktür.
27 Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne ihanet etmeyin,
bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin.22
28 Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir
fitnedir (imtihan konusudur.)23 Allah yanında ise büyük bir mükafaat vardır.
29 Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size
doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir,24
kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.
30 Hani o küfre sapanlar, seni tutuklamak ya da öldürmek
veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı.25 Onlar bu tuzağı
tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen
kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.
AÇIKLAMA
22. "Emanetler" çok geniş bir terimdir ve toplumu yahut
bireyi ilgilendirir, kişiye muhafaza etmesi için emanet edilen tüm şeyleri
içerir. Mesela, kişi anlaşma ve ahitleri bozmamalı, toplumun sırlarını açığa
vurmamalı veya kendi kontrolüne verilen mal ve görevi kötüye
kullanmamalıdır. (Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Nisa suresi, an: 88)
23. Dünya malı ve çocuklar, genellikle kişiyi
münafıklığa, ihanete ve şerefsizce davranmaya yönelten eğilimlerin en büyük
sebebi olmaktadır. İşte bu nedenle Allah mü'minleri para ve çocuk sevgisinin
aşırılığına karşı uyarmaktadır: "Bu dünya büyük bir imtihan sahasıdır.
Çocuklarınız ve mallarınız ise iki imtihan sorunudur. Bunlar size, onların
haklarına uyup uymadığınızı ve konulan sınırları aşıp aşmadığınızı denemek
amacıyla verilmiştir. Bakalım sorumlulukları taşıyarak doğru yolda mı
yürüyeceksiniz, yoksa arzu ve eğilimlerinizin cazibesiyle ondan sapacak
mısınız ve bir taraftan Allah'ın kulu olmaya devam ederken, diğer taraftan
O'nun belirlediği hakların dışına taşarak mal ve çocukların kölesi olmaya
eğilimli olan "nefsinizi" kontrol edebilecek misiniz?"
24. Mü'minler, eğer Allah'tan korkarak hareket ederlerse,
Allah'ın kendilerine doğru ile yanlışı ayırdetmelerini sağlayan Furkan'ı
yani tüm isleri doğru bir şekilde anlamaya yarayacak gerçek bilgiyi
(kriteri) vereceği konusunda te'min edilmektedirler. Böylece, mü'minler eğer
isterlerse Allah'ın dileğini yerine getirebilir ve O'nun tasdik ettiği yolu
takip edebilirler. Bu kriter (Furkan), her zaman bir sinyal görevi görecek,
onlara doğru yolu, Hakk'ın yolunu gösterecek ve onları sapık yollara,
şeytanın yollarına karşı uyaracaktır.
25. Bu tuzak, Kureyşliler Hz. Peygamber'in (s.a)
Medine'ye hicret edeceğini öğrendiklerinde kurulmuştur. Müşrikler, Hz.
Peygamber'in (s.a) Mekke'den hicret etmeyi başarırsa, ulaşamayacakları bir
yere gitmiş olacağını ve engellenemez bir hal alacağını hissettiler. Bu
nedenle, onunla ilgili kesin bir karara varmak amacıyla ileri gelen liderler
Darun-Nedve'de toplandılar. Bazıları onun zincire vurulup ömür boyu
hapsedilmesi gerektiği görüşündeydiler. Fakat bu görüş kabul edilmedi, çünkü
arkadaşlarının onun davasını yürüteceğinden ve güç kazanır kazanmaz
hayatları pahasına da olsa onu kurtarmaya çalışacaklarından korkuldu.
Bazıları da onun Mekke'den sürülmesi gerektiğini öne sürdüler. Çünkü bu en
azından kendi aralarında yarattığı "karışıklığa" bile son verecekti. O zaman
onun nerede yaşadığı ve ne yaptığı kendilerini ilgilendirmeyecekti. Fakat
Kureyşli liderler bu görüşe karşı çıktılar ve şöyle dediler: "Bu adamın çok
etkileyici bir konuşması ve kalbleri kazanma yeteneği vardır. Eğer buradan
ayrılırsa başka Arap kabilelerine gider, onları kendi tarafına kazanır ve
güçlendikten sonra takrar dönüp Mekke'ye saldırır." En sonunda Ebu Cehil
kendi planını öne sürerek şöyle dedi: "Her aileden genç, soylu ve güçlü bir
adam seçelim. Onlar hep birden saldırıp Muhammed'i öldürsünler. Böylece kan
diyeti bütün Kureyş kabileleri arasında ortak olacak ve Muhammed'in ailesi
olan Abdilmenaf Oğulları bütün kabilelerle savaşmaya güç yetiremeyeceği için
kan diyetini para olarak kabul etmek zorunda kalacaklardır." Bu plan oy
birliği ile kabul edildi ve belirlenen zamanda onu öldürecek gençler
seçildi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) onların yüzlerine kum saçarak sağ-salim
Mekke'den ayrıldı. Böylece onların planı suya düşmüş oldu.
31 Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman: "İşittik" dediler.
"İstesek, biz de bunun bir benzerini söyleyebiliriz. Bu, eskilerin
efsanelerinden başkası değildir."
32 Bir de: "Ey Allah'ımız, eğer bu (Kur'an) bir gerçek
olarak Senin katından ise, gök yüzünden üstümüze taş yağdır veya acıklı bir
azab getir (bakalım)." demişlerdi.26
33 Oysa sen, içlerinde bulunduğun sürece, Allah onları
azablandıracak değildir. Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken de, Allah
onları azablandıracak değildir.27
34 Onlar, Mescid-i Haram'dan (insanları) alıkoyarlarken
ve onun (gerçek ve layık) koruyucuları değilken Allah, ne diye onları
azablandırmasın? Onun (asıl) koruyucuları yalnızca korkup-sakınanlardır.
Ancak onların çoğu bilmezler.
35 Onların, Beyt(-i Şerif) önündeki duaları, ıslık
çalmaktan ve el çırpmaktan başkası değildir.28 Artık küfretmekte
olduklarınız dolayısıyla tadın azabı.29
AÇIKLAMA
26. Bu sözler bir dua yahut beddua anlamında değil, bir
tehdit ve bir meydan okuma anlamındadır ve asıl kastettiği şudur: Eğer bu
gerçekten Allah tarafından gönderilen bir Hak olsaydı, bizim üzerimize
gökten taş yağdırmaya ve bizim onu reddetmemize karşılık bize bundan da
acıklı bir azap indirmeye kadir olurdu. Bu tür bir olay olmadığına göre, bu
gerçek değildir ve Allah tarafından gönderilmemiştir.
27. Onların dua şeklinde bu meydan okumalarına karşılık
verilen cevap işte budur. Onlara Hz. Peygamber (s.a) içlerinde yaşarken
Mekke döneminde bir azap gönderilmeyeceği söylenmektedir. Çünkü Allah,
insanlara, Peygamber onları Hakka davet ettiği sürece kendilerini
düzeltmeleri için süre verir ve henüz verdiği süre bitmeden azap göndererek
onları düzelme ve doğru yola uyma fırsatından mahrum bırakmaz. İkinci sebep
ise, Allah bir topluluğa, içinde eski günahlarına ve sapıklıklarına tevbe
eden ve yollarını düzeltmeye çalışan bazı kimseler olduğu sürece azap
indirmez.
28. Kafirler daha sonra da şöyle uyarılmaktadırlar: "Siz
şimdi bir azap istediğinize göre, ona hazırlanmalısınız. Çünkü sizi ondan
kurtaracak hiç birşey yoktur." Kureyşliler, Allah'ın evinin koruyucuları
oldukları için, kendilerine hiç bir azabın uğramayacağını sanıyorlardı. Bu
yanlış anlama şöyle ortadan kaldırılmaktadır: "Onlar Kabe'nin gerçek
koruyucuları değildirler. Çünkü sadece miras, onlara Kabe'nin koruyucusu
olma hakkını vermez. Sadece muttaki insanlar, bu kutsal yerin
koruyucularıdır. Kureyşliler eğer böyle bir hakka sahip idiyseler bile şimdi
o hakkı kaybetmişlerdir. Çünkü onlar gerçek takva sahibi insanların, sadece
Allah'a özgü olan bu Ev'e gelmelerini engellemişlerdir. Kureyşliler bu
Beyt'in koruyucuları, hizmetçileri ve bekçileri gibi davranmıyor, bilakis
onun sahibi ve efendisi gibi davranıyorlardı ve istedikleri kişiyi onu
ziyaretten alıkoyuyorlardı. Onların Kabe'de yaptıkları ibadetlere gelince,
bunlar mırıldanarak anlamsız sesler çıkartmak ve elleri çırpmaktan öte
geçmiyordu, Allah'a bağlılık, O'nu zikretmek ve Allah'a ibadetin
gerektirdiği tüm özelliklerden yoksundu. Böyle olduğu halde, onlar hala
nasıl Allah'tan lütuf veya O'nun azabına uğramama konusunda bir garanti
bekleyebiliyorlar?"
29. Onlara Allah'ın azabının, kendi "cahiliye"
düzenlerine ölüm getiren, İslam'a ise hayat veren Bedir savaşındaki yenilgi
şeklinde geldiği söylenmektedir. Böylece onların, Allah'ın azabının sadece
gökten bir yağmur veya fırtına şeklinde geleceği konusundaki yanlış
tasavvurları da ortadan kaldırılmaktadır.
36 Gerçek şu ki, küfre sapanlar, (insanları) Allah'ın
yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar.
Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır.
Küfredenler sonunda cehenneme sürülüp toplanacaklardır.
37 Bu, Allah'ın murdar olanı temizden ayırdetmesi;
murdarı, bir kısmını bir kısmı üzerinde kılıp tümünü biriktirerek cehenneme
atması içindir. İşte bunlar hüsrana uğrayanlardır.30
38 O küfre sapanlara de ki: "Eğer vazgeçerlerse geçmişte
(yaptıkları) şeyler bağışlanacaktır. Ama yine dönecek olurlarsa, önceki
(toplumlara uygulanan) sünnet, muhakkak (başlarından da) geçmiş olacaktır."
AÇIKLAMA
30. "Onlar hüsrana uğrayanlardır." Çünkü onların tüm
çaba, yetenek, zaman ve servetlerinin tamamen değersiz olduğu sonunda açığa
çıkmıştır. Sadece hiç bir kâr elde edememekle kalmamış, aynı zamanda büyük
bir kayba da girmişlerdir.
39 Fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah'ın oluncaya
kadar onlarla savaşın.31 Şayet vazgeçecek olurlarsa, şüphesiz Allah,
yapmakta olduklarını görendir.
40 Geri dönerlerse, bilin ki gerçekten Allah, sizin
mevlânızdır. O, ne güzel mevlâdır ve ne güzel yardımcıdır.
41 Bilin ki, 'ganimet olarak ele geçirdiğiniz' şeylerin
beşte biri, muhakkak Allah'ın, Resulün, yakınların, yetimlerin, yoksulların
ve yolcunundur.32 Eğer Allah'a, hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün,33
iki ordunun karşı karşıya geldiği günde (Bedir'de) kulumuza indirdiğimize
iman ediyorsanız (ganimeti böyle bölüşün). Allah, her şeye güç yetirendir.
AÇIKLAMA
31. Burada, Bakara: 193'de ortaya konulan İslam'ın gayesi
tekrarlanmaktadır. Bu gayenin, bir olumlu, bir de olumsuz olmak üzere iki
yönü vardır. Olumsuz yönüyle savaş, fitneyi ortadan kaldırmayı, olumlu
yönüyle ise tam anlam ve bütünlüğü ile Allah'ın dinini ikame etmeyi amaçlar.
Bu mü'minlerin savaşmasını helal, hatta zorunlu kılan tek amaçtır. Savaşı
helal kılan başka hiç bir gaye yoktur ve başka bir amaçla savaşmak
mü'minlere yakışmaz. (Ayrıntılı açıklama için bkz. Bakara suresi an:
204-205)
32. Bu ayet, surenin başında ganimetlerin paylaştırılması
ile ilgili sorulan soruya bir cevap niteliğindedir. Surenin başında sadece:
"Bunlar Allah'ın nimetleridir, ganimetler Allah'ın ve Rasulü'nündür, onları
paylaştırmak da Allah ve Rasulü'ne aittir" denmekle yetinilmiştir. Burada
ise ganimetlerle ilgili son hüküm verilmektedir. Savaştan sonra, savaşanlar
tüm ganimetleri kumandana getirmeli ve bunlardan hiç birini
gizlememelidirler. Daha sonra beşte biri bu ayette sayılan ihtiyaçlar için
ayrılmalı, geri kalan beşte dördü ise savaşta rol alanlar arasında
paylaştırılmalıdır. İşte bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) her savaştan sonra
şöyle derdi: "Bu ganimetlerin hepsi sizin, yine sizin iyiliğiniz için
kullanılacak olan beşte birden başka benim şahsıma ayrılan bir parça yok. Bu
nedenle bir iğne veya iplik kadar da olsa bütün ganimetleri getirin. Küçük
olsun büyük olsun, hiç birşeyi saklamayın. Çünkü böyle birşey utanç
vericidir ve sizi cehenneme götürür."
Bu Allah'a ve Rasulü'ne ayrılan beşte birlik pay, Allah
yolunda ve O'nun dinini ikame etmede kullanılmak üzere ayrılmıştır.
Hz. Peygamber'in (s.a) hayatta olduğu dönemde, ayette
geçen akrabalarla Hz. Peygamber'in (s.a) akrabaları kastediliyordu. Hz.
Peygamber (s.a) tüm vaktini Allah'ın dini yolunda harcadığı ve kendi
ailesinin üyelerine ve bakmakla yükümlü olduğu akrabalarının geçimini
sağlayacak parayı kazanmaya vakti kalmadığı için, beşte birden bir bölümü
onun bakmakla yükümlü olduğu akrabalarına ayrılıyordu. Fakat ölümünden sonra
onun akrabalarına ayrılan pay konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazıları bu
payın Hz. Peygamber'in (s.a) ölümünden sonra yürürlükten kaldırıldığı
görüşündedirler; bazıları da payın onun varislerinin akrabalarına verilmesi
gerektiğini söylerler. Bazıları da bu payın onun soyundan gelen muhtaçlara
ayrılması gerektiği görüşündedirler. Yaptığım araştırmalara göre Raşit
Halifeler döneminde bu pay onun soyundan gelen muhtaçlara ayrılmıştır.
33. "Kulumuza indirdiğimiz", Bedir savaşında zaferi
sağlayan, Allah'ın tam zamanında gelen yardımı demektir.
42 Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar da uzak
yamacındaydılar; kervan ise sizden daha aşağıdaydı. Eğer sözleşseydiniz,
kaçınılmaz olarak sözleşme yeri (veya konusu) hakkında anlaşmazlığa
düşerdiniz; ancak Allah, olacağı olan işi gerçekleştirmek için (böyle
yaptı). Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun,
diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın.34 Şüphesiz
Allah, gerçekten işitendir, bilendir.35
AÇIKLAMA
34. Yani, "Savaşta hangisi (İslam ve cahiliye) galip
gelirse, onun gerçekten yaşamayı hakettiği, hangisi de yenilirse onun yok
olmaya mahkum olduğu ispatlanmalıdır." Burada dikkat edilirse hayat kavgası
insanlar arasında değil, müslümanlar ve kafirler tarafından temsil edilen
İslam ve "cahiliye" arasındadır.
35. Allah herşeyi duyduğu, herşeyi gördüğü ve herşeyi
bildiği için kainatı adalet ve hikmetle yönetmektedir ve sadece haklıların
ve doğruların kazanmasına izin verecektir.
43 Hani Allah, onları sana uykunda az gösteriyordu;36
eğer sana çok gösterseydi, gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş
konusunda gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş)
bağışladı. Çünkü O, elbette sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
44 Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, 'olacağı olan işi
gerçekleştirmek' için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların
gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah'a döndürülür.
45 Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya
geldiğiniz zaman, dayanıklık gösterin ve Allah'ı çokça zikredin. Umulur ki
kurtuluş (felah) bulursunuz.
46 Allah'a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin.37 Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir.
47 Bir de yurtlarından refahtan şımarıp-azıtarak,
insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve (halkı) Allah'ın yolundan alıkoyanlar
gibi olmayın.38 Allah, onların yapmakta olduklarını çepeçevre kuşatandır.
48 O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve
onlara: "Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de
sizin yardımcınızım" demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu
(karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve "Şüphesiz ben sizden
uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah'tan da
korkmaktayım" dedi. Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.
AÇIKLAMA
36. Bu olay, Hz. Peygamber (s.a) Medine'den savaş alanına
doğru ilerlerken meydana gelmiştir. O zaman henüz kafir ordusunun ne kadar
büyük olduğu bilinmiyordu. Hz. Peygamber (s.a) orduyu rüyasında gördü ve
ordunun çok büyük olmadığı sonucuna vardı. Sonra rüyasını mü'minlere
anlattı. Bu da onlara cesaret verdi ve korkusuzca düşmana doğru yürüdüler.
37. Arapça "" kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelimedir.
Sabretmek şu anlamlara gelir: "Duygu ve arzuları kontrol altında tutmak,
acelecilik, şaşkınlık,ümitsizlik ve açgözlülükten sakınmak, soğukkanlı olmak
ve düşünceli kararlara varmak, tehlike ve zorluk anlarında sebat ve
dayanıklılık göstermek; en aşırı kışkırtma anlarında bile yanlış adım
atmamak, çok büyük belalarla karşılaşıldığında ve çok kötü bir durumda
olunduğunda dahi kontrolü kaybetmemek, görünürde yardımcı olan bir araçla,
amaca gecikmeksizin hemen ulaşmak için sabırsızlıkla acele bir davranışta
bulunmamak ve dünyevi kazanç ve faydalar elde etmeye veya nefsin
eğilimlerine kendini kaptırmamak." Allah, yukarıdaki anlamıyla sabredenlere
yardım eder.
38. Müslümanlar, asla, kibirle evlerinden çıkıp yürüyen
ve müslümanları Allah yolundan alıkoyan Mekkeli müşrikler gibi
davranmamaları konusunda uyarılmaktadırlar. Kafirler yanlarına şarkıcı
kızlar almışlardı ve her konakladıkları yerde şarkı, dans ve içki partileri
düzenliyorlardı. Bunun yanısıra geçtikleri yerlerdeki kabilelere, güçleri,
sayısal ve teçhizat bakımından üstünlükleri konusunda büyük bir gösteriş
yapıyor ve hiç kimsenin kendilerine karşı savaşamayacağını söyleyerek
övünüyorlardı. Ahlaki durumları böyleydi, fakat savaş gayeleri bundan da
kötüydü. Hak, doğruluk ve adalet ölçüsünü yükseltmek için değil, bu ölçünün
yükselmesini engellemek için savaşa çıkmışlardı. Gayeleri, bu ölçüyü
yükseltmeyi amaçlayan tek topluluğu yok etmekti. Müslümanların böyle bir
davranışa karşı kendilerini korumaları için, bu kötü örnek, gözler önüne
serilmektedir. Çünkü imanları, müslümanların doğru davranışlarda
bulunmalarını ve savaş amaçlarının da temiz ve soylu olmasını gerektirir.
Bu yol gösterme sadece o zamana mahsus değildir, bu gün
de aynı derecede zaruridir ve gelecekte de önemini korumaya devam edecektir.
Çünkü çağdaş "medeni" devletlerin ordularının ahlaki durumu, Mekkeli
müşriklerinkiyle aynıdır. Fahişeler, müstehcen eğlenceler ve şarap onların
ayrılmaz bir parçasıdır ve bunları gizli olarak değil açıktan açığa,
utanmadan istemektedirler. Bunun da ötesinde, bu devletlerin askerleri,
arzularını tatmin etmek için onlardan kendi kızlarını istemektedirler. O
halde başka bir millet onlardan, nasıl kadınlarını ve onları arzularının
oyuncağı haline getirmemelerini nasıl bekleyebilir? Kibirliliklerine
gelince, ordularının her askerinin bir kendini beğenmişlik ve gurur abidesi
olduğunu söylemek yeterlidir. Bu ülkelerin siyaset adamları da şöyle
söylemekten kesinlikle bıkmazlar: "Bu gün bizi hiç kimse yenemez, çünkü
bizden güçlü hiç kimse yok." Savaş gayeleri ise bundan da berbattır. Bu
ülkelerin liderlerinden her biri tüm ciddiyetiyle, dünyayı tek amaçlarının
insanların mutluluğu olduğu konusunda temin ederler. Oysa onların gerçek
amacı herşey olabilir, ama asla bu söyledikleri olamaz. Bu ülkeler, Allah'ın
tüm insanlar için yarattığı yeryüzünün tüm kaynaklarını ele geçirmek,
bunları kendi ülke ve milletlerinin yararına, tekellerine almak ve diğer
insanları kendilerine bağımlı birer köle kılmak için savaş yaparlar. İşte bu
nedenle Kur'an müslümanların bu kötü insanların yoluna uymalarını yasaklar
ve onlara hayatlarını ve servetlerini, bu insanların çaba harcadığı gaye
uğrunda harcamaktan sakınmalarını emreder.
49 Munafıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar şöyle
diyorlardı: "Bunları (müslümanları) dinleri aldattı."39 Oysa kim Allah'a
tevekkül ederse, hiç şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet
sahibidir.
50 Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak:
"Yakıcı azabı tadın" diye o küfredenlerin canlarını alırken görmelisin.
51 Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler
yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir.
52 Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş-tarzı
gibi. Allah'ın ayetlerine küfrettiler de, Allah da onları günahlarından
dolayı yakalayıverdi. Şüphesiz, Allah, en büyük kuvvet sahibidir,
sonuçlandırması da pek şiddetlidir.
AÇIKLAMA
39. Bu, münafıkların ve dünyaya çok bağlı olan
Medinelilerin görüşüydü. Bunlar, küçücük bir müslüman birliğinin büyük ve
güçlü Kureyş ordusu ile savaşacağını gördüklerinde birbirlerine şöyle
demişlerdi: "Dinlerine aşırı bağlılık bu insanları aptallaştırdı. Bunlar
büyük bir felaketle karşılaşacaklar. Peygamberleri (s.a) tarafından
körleştirildikleri için göz göre göre ölüme gittiklerini göremiyorlar."
53 Nedeni şu: Bir kavim (toplum), kendinde olanı
değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici
değildir.40 Allah şüphesiz işitendir, bilendir.
54 Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı
gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; biz de günahları
dolayısıyla onları yıkıma uğrattık, Firavun ordusunu suda boğduk. Onların
tümü zulme sapanlardı.
55 Allah katında canlıların en kötüsü, şüphesiz küfre
sapan olanlarıdır. Onlar artık inanmazlar.
56 Bunlar, içlerinden antlaşma yaptığın kimselerdir ki,
sonra her defasında ahidlerini bozarlar. Onlar korkup-sakınmazlar.41
57 Bundan dolayı, savaşta onları yakalarsan, öyle
darmadağın et ki, onlarla arkalarından gelecek olanlar(ı caydır). Umulur ki
ibret alırlar.42
AÇIKLAMA
40. Yani, "Bir topluluk davranışlarıyla verilen nimete
layık olmadığını göstermedikçe, Allah, topluluktan lütuf ve nimetini
esirgemez."
41. "... ahidlerini bozanlar ..." Yahudilerdi. Hz.
Peygamber (s.a) Medine'ye hicretinden sonra, karşılıklı fayda amacıyla
anlaşma yaptığı ilk topluluk Yahudilerdi. Hz. Peygamber (s.a) onlarla iyi
ilişkiler içinde olmak amacıyla elinden geleni yaptı. Çünkü onların İslam'a
müşriklerden daha yakın olduklarını hissediyor ve ne zaman ikisi arasında
bir seçim yapmak söz konusu olsa, onları müşriklere tercih ediyordu. Fakat
Yahudi alim ve din adamları, onun tebliğ ettiği "Tevhid" ilkesinden, sunduğu
yüksek ahlak ölçüsünden ve Hak yolun ikame edilmesi için onun tarafından
gösterilen çabalardan hoşlanmıyorlardı. Bu nedenle yaptıkları tüm
anlaşmalara rağmen, bu hareketi yok etmek için çalışıyorlardı. Bu amaçla bir
çok planlar yapmışlardı: gerçek müslümanlara karşı münafıklarla işbirliği
yapıyorlardı; Evs ve Hazreç kabileleri arasında İslam'dan önce var olan ve
kanlı savaşlara yol açan eski düşmanlığı alevlendirmek için Kureyşlilerle ve
diğer düşman kabilelerle işbirliği yapıp tuzaklar hazırlıyorlardı. Gerçi
Yahudiler çoktan beri Hz. Peygamber (s.a) ile yaptıkları anlaşmaya ihanet
ediyorlardı, ama Bedir savaşından sonra müslümanlara karşı düşmanlık ve
kıskançlık daha da artıp alevlendi. Çünkü onlar bu yeni davanın
Kureyşlilerden öldürücü bir darbe alacağını tahmin ediyorlardı, fakat sonuç
tam bunun tersi oldu. Bu nedenle İslam'ın önüne geçilmez bir güç
oluşturmasını engellemek amacıyla düşmanca faaliyetlerini daha da
artırdılar. Hatta Kureyşlilerin yenilgi haberi geldiğinde Yahudilerin
liderlerinden biri olan Ka'b b. Eşref üzüntüyle "bugün yerin altındakiler,
bizim için üstündekilerden daha hayırlıdır" diye bağırdı. Bundan sonra
bizzat Mekke'ye gidip Kureyşlileri intikam almaya kışkırtan ağıtlar okudu.
Bunun da ötesinde Yahudi kabilelerinden Beni Kaynukalılar dostça ilişkileri
bırakarak alışveriş için kendi yerleşim bölgelerine gelen müslüman kadınları
rahatsız etmeye başladılar. Hz. Peygamber (s.a) onları payladığında ise,
küstahça bir cevap verdiler: "Biz Kureyşliler gibi zayıf değiliz, biz ölene
dek savaşmasını bilen bir topluluğuz, bizimle savaş da cesaretimizi bir
dene."
42. Yani, "Eğer biz belirli bir toplulukla anlaşma
imzalamışsak ve onlarda anlaşma maddelerini bozup bize karşı savaşta rol
almışlarsa, biz de bu anlaşmanın maddelerinden sorumlu olmayız ve onlara
karşı savaşabiliriz. Aynı sekilde, bir toplulukla savaşırken, düşmanlarımız
arasında müttefiklerimize rastlarsak, onları öldürmekte ve onlara düşman
gibi davranmakta tereddüt etmeyiz. Çünkü onlar birey olarak anlaşmanın
gereklerini bozdukları için, bir müttefikin sahip olduğu can ve mal
güvenliği haklarını yitirmişlerdir."
58 Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak
korkarsan, sen de açık ve adil bir tutumla (onlarla olan anlaşma metnini ve
diplomatik ilişkiyi yüzlerine) at.43 Gerçekten Allah, ihanet edenleri
sevmez.
59 Küfre sapanlar, kaçıp-kurtulduklarını sanmasınlar;
gerçek şu ki, onlar (bizi) aciz bırakamazlar.
60 Onlara karşı gücünüzün yettiği44 kadar kuvvet ve
besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve
bunların dışında sizin bilmeyip Allah'ın bildiği diğer (düşmanları)
korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size 'eksiksiz
olarak ödenir' ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.
61 Eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse, sen de ona
eğilim göster ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir.
62 Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana
yeter.45 O, seni yardımıyla ve mü'minlerle destekledi.
63 Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen,
yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini
uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı.46 Çünkü O,
üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
AÇIKLAMA
43. Bu ayet, gerekli olduğunda anlaşmayı bozma ile ilgili
çok açık ve kesin bir kural koymakta ve müslümanlara "anlaşmayı açıkça
onların önüne atmayı" emretmektedir. Bu ayete göre, müslümanlar, anlaşma
yaptıkları tarafın anlaşma şartlarına tam anlamıyla uymadıklarını
hissetseler veya karşı tarafın ilk fırsatta ihanet edeceğinden korksalar
bile tek taraflı bir kararla anlaşmayı sona erdirmek haramdır. Bu nedenle
ayet, müslümanların karşı tarafa, sanki aralarında hiç anlaşma yokmuş gibi
davranmalarını yasaklamaktadır. Diğer taraftan ise ayet, müslümanlara henüz
karşı bir davranışta bulunmadan diğer tarafı anlaşmanın bittiğinden haberdar
etmelerini emretmektedir. Bu zorunludur, çünkü karşı taraf anlaşmanın hala
yürürlükte olduğu konusunda yanlış anlamaya maruz kalmamalıdır. Hz.Peygamber
(s.a), İslam'ın uluslararası politikasını bu ayete dayandırmıştır: "Herhangi
bir tarafla anlaşmaya giren kimse, anlaşmanın süresi bitinceye kadar o
anlaşmaya bağlıdır. Eğer bozmaya zorlanırsa, iki tarafın da eşit olması
için, anlaşmayı karşı tarafın önünde bozar." Daha sonra aynı ilkeyi her
meseleye uygulayarak şöyle demiştir: "Size ihanet eden kimselere bile ihanet
etmeyin." Ve bu ilkeyi, harfi harfine uygulanacak şekilde zihinlere
işlemiştir. İşte bu nedenle, Emir Muaviye kendi sultanlığı döneminde,
anlaşma süresi biter bitmez istila etmek amacıyla Roma İmparatorluğu
sınırlarına asker yığmaya başladığında, Hz.Peygamber'in (s.a) ashabından
Amir b. Anbese (r.a) buna şiddetle karşı çıkmış ve bu hadisi Emir'in
huzurunda okumuştur. Bu hadise göre asker yığmak bile bir tür ihanet
olmaktadır. Emir buna boyun eğmek zorunda kalmış ve sınıra asker yığmaktan
vazgeçmiştir.
Eskiden, "cahiliye" döneminde çok yaygın bir davranış
olan anlaşmaları tek taraflı bozma ve düşmana savaş ilan ettiğini
bildirmeden saldırma olaylarının, bu günün medeni "cahiliye"sinde de
gündemde olduğuna dikkat edilmelidir. Mesela 2. Dünya Savaşı sırasında hiç
bir resmi açıklama yapılmaksızın Almanya Rusya'ya saldırmış İngiltere ve
Rusya ise İran'a karşı askeri harekata girişmişti.
Bu tür anlaşmaları çiğneme ve ihlal ile ilgili öne
sürülen özürler ise dayanaktan yoksundur: Eğer önceden savaş ilanı yapılırsa
karşı tarafın daha evvel davranıp saldıracağı gibi özürler öne
sürülmektedir. Fakat onlar, ahlaki sorumluluklar böyle sudan sebeblerle bir
kenara bırakılabilirse, şu veya bu özürle haklı gösterilemeyecek hiç bir suç
veya günah kalmayacağını ve her hırsızın, her soyguncunun, her fahişenin,
her katilin ve her sahtekarın suçu veya günahını bir özürle haklı
gösterebileceğini unutmuş görünüyorlar. Fakat ne gariptir ki, çağdaş
liderlerin iki tür adalet ölçüsü var! İhanet ve yasaları ihlali uluslararası
arenada haklı gösterip desteklerken, aynı kuralı kendi ulusal arenalarında
uygulamıyorlar.
Fakat yukarıdaki kuralın da bazı istisnaları var. İslam
hukuku, karşı taraf açıktan açığa anlaşmayı ihlal ettiği ve kendilerine
karşı belirli bir düşmanca tavırda bulunduğunda, müslümanların karşı tarafa
saldırmasına izin verir. Böyle açık bir durumda ayet, müslümanları
anlaşmanın gerçek bitiş tarihini beklemekle sorumlu tutmaz, bilakis hiçbir
ültimatom vermeksizin böyle bir hainlikte bulunan karşı tarafa askeri
saldırıda bulunmalarına izin verir. İslam hukukçuları bu istisnayı, Hz.
Peygamber'in (s.a) bir uygulamasından çıkarmışlardır. Kureyşliler, Beni
Huza'alılarla ilgili olarak Hudeybiye anlaşmasını açıktan ihlal
ettiklerinde, Hz. Peygamber (s.a) kendi tarafları açısından da anlaşmanın
sona erdiğini bildirme gereğini duymamıştır. Bu nedenle onlara hiç bir haber
vermeden Mekke üzerine yürümüştür. Fakat burada bir uyarı yapılmalıdır. Bu
istisnadan yararlanılabilmesi için, Hz.Peygamber'in (s.a) Mekke üzerine
yürümeyi doğru bulduğu zamanın tüm şartları göz önünde bulundurulmalıdır.
Ancak bu şartlar bulunduğunda, bu uygulamayı örnek alabiliriz, aksi takdirde
bu uygulamadan haksız şekilde yararlanmış oluruz. Hadis ve Siret
kitaplarından aşağıdaki şartların Hz. Peygamber'i (s.a) böyle bir adım
atmaya yönelttiğini öğreniyoruz:
1) Kureyşlilerin anlaşmayı bozdukları o kadar aşikardı
ki, bir ihlalin var olduğunda hiç bir şüphe söz konusu değildi ve onların
kendileri de anlaşmanın sona erdiğini kabul ediyorlardı. İşte bu nedenle
Kureyşliler anlaşmayı yenilemek üzere Ebu Süfyan'ı Medine'ye göndermişlerdi.
Gerçi bu, onların anlaşmanın sona erdiğini bildiklerini göstermektedir, ama
bu, yukarıda değinilen istisna kuralın işlerlik kazanması için anlaşmayı
bozan tarafın bunu bilmesi ve kabul etmesini gerektirmez. Bu istisna kural,
anlaşmayı ihlal, çok açık ve şüpheden uzak olduğunda geçerlidir.
2) Anlaşmanın bozulmasından sonra Hz. Peygamber (s.a),
onların anlaşmayı bozmalarına rağmen kendisinin anlaşmayı yürürlükte kabul
ettiğini gösterecek ne bir söz, ne bir hareket, ne de bir imada
bulunmamıştır. Onlarla, böyle bir izlenim yaratacak ilişkilere de devam
etmemiştir. Bütün hadisler, onun Ebu Süfyan'ın anlaşmayı yenileme teklifini
kabul etmediğini göstermektedir.
3) Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere karşı açıktan askeri
harekata girişti. Gizli savaş niyeti taşırken barışçıl görünmeye çalışarak
iki yüzlü davranmadı.
Bu, Hz. Peygamber (s.a) tarafından bu konuda vaz'edilen
mükemmel bir örnektir. O halde ayetteki emre istisna, ancak belirli koşullar
gerçekleştiğinde ve Hz. Peygamber (s.a) örneğindeki aynı dürüstlük ve
açıklık söz konusu olduğunda uygulanabilir.
Bunun yanısıra müslümanların bir sorunu, karşı taraf bunu
ne karşılıklı müzakere, ne de uluslararası hakemlik yoluyla çözmeye
yanaşmayıp güç kullanmakta ısrar ettiğinde, askeri güç kullanarak
çözmelerine izin verilmiştir. Böyle bir durumda, bu ayet müslümanların hiç
bir girişimde bulunmadan önce açık bir savaş ilanında bulunmalarını
emretmektedir. İslam, eğer müslümanlar açık bir savaş ilanına hazır
değillerse, gizli askeri harekata girişmeyi ahlak dışı bir tutum olarak
kabul eder ve buna izin vermez.
44. "Düşman size aniden saldırdığında, hiç bir gerileme
olmaksızın hemen askeri harekata girişebilmeniz için her an düzenli bir ordu
ve gerekli bir teçhizatı hazır bulundurmanız gerekir. Bu önlemler
alınmalıdır ki, sizi yarı eğitilmiş teçhizatsız, gönüllüleri askere almak
zorunda bırakacak bir acele ve karışıklığa imkan kalmasın ve düşmanın sizi
hazırlıksız yakalayıp, siz savunmaya hazır değilken büyük kayıplar
verdirmesi gibi bir korku yaşamayın."
45. Yani, "Diğer milletlerle ilişkiniz Allah'a olan
güveninize dayanmalıdır, çünkü "O size yeter" Bu nedenle savaşta da barışta
da düşmanınızla cesurca karşılaşmalısınız. Eğer düşman sizinle barış
görüşmesi yapmak isterse, hiç bir tereddüt göstermeksizin karşı tarafla
müzakere yapmaya hazır olmalısınız. Karşı tarafın gayri samimi ve haince
niyetleri olduğu özrünü öne sürerek hiç bir teklifi geri çevirmeyin, çünkü
hiç kimse karşısındakinin gerçek niyetini bilemez. Eğer karşı taraf
teklifinde samimi ise, onun teklifini red edip kan dökmeye devam etmek doğru
olmayacaktır. Diğer taraftan eğer karşı tarafın haince niyetleri varsa, o
zaman Allah sizi cesaretiniz ve ahlaki üstünlüğünüz nedeniyle onlardan
koruyacaktır. Bu durumda hain düşmanla, ona caydırıcı bir ders verecek
şekilde savaşın."
46. Burada, daha önceden aralarında yüzyıllardan beri
süregelen düşmanlıklar bulunan çeşitli Arap kabilelerinin gönüllerini
birbirine bağlayan ve güçlü bir topluluk oluşturacak şekide onları
kaynaştıran İslam'ın lütuf ve nimetleri kastedilmektedir. Allah'ın bu lütfu,
özellikle Medineli Evs ve Hazreç kabilelerinde göze çarpmaktadır. Bu iki
kabile birbirlerine düşmandılar ve kanlı Bu'as savaşı, bundan sadece iki yıl
önce meydana gelmişti. Bu tür düşmanlıkların, Hz. Peygamber'in (s.a)
yaşadığı dönemde İslam toplumunun şahit olduğu birlik ve beraberliğe
dönüşmesi gerçekten büyük bir mucizedir. Böyle bir şeyin hiç bir insan gücü
ve kaynağıyla başarılamayacağı meydandadır. Çünkü ne başarılmışsa O'nun
lütfu ile başarılmıştır ve ne başarılacaksa, yine O'nun lütfu ile
başarılacaktır.
64 Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü'minlere Allah
yeter.
65 Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı
hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz
(kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa,
bunlar da kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir
topluluktur.47
66 Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir
za'f olduğunu da bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki
yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle
(onların) iki binini yener.48 Allah, sabredenlerle beraberdir.
67 Hiç bir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer
kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını
istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve
güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
68 Eğer Allah'ın geçmişte bir yazması (söz vermesi)
olmasaydı, aldıklarınıza karşılık size gerçekten büyük bir azab dokunurdu.
AÇIKLAMA
47. " " (anlamak) kelimesi burada, bu gün kullanılan
"moral" kelimesiyle eş anlamlıdır. "Tefakkuh" kişinin güven ve cesaretini
korumasını sağlayan maddi ve manevi durum anlamına gelen "moral" teriminden
daha bilimsel bir terimdir. Çünkü gerçek şu ki, uğrunda savaştığı gayeyi
apaçık anlayıp kavrayan bir kimse, bu gaye yok olduğunda, onun için hayatın
hiç bir anlamı kalmayacak ve onun, kendi hayatından daha değerli olduğu
sonucuna varacaktır. Böyle bir kimse ise, her iki tarafın fiziksel gücü aynı
olsa da, uğrunda savaştığı gayeyi tam olarak anlayıp kavramamış olan
kimseden daha fazla savaşma gücüne sahip olacaktır. Herşeyin ötesinde,
gerçeği, Allah'ın varlığını, kendisinin evrendeki konumunu, Allah'la olan
ilişkisini, hayatı ve ölümü, ahiret hayatını Hak ile batıl arasındaki
ayrımı, batılın Hakka karşı zafer kazanmasının sonuçlarını doğru bir şekilde
anlayıp kavrayan kimse, karşı taraf ne uğrunda savaştığının farkında da olsa
ülkeleri, ulusları veya toplumsal sınıfları uğrunda savaşanlardan daha fazla
güce sahip olacaktır. O halde gayelerini tam anlamıyla kavramış olan
mü'minlerin, aynı seviyedeki kafirlerden on kat daha güçlü olacakları
meydandadır. Fakat bu anlayıp kavramanın (tefakkuh etmenin) yanısıra, bu
gücü elde etmek ve muhafaza etmek için sabretmek de zaruridir.
48. Bir mü'minin kafire karşı güç oranının ondan, ikiye
düşmesi, müslümanların moralindeki çökme nedeniyle böyle olduğu anlamına
gelmez. 65. ayette müslümanlarla kafirler arasında güç oranının genel
prensipleri vaz'edilmişti. 66. ayette ise bu ilkenin, mü'minlerin o zamanki
moral durumlarına uygulanmış şekli yer almaktadır. O dönemde (H.2),
müslümanların morali henüz mükemmel olgunluğa erişmemişti; çünkü çoğu
İslam'a yeni girmişlerdi ve henüz hazırlık eğitimi görüyorlardı. Sonraları
müslümanların moral gücü, Hz. Peygamber'in (s.a) eğitimi sayesinde istenen
noktaya ulaştığında, bire on oranı pratikte uygulanmış ve Hz. Peygamber'in
(s.a) son yıllarında ve onun Raşid Halifeleri döneminde meydana gelen
savaşlarda bu oranın işlerliği gözler önüne serilmiştir.
69 Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve
temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkup-sakının.49 Hiç şüphesiz Allah
bağışlayandır, esirgeyendir."
70 Ey Peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: "Eğer
Allah, sizin kalblerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden
alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır,
esirgeyendir."
AÇIKLAMA
49. Allah'ın, 68. ayette müslümanları, niçin fidye
aldıkları hususunda azarlaması konusunda müfessirler bazı rivayetler
nakletmişlerdir. Bu rivayetlere göre, Bedir savaşından sonra Kureyş
ordusundan alınan esirlere ne yapılacağı konusunda bir istişare heyeti
toplanmıştı. Hz. Ebu Bekir (r.a) fidyeleri aldıktan sonra esirlerin serbest
bırakılması, Hz. Ömer (r.a) ise onların öldürülmesi görüşünde idi. Hz.
Peygamber (s.a) de Hz. Ebu Bekir'le aynı fikirdeydi ve fidyelerinin
ödenmesinden sonra onları serbest bıraktı. Bunun üzerine Allah, bir azar
olarak söz konusu ayeti indirdi. Fakat bu yorum bazı itirazlara açıktır.
Bu yorumu kabul edenlerin karşılaştığı birinci güçlük, şu
sözlere uygun bir açıklama getirememeleridir: "Eğer Allah'tan bir yazı
geçmemiş olsaydı..." Bazıları bunun, Allah'ın önceden tayin ettiği kaderi
olduğunu veya Hz. Peygamber 'e (s.a) henüz bu konuda bir emir göndermemesine
rağmen savaş ganimetlerini helal kılmayı dilediği anlamına geldiğini
söylerler. Fakat hakkında apaçık bir emir gelmedikçe hiç bir şey helal
olmaz. İkinci güçlük ise, bu açıklamaya göre, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı,
fidye almakla günaha girmiş olmaktadırlar. Bu nedenle, sadece bir kaynaktan
gelen rivayetlere dayanan açıklamalar kabul edilmeden önce tekrar tekrar
düşünülmelidir.
Buna göre, Allah müslümanları, Muhammed suresi 4. ayette
yer alan emri uygulamadıkları için itaba tabi tutulmaktadır: "Kafirlerle
karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup
sindirince bağı sıkıca bağlayın. Ondan sonra artık ya bir lütuf olarak
bırakır veya karşılığında fidye alırsınız." Bu ayete göre, savaş esiri
almakta veya bunları fidye karşılığı serbest bırakmakta bir beis yoktur,
yanlış olan nokta, müslümanların "onları iyice vurup sindirince" şartını tam
anlamıyla yerine getirmemeleridir. Çünkü Bedir savaşında Kureyş ordusu geri
çekilmek zorunda bırakıldığı sırada, müslümanların çoğu ganimet toplamaya ve
esir almaya başladılar ve onlardan çok azı düşmanı "sindirmek" için takibe
girişti. Eğer bütün müslümanlar düşmanın arkasından gitselerdi, düşmanın
gücünü hemen orada kırıp yerle bir edebilirlerdi. İşte bu nedenle Allah
-Peygamber'i değil- müslümanları şu şekilde azarlamaktadır: "Ey Müslümanlar!
Siz henüz Peygamber'in görevini tam anlamıyla kavrayamadınız. O, esirler
alıp onların karşılığında fidye elde etmek veya ganimet toplamak için
gönderilmedi. Onun gönderilişinin asıl gayesi küfrün gücünü kırıp yerle bir
etmektir. Fakat siz, yine dünyevi kazançlara kapıldınız. Bu sefer sırasında,
ilk önce Kureyş ordusu yerine ticaret kervanına saldırmak istediniz. Daha
sonra ganimet toplamaya ve esirler almaya başladınız, bunun da arkasından
ganimetlerin paylaştırılması konusunda tartışmaya giriştiniz. Eğer daha
önceden size fidye vermek konusunda izin vermemiş olsaydık (Muhammed: 4),
sizi şiddetli bir azaba uğratırdık. Şimdi bu aldıklarınızdan yararlanın,
fakat gelecekte bizden korkun ve hoşnutsuzluğumuzu kazanmaktan sakının."
İmam Cessas da (Ahkamü'l-Kur'an adlı eserinde ifade
ettiği şekliyle) bu görüştedir. O halde yukarıdaki yorum da düşünülmeye
değer. Bu görüş, Siret-i İbn Hişam'da nakledilen bir hadis tarafından da
desteklenmektedir. Bu rivayete göre, müslümanlar ganimet toplamaya ve esir
almaya başladıklarında Hz. Peygamber (s.a) Sa'd bin Muaz'ın yüzünde bir
hoşnutsuzluk ifadesi gördü. Bu nedenle Hz. Peygamber: "Ey Sa'd,
müslümanların bu davranışını onaylamaz görünüyorsun" dedi Sa'd şöyle cevap
verdi: "Evet, ey Allah'ın Rasulü, bu müşriklere karşı Allah'ın bize
lütfettiği ilk zafer. Bu nedenle, onların gücünü tamamen kırıp yerle bir
etmek, bizim için onları esir alarak sağ bırakmaktan daha hayırlı olurdu."
(C.2, S. 280-281)
71 Eğer sana ihanet etmek isterlerse, onlar daha önce
Allah'a da ihanet etmişlerdi; böylece O da, onların 'bozguna uğramaları
(için) sana imkân vermişti.' Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
72 Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah
yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri)
barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar
bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar,50 sizin
onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım
isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar
arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil.51Allah, yapmakta
olduklarınızı görendir.
73 Küfredenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu
yapmzsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir
fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.52
AÇIKLAMA
50. Bu ayet, İslam anayasasının çok önemli bir maddesini
içermekte ve müslümanlar arasında "" ilişkisinin şartlarını ortaya
koymaktadır. Buna göre, sadece Darü'l-İslam'da yaşayanlar veya oraya hicret
edenler velayet ilişkisi ile bağlı olabilirler. İslam devletinin sınırları
dışında yaşayan müslümanlar içinse sadece İslam kardeşliği bağı varolacak,
fakat onlarla velayet ilişkisi içinde olunamayacaktır. Aynı şekilde küfür
diyarından İslam diyarına hicret etmeksizin sadece bir yabancı gibi ziyaret
için gelen müslümanlarla da velayet ilişkisi içinde olunamayacaktır.
Arapça "" kelimesi çok geniş bir anlama sahiptir. Gerek
devletle vatandaşlar arasında, gerekse vatandaşların kendi aralarında var
olan yardım, koruma, destek, dostluk gibi ilişkiler için kullanılan bir
kelimedir. O halde bu ayet İslami siyasal ve anayasal vatandaşlığı sadece
devlet sınırları içinde geçerli kılmakta ve ülke sınırları dışında yaşayan
müslümanlarla olan ilişkileri bu özel ilişkinin dışında kabul etmektedir.
Darü'l-İslam sınırları dışındaki müslümanların
velayeti'nin kabul edilmesinin bir çok yasal sonuçları vardır, fakat şimdi
onları saymamıza gerek yok. Bu kurala göre Darü'l-Küfr'de yaşayan
müslümanlar, Darü'l-İslam müslümanlarına ve bunlar da onlara varis
olamazlar. Bunlar birbirlerinin velisi olamazlar. Aralarında evlilik de söz
konusu olamaz. İslam devleti de, Darü'l-Küfr'de yaşayan bir müslümanı Darü'l-Küfr'ün
vatandaşlığından çıkarmadıkça sorumluluk gerektiren bir mevkiye tayin
edemez. Bunların yanısıra bu ayet, İslam devletinin dış politikasını da
etkilemekte ve İslam devletini sadece sınırları içinde yaşayan müslümanlara
karşı sorumlu kılıp sınırları dışında yaşayan müslümanların sorumluluğundan
kurtarmaktadır. Hz. Peygamber (s.a) de aynı şeyi ifade etmektedir:
"Müşrikler arasında yaşayan hiç bir müslümana sorumluluk borcum yok."
İslam'ın dış politikada takındığı bu tavır, genellikle
bir çok uluslararası sorunun nedenini oluşturan bu tür tartışmalara kökten
bir çözüm getirmektedir. Çünkü gerçek şu ki, eğer devlet kendi sınırları
dışında yaşayan azınlıkların, koruma vasaire gibi sorumluluklarını üzerine
almayı reddederse, onlarla ilgili tekrar savaşlara neden olan tartışmalar
ortaya çıkamaz.
51.Gerçi bir önceki ayette İslam devleti sınırları
dışında yaşayan müslümanlar, devletin siyasal korumasından hariç
tutulmuşlardı ama bu durum onların iman kardeşliği ilişkisi içinde olmasını
engellemez. Bu nedenle, eğer yardım isterlerse ezilmiş ve haksızlığa uğramış
kardeşlerine yardım etmek, İslam devletinin ve vatandaşlarının en büyük
görevidir. Fakat bu durumda da İslam devleti, uluslararası hukuka ve kabul
edilen evrensel hukuk kurallarına riayet etmelidir. Eğer Darü'l-Küfr ile bir
anlaşma yapmışsa bu anlaşmaya aykırı olduğu müddetçe Darü'l-İslam
müslümanlarının Darü'l-Küfr'de zulüm gören müslümanlara yardım etmeleri
yasaktır.
Bu ayette "velayet" kelimesi anlaşma için kullanılmıştır.
Saldırmazlık kararından açık olarak bahsedilsin veya bahsedilmesin, ilgili
taraflara barış garantisi verildiğini ifade eder.
Bunun yanı sıra metindeki "...ki onlarla sizin aranızda
bir anlaşma vardır..." sözleri, İslam devleti ile küfür devleti arasında
yapılan bir anlaşmanın sadece iki devlet arasında yapılmış bir anlaşma
değil, aynı zamanda iki millet arasında da yapılmış bir anlaşma olduğunu
göstermektedir. Bu nedenle anlaşma hem İslam devleti hem de İslam devletinde
yaşayan müslümanlar için bağlayıcıdır. İslam hukuku, müslüman vatandaşların
İslam devletinin başka ülke veya milletlerle yaptığı anlaşmalarda sorumlu
olmaması gibi bir duruma müsamaha göstermez. Elbette anlaşma yapan devletin
sınırları dışında yaşayan müslümanların anlaşmaya uyma gibi bir
zorunlulukları yoktur. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber'in (s.a), Mekke
müşrikleriyle yaptığı Hudeybiye antlaşması Darü'l-İslam'ın vatandaşlarından
olmayan Ebu Busayr, Ebu Cendel gibi müslümanlar için bağlayıcı değildi.
52."Eğer siz birbirinize yardım etmezseniz" ayetinin iki
anlamı vardır: 1) Eğer bir önceki "Kafirler birbirlerinin dost ve
yardımcılarıdır" cümlesi ile bağlantılı olarak ele alınırsa, şu anlama
gelir: "Eğer siz ey mü'minler, kafirlerin birbirlerine yardım ettikleri gibi
birbirinize yardım etmezseniz, yeryüzünde büyük bir fitne ve bozgunculuk
ortaya çıkacaktır." 2) Eğer, 72. ayette verilen emirle bağlantılı olarak ele
alınırsa şu anlama gelir: Eğer Darü'l-İslam'da yaşayanlar, (a) Birbirlerinin
dost ve yardımcıları olmazlarsa, (b) Darü'l-İslam'a hicret etmeyen ve Darü'l-Küfr'de
yaşayan müslümanların siyasal korumaları dışında kabul etmezlerse, (c)
Darü'l-İslam sınırları dışında yaşayan ve zulüm gören müslümanlar yardım
istediklerinde onlara yardım etmezlerse ve aynı zamanda şu kurala, "Darü'l-İslam'da
yaşayan müslümanlar anlaşma yaptıkları Darü'l-Küfr'de yaşayan müslümanlara
yardım etmezler", kuralına dikkat etmezlerse ve (d) Kafirlerle tüm dostça
ilişkileri kesmezlerse, işte o zaman yeryüzünde fitne ve bozgunculuk
çıkacaktır.
74 İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad
edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek
mü'min olanlar bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık
vardır.
75 Bundan sonra iman edip hicret edenler ve sizinle
birlikte cihad edenler, işte onlar da sizdendir. Akrabalar (mirasta)
Allah'ın Kitabına göre, birbirlerine (mirasta) önceliklidir.53 Doğrusu Allah
her şeyi bilendir.
AÇIKLAMA
53. Burada bir yanlış anlama ortadan kaldırılmaktadır.
Medine'ye hicretten sonra Hz. Peygamber (s.a) Muhacirlerle Ensar arasında
kardeşlik esasını ortaya koydu. Bu da onların birbirlerine mirasçı oldukları
şeklinde bir yanlış anlamaya sebep oldu. Bu ayet, mirasın sadece kan bağı
ile belirlendiğini ve iman kardeşliği bağı ile belirlenmediğini
bildirmektedir.
ENFAL SURESİNİN SONU