77
MÜRSELÂT SURESİ
GİRİŞ
Adı: Bu sure, adını birinci ayette geçen "murselât"
kelimesinden almıştır.
Nüzul Zamanı: Surenin konusundan, Mekke döneminin
başlarında nazil olduğu anlaşılmaktadır. Bundan önceki iki sure olan Kıyamet
ve Dehr Sureleri ile, sonraki iki sure olan Nebe' ve Naziat Surelerini
birleştirerek okursak, Mürselât da dahil bütün bu surelerin aynı dönemde
nazil olduğu sonucuna varırız. Mürselât Suresi, aynı konuyu çeşitli
açılardan Mekke'lilerin zihinlerine yerleştirmek istemiştir.
Konu: Bu sure, kıyamet ve ahiretin varlığını ispat etmeyi
esas alır. Ayrıca bu gerçekleri inkar ya da ikrar edenlerin sonunun ne
olacağı hakkında bilgi verilmektedir. İlk yedi ayette rüzgarlara yemin
edilmesi, Kur'an ve Hz. Muhammed'e (s.a) kıyamet hakkında verilen bilginin
gerçek olduğuna, bunun yanısıra kıyametin muhakkak vukubulacağına dikkat
çekmek içindir. Kıyametin gerçekleşmesinin delili, yeryüzünde hayret verici
bir nizam kuran Kadir-i Mutlak'ın bundan aciz olmadığıdır. Apaçık hikmete
dayanan bu nizam, ahiretin muhakkak gerçekleşeceğine şehadet etmektedir.
Çünkü hikmet sahibi olan Allah, hiçbir şeyi maksatsız ve abes yere yaratmaz.
Eğer ahiret olmasaydı bütün kainat anlamsız olurdu.
Mekkeliler tekrar tekrar "kıyamet dediğin şeyi getir, ne
zaman gelecek?" diyorlardı. Kur'an, 8. ayetten 15. ayete kadar Mekkelilerin
bu talebini zikretmeden, kıyametin bir oyun olmadığını, dolayısıyla her
maskaranın isteği ile hemen gerçekleşmeyeceğini belirtmiştir.
Kıyamet günü, bütün insanlığın yaptıklarının ceza ve
mükafat günüdür. Bu nedenle Allah belli bir gün tayin etmiştir. O gün, ancak
kararlaştırılmış anda gelecektir. Kıyamet günü ile alay eden kafirler, o
korkunç olayla karşılaştıklarında dehşete kapılacaklardır. O gün, kıyamet
hakkında kendilerine bilgi getiren ancak yalanlanan Rasuller, Allah'ın
huzurunda onların sonlarına şehadet edeceklerdir. O zaman kafirler
sonlarını, felaketlerini kendi elleriyle hazırlamış olduklarını
bileceklerdir.
Kur'an, 16. ayetten 28. ayete kadar sürekli, kıyamet ve
ahiretin vuku ve gerekliliği hakkında deliller vermiştir. İnsanlığın doğuşu,
tarihçesi ve üzerinde hayat sürdüğü yeryüzünün mahiyeti, kıyametin
geleceğine ve ahiretin vukuunun da mümkün olduğuna şehadet etmektedir. Bu,
Allah'ın hikmetinin gereğidir. İnsanlık tarihi, çeşitli milletlerin, ahireti
inkar ettikleri zaman bozguna uğradıklarına ve helak olduklarına şahittir.
Buradan şu anlamı çıkarmak mümkündür. Bir milletin tutumu ahiret inancına
ters ise, o milletin durumu, kör bir insanın dikkatsiz şekilde karşıdan
gelen trene doğru koşması gibidir. Bu insanın sonu nasıl olacaksa söz konusu
milletin de sonu öyle olacaktır. İşte ahiret böyle bir gerçekliktir. Ayrıca
bu kainatta sadece tabiat kanunu (Phsical laws) geçerli değil, aynı zamanda
ahlâkî kanun da (moral laws) yürürlüktedir. Aslında bu dünyada da ceza ve
mükafaat gerçekleşebilir. Ancak bunun kendiliğinden ve mükemmel bir şekilde
vukubulması beklenemez. Bu nedenle, kainatın ahlâkî kanununun gereği olarak,
iyilik ve kötülüğün gerçek karşılığının verileceği ahiret olayının gelmesi
gerekir. Dünyada bazıları mükafattan mahrum kalmış ya da cezadan kurtulmuşsa
bile sonradan adalet gerçekleşmelidir. Onun için ölümden sonra bir hayat
daha olmalıdır. Eğer bir kimse aklını tamamen kaybetmedi ise ve ayrıca
dünyadaki doğuşunu düşünürse, kendisini hakir bir nutfeden yaratarak
mükemmel hale getiren Allah'ın, insanı tekrar diriltmesinin imkanını inkar
edemez. Yaşantısını sürdürdüğünde ölümden sonra parçalarının kaybolacağı da
düşünülemez. Çünkü insanın bütün parçaları toprakta mevcuttur. Aynı toprağın
hazinesinden vücut bulur, gelişir, büyür ve sonunda yine toprağın bir
parçası olarak geri döner. Onu ilk olarak bu toprağın hazinesinden yaratan
Allah, tekrar topraktan diriltmeye nasıl kadir olamaz? İnsan eğer Allah'ın
kudretini düşünürse bu gerçeği inkar edemez.
Yeryüzünde insana bazı yetkiler verilmesini ve bu
yetkileri doğru ya da yanlış kullanımının sonunda bir hesap vermesi
gerektiğini hikmetle düşünse bu gerçeği inkar edemez. Çünkü yaptıklarının
karşılıksız bırakılması hikmete aykırıdır.
Bundan sonra, 28. ayetten 40'a kadar ahireti inkar
edenlerin durumu; 41. ayetten 45.'e kadar da sonlarını düzeltmek için gayret
gösteren, fikir, akide, amel, yaşayış ve karakterlerini kötülükten uzak
tutan, bu dünyada ne kadar yararlı olursa olsun eğer ahiretine zarar
verecekse bu tür bir işten uzak duran iman ehlinin durumu açıklanmıştır.
Sonunda ahireti inkar edenlere, Allah'a itaat etmekten
yüz çevirenlere; bu geçici dünyayı kendilerine eğlence edinebilecekleri, ama
sonlarının çok korkunç olacağı ikaz edilmiştir. Söze, Kur'an'dan hidayet
almayan bir kimseye bu dünyada hiçbir şeyin doğru yolu gösteremeyeceği ile
son verilmiştir.
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
1 Birbiri ardınca gönderilenlere andolsun;
2 Derken kökünden koparıp savuranlara.
3 Yaydıkça yayanlara,
4 Böylece ayırdıkça ayıranlara,
5 Zikr (vahy, öğüt) bırakanlara;
6 Özür (suçu, eksikliği ortadan kaldırmak) olarak veya
uyarıp-korkutmak için.1
AÇIKLAMA
1. Yani, rüzgar gelmediği zaman kıtlık korkusu
dolayısıyla bazen kalpleri yumuşar ve Allah'tan af dilemeye başlarlar. Bazen
kendilerine yağmur getirdiği için de Allah'a şükrederler. Bazı zaman da
rüzgar sert estiği ve fırtına getirdiği için korkarlar. Helak olma
korkusundan dolayı Allah'a rücu ederler.
Bu ayetlerde ilk önce, peşpeşe esmeye başlayan ve yağmur
getiren rüzgarların tertibi açıklanmıştır. Rüzgarların, bazen fırtına
şekline dönüşmesinin ve bulutları yaymasının, sonra da yağmur indirmesinin
zikredilmesi huzur veya korku şeklinde kalplerin Allah'ı hatırlaması
içindir. Yani böyle bir olayda insanın kalbinde korku oluşur ve dolayısıyle
Allah'ı zikretmeye mecbur kalır. Ya da insan, günahlarını itiraf ederek dua
eder. Helakten kurtuluş ve merhamet için yağmur vesilesiyle Allah'a
yalvarır. Uzun bir süre yağmur yağmasa ve insanlar bir damla suya hasret
kalsalar, rüzgarların estiğini ve bulutların geldiğini gören en katı
kafirler bile Allah'ı zikretmeye başlarlar. Ancak kıtlığın hafifliği ya da
şiddetine göre bu durum farklılık arz eder. Eğer kıtlık hafifse, Allah'ın
zikrinden uzak olmayan normal bir insan hemen Allah'ı hatırlar.
Ama diğer insanlar bunu tabiat olayı olarak kabul eder ve
korkuya gerek duymazlar. Allah'a yalvarmayı ise hurafe sayarlar. Fakat eğer
kıtlık uzun müddet sürmüşse ve ülke felaketle karşı karşıya ise, o zaman en
katı kafirler bile Allah'ı hatırlamaya başlarlar. Dil ile ifade etmekten
utanırlarsa da, kalpleriyle günahları ve nankörlüklerinden dolayı mahçup
olurlar. Bulutları getiren rüzgarların bütün ülkede yağmura vesile olması
için Allah'a dua ederler. Bu, özel olarak onların kalplerine Allah'ın bir
ilkasıdır. Fırtına büyük bir tufan halini aldığında ve şehirler harap
olduğunda ilka "nüzr (korku)" şeklindedir. Yağmur çokça yağdığı ve her yeri
sel almaya başladığında en katı kafir bile korku içinde Allah'a yalvarmaya
başlar. Böyle bir ortamda korkudan tufan ve seller hakkındaki bilimsel
açıklamaları unutur gider.. Rüzgarların tertip edilmesi açıklandıktan sonra,
bu rüzgarların huzur ve korku olarak Allah'ı hatırlattığı belirtilmiştir.
Diğer bir ifadeyle, dünyada görünen nizam ve kainat, insana sürekli olarak
kainattaki yetkilerin tamamen kendi elinde olmadığını hatırlatmaktadır.
Ayrıca takdiri tayin eden ve her şeyin üstünde bir güç vardır. O'nun
iktidarı o kadar güçlüdür ki, ancak o dilediği zaman tabii unsurlar insana
hizmet etmektedir, o istemediği zaman aynı unsurlar insanın felaketine sebep
olmaktadır.
Bundan sonra rüzgarlar, vaadedilen kıyametin mutlaka
geleceğine işaret olmak üzere bu dünyadaki nizamın varlığına delil
gösterilmiştir. Rüzgarlar kıyamete nasıl delil olabilir?
İnsan, kıyamet ve ahiret hakkında genellikle iki soru ile
karşıkarşıyadır. Birincisi, kıyametin gerçekleşmesinin mümkün olup olmadığı,
ikincisi ise gerçekleşmesinin gerekip gerekmediğidir. Bu iki gerçek hakkında
şüpheye düşen veya bunların bir efsane olduğuna inananlara karşı Kur'an'da
yer yer kainat nizamı delil gösterilerek kıyametin imkanı ve gerekliliğinin
gerçekliği ispatlanmıştır. Bazı yerde de Allah'ın yarattığı evrendeki
sayısız eserden bazıları üzere yemin edilerek delil getirilmiş ve kıyametin
muhakkak gerçekleşeceği belgelenmiştir. Bu istidlallerde kıyametin vuku
bulmasının imkanı üzerine de, gerekliliği üzerine de deliller mevcuttur.
Burada takip edilen istidlal tarzı, rüzgarın esmesi ile
yağmurun gelmesine dikkat çekilmesidir. Bu iki olaya işaret edilerek kainat
nizamının belli bir kaideye bağlı olduğu, Hakim ve Kadir-i Mutlak'ın tedbiri
ile kaim bulunduğu açıklanmıştır. Yani kainat bir tesadüfün sonucu değildir.
Bu nedenle yeryüzünde işler kendi kendine yürümemektedir. Sözgelimi,
denizlerden buhar yükselir.
Rüzgarlar bunları taşıyarak muhtelif parçalara böler ve
yeryüzünün değişik kısımlarına yağmur olarak bırakır. Bu nizam, kör ve sağır
bir sultanın kurduğu nizam değildir ki tesadüfi işlemekte olsun. Tersine bu,
ciddi ve tam ölçülü tasarlanmış bir nizamdır ve belli kanunlara göre
işlemektedir. Bunun için, denizlerden güneşin ısısıyla buhar yükselir ama
hiçbir zaman buz olmaz. Bu olay her zaman da böyle olur. Hiçbir mevsimde
rüzgarlar buharı yukarıya kaldırmasının tersine denizin içinde
bastırılmasına neden olacak şekilde değişik biçimde esmez. Bulutun meydana
gelmesine engel olacak böyle bir olay hiçbir zaman cereyan etmez.
Dolayısıyla, rüzgarların bulutları kurak bölgelere taşımasının da önüne
geçilemez. Bu nedenle yeryüzünde yağmurun yağması kesilmez. Milyonlarca
yıldan beri kara veya su aynı şekilde devam etmektedir. Eğer böyle olmasaydı
insanın yaşaması imkansız olurdu.
Bu nizamda apaçık bir maksat vardır ve belli bir kanun ve
düzene bağlıdır. Açıkça görülmektedir ki, yeryüzünde insan, hayvan, bitki
hayatıyla rüzgar ve yağmur arasında derin bir ilişki vardır. Kainat nizamı,
suyun yaratılması ve tüm yaratıkların ihtiyacını karşılayacak şekilde takdir
edilmesine, ayrıca kesin bir kanuna tabi olmasına apaçık şehadet etmektedir.
Bu amaç ve düzen bütün kainat nizamında mevcuttur. İnsanlığın bilimsel
ilerlemeleri buna dayanmaktadır. Yeryüzü nizamının hangi gaye için ve hangi
usule göre işlemekte olduğunu araştırıyorsunuz. Hangi kanuna tabi olduğunu,
ne maksat için yaratıldığını, yaratılış kanunun ışığında çeşitli unsurların
kullanımı için yeni yeni yolların neler olduğunu ararsınız. Böylece yeni
icatlar yaparak bir medeniyet oluşturursunuz. Eğer dünyanın yaratılmasında
bir maksat olduğu ve onun içindeki her şeyin bir kanuna bağlı olarak sürdüğü
şekilde zihninizde bir tasavvur olmasaydı, onu nasıl kullanabileceğinize
ilişkin bir soru da aklınıza gelmezdi.
Bu dünya ve içindeki herşeyin bir maksadı vardır. Bu
dünya ve içindeki herşey bir kanuna bağlıdır. Bu sistem milyonlarca yıldan
beri durmadan aynı gaye için ve belli kanuna bağlı olarak yürümektedir.
Gördüğü halde, ancak inatçı bir insan bunu inkar edebilir. O insan, kainatı
yaratan Alim, Hakim ve Kadir-i Mutlak olan Allah hakkında, yarattıktan sonra
kainatı işletebileceğini ancak yok ederek yeniden yaratmaktan aciz olduğunu
düşünür. Madde konusundaki yerleşik tasavvur olan, maddenin yok
edilemeyeceği düşüncesi, kadim cahillerin en çok güvendikleri delildi.
Ama bilimin gelişmesi bunu da çürütmüştür. Günümüzde
maddenin enerjiye çevrilebileceği gerçeği, bilimsel olarak kabul edilmiştir.
Kuvvetin de madde şeklini alabileceği artık bilinmektedir. Bunun için Hayy
ve Kayyum (diri ve her şeyi koruyan) olan Allah'ın, istediği zamana kadar
maddi dünyayı devam ettireceği, ne zaman onu bir enerjiye tebdil etmek
isterse bir işaretin yeteceği, diğer bir işareti ile de aynı şekilde aynı
maddi şekle sokabileceği ilim ve akla uymaktadır.
Bu da, hiçbir ilmi ve akli delile dayanarak inkar
edilemeyecek olan kıyametin imkanı hakkındadır. Diğer soru, insanın iyi
amellerine mükafat, kötü amellerine ise ceza görebilmesi için kıyametin
muhakkak vukubulması hakkındadır. Bir kimse insanın ahlâki sorumluluğuna
kail ise ve iyi bir işe karşı mükafat, suça karşı da ceza verilmesini ahlâki
sorumluluğun gereği olduğunu söylüyorsa, bu düşüncenin sahibi ahiretin
muhakkak olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Dünyada her suça tamtamına ceza
ve her iyi amele tamtamına mükafat verebilecek hiçbir toplum ve devlet
yoktur. Bu demektir ki bir suçlunun kendi vicdanî ızdırabı yeterli cezadır,
bir iyilik yapan için de vicdanî tatmin yeterli bir mükafattır. Bu, şüphesiz
yanlış bir sözdür. Mesela bir kimse suçsuz bir insanı öldürmüşse ve katil de
hemen sonra herhangi bir kaza dolayısıyla ölmüşse, bu kişi o suçtan ızdırab
çekmek için ne zaman fırsat bulacak ki? Veya bir şahıs hak ve adalet için
savaşmış ve savaşta bir bomba ile parçalanmış, ölmüşse bu kişi kalbinde
itminan oluşması ve yüksek bir amaç uğrunda can verdiği için onun mükafatını
görmesi ne zaman gerçekleşecek?
Görülüyor ki, ahiret inancından kaçış için öne sürülen
bütün deliller gülünçtür. İnsanın akıl ve mantığının gereğidir ki, kendi
fıtratı adalet ister. Ama dünyanın mevcut hayatında adaleti yerine getirmek
ve tamtamına ceza ve mükafat vermek mümkün değildir. Bu, ancak ahirette
vukubulabilir. Adalet ancak Alim ve Habir olan Allah'ın emriyle yerine
gelebilir. Ahireti inkar etmek aslında adaleti inkar etmektir.
Aklın insanı ulaştırdığı nokta, ahiretin mümkün olduğu ve
vukubulması gerektiğidir. Ancak, buna "yakîn" ve bunun "ilm"i sadece vahiy
aracılığıyla hasıl olur. Vahiy vasıtasıyla bildirilmiştir: "Size vaad edilen
şey muhakkak gerçekleşecektir." Bu ilmi biz aklî delillerle elde edemeyiz.
Ancak bize vahiy aracılığıyla ulaşan bilgi ile kıyametin hakk olduğuna yakîn
hasıl edebiliriz. Ayrıca onun mümkün olduğunu ve aynı zamanda gerekliliğini
biliriz.
7 Şüphesiz, size vadedilmekte olan 2gerçekleşecektir.3
8 Yıldızlar 'örtülüp (ışıkları) silindiği zaman,4
9 Gök yarıldığı zaman5
10 Dağlar, kökünden sökülüp savurulduğu zaman,
11 Ve peygamberler de (şahidlik için) belli bir vakitte
getirildiği zaman6
AÇIKLAMA
2. İkinci olarak da bu mefhum "korkutulduğumuz şey"
olabilir. Bundan maksat, kıyamet ve ahirettir.
3. Burada kıyametin vukubulması için beş şeye yemin
edilmiştir. Birincisi, peşpeşe ve iyilik için gönderilenlere, ikincisi,
şiddetli esenlere, üçüncüsü, yayayanlara, dördüncüsü, ayıran, parçalayana;
beşincisi, hatırlamayı ilka edene. Bu ifadelerde sıfatlar beyan edilmiş,
ancak neyin sıfatları olduğu açıklanmamıştır. Bu nedenle müfessirler
arasında bu beş sıfatın aynı veya ayrı ayrı şeyler olduğu, ya da o şey veya
şeylerin neler olduğu konusunda ihtilaf vardır. Bir grup şöyle diyor: "Bu
beş şeyden kasıt rüzgardır." Diğer bir grup: "Bunlar meleklerdir" diyor.
Üçüncü bir grup: "İlk üçten kasıt rüzgar, diğer ikisinden kasıt
meleklerdir." diyor. Dördüncü grup: "İlk ikiden kasıt rüzgar, diğer üçünden
kasıt meleklerdir." diyor. Bir görüş de: "Birinciden kasıt rahmet melekleri,
ikinciden kasıt azab melekleri ve diğer üçten kasıt Kur'an'ın ayetleridir"
diyor. Bizim görüşümüz, dikkat edilmesi gereken ilk noktanın, cümlenin
gelişinde sıfatların arka arkaya ve arada hiç boşluk olmadan beyan edilmiş
olmasıdır. Bir şeyin sıfatı bitip diğeri başlamamıştır. Bu nedenle, sadece
kıyasa dayanarak bu sıfatlar hakkında, değişik şeylere yemin edildiğini
söylememiz doğru olmaz. Bu söz dizimi bütün ibarenin sadece bir şeyin sıfatı
olduğunu aksettirir. Kur'an-ı Kerim nerede bir gayri mahsusa (görünmeyen,
hissedilmeyen) gerçek hakkında şüpheye düşenlere karşı bazı şeylere yemin
etmişse, bu delil getirmek içindir. Yani, bir gayri mahsus şeyi ispatlamak
için bir diğer gayri mahsus şeyin delil olarak ileri sürülmesi doğru olmaz.
Bir gayri mahsus gerçeğin ispatlanması için bir mahsus (görünen) şeyin ileri
sürülmesi daha uygun olur.
Bu nedenle benim görüşüm, söz konusu sıfatlardan kasıt
rüzgarlardır. Bu beş sıfattan maksat meleklerdir diyen tefsir de doğru
değildir. Çünkü melekler de kıyamet gibi gayri mahsustur.
Şimdi kıyametin vukuu hakkında rüzgarların nasıl delil
olabileceğini düşünelim. Yeryüzünde hayvan ve bitki hayatının mümkün
olabilmesinin en önemli sebebi havadır. Her çeşit hayatın özellikleri kendi
kendine bir Kadir-i Mutlak, Hikmet sahibi Sanatkâr'ın bu dünyada hayatı
meydana getirmeyi irade etmesi sonucu ve yaşayan mahlukatın varlığını devam
ettirebilmesi için gerekli olan her şeyi yaratmış olduğuna; ayrıca
yaratıkların ihtiyacına göre meydana getirdiğine şehadet eder. Allah bu
dünyayı hava ile örtmüş ve kendi hikmet, kudreti ile bu rüzgarlara sayısız
keyfiyet vermiştir. İşte bu nizam milyonlarca yıldan beri devam etmektedir.
Bundan dolayı mevsimler değişir. Hava, bazı zaman sıkıntılı, bazı zamanda
serin rüzgarlıdır. Bazı zaman sıcak, bazı zaman serttir. Bazen bulutları
getirir, bazen de götürür. Bazen çok serin hava, bazen de şiddetli tufan
olur. Kimi zaman yağmur yağar, kimi zaman da kıtlık meydana gelir. Kısacası
hava, çeşitli şekillerde eser ve rüzgar belli bir maksadı yerine getirir. Bu
nizam Allah Teâlâ'nın galip kudretinin ispatıdır. Eğer hava olmasa idi bu
dünyada hayat diye bir şey olmazdı. Bu nizam aynı zamanda, Allah'ın onu yok
edebileceğinin ve yok ettikten sonra yine aynı kemal düzeyinde ve hikmete
dayalı olarak var edebileceğinin ispatıdır da. Ancak ahmak bir insan bütün
sistemin ve nizamın eğlence olduğuna karar verebilir ve onu amaçsız sayar.
Böyle hayret verici nizam karşısında insan o kadar çaresizdir ki, o kendi
yararı için istediği zaman rüzgar estiremez ve kendisi için felaket olan
tufanı da önleyemez. O ne kadar da utanmaz, şuursuz, inatçı olursa olsun
rüzgarlar kimi zaman ona, her şeyin üstünde kahhar bir iktidarın hüküm
sürmekte olduğunu hatırlatır. Bu iktidar, hayatın en büyük kaynak yeri olan
rüzgarları isterse rahmetine, isterse felaketine sebep kılar. İnsan O'nun bu
kararını önlemek gücüne sahip değildir. (Bkz. Zariyat an: 1-4)
4. Yani, Nuru kaybedecekler ve onlar için aydınlık
kaybolacaktır.
5. Yani, şimdi kaim olan ve bu nedenle yıldız ve
gezegenlerin kendi yörüngesinde hareket ettiği; kainatın da herşeyi kendi
sisteminde tuttuğu bu nizam bozulacak ve herşey yerinden kopacaktır.
6. Kur'an-ı Kerim'de pekçok yerde, Allah'ın haşr
meydanında bütün insanları kendi huzurunda toplayıp her kavmin peygamberini
şahit olarak çağıracağı ve Allah'ın mesajının insanlara ulaşıp ulaşmadığına
şehadet ettireceği beyan edilmiştir. Sapık ve suçlu olanların karşısında
Allah ilk olarak peygamberleri şahit gösterecek ve en büyük hücceti bu
olacaktır. Böylece, sapıklığa düşmelerinin nedeninin kendileri olduğu açığa
çıkacaktır. Allah'ın onlara bunu haber verdiği de ispatlanacaktır. (Mesela
bkz. Araf 172-173, an: 134-135, Zümer 69, an: 80, Mülk 8 an: 14)
12 (Bu,) Hangi gün için ertelenmişti?
13 (Mü'mini müşrikten, haklıyı haksızdan) Ayırma günü
için.
14 Bu ayırma gününü sana ne bildirdi?
15 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.7
16 Biz, öncekileri helak etmedik mi?8
17 Sonra arkadan gelenleri onların izinde yürüteceğiz.9
18 İşte biz, suçlu-günahkarlara böyle yapmaktayız.
19 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.10
20 Sizi basbayağı bir sudan yaratmadık mı?
21 Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine
yerleştirdik,11
22 Belli bir süreye kadar;12
23 İşte (buna) güç yetirdik. Demek ki, biz ne güzel güç
yetirenleriz.13
24 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.14
AÇIKLAMA
7. Yani onlar bu günün geleceği haberini yalan
zannetmişler ve Allah'ın, dünyada yaptıklarını karşılıksız bırakacağını,
hesap vermeyeceklerini düşünmüşlerdir.
8. Bu, ahiret hakkındaki tarihi istidlaldir. Yani bu
dünyada kendi tarihinize bakınız. Ahireti inkar ederek bu dünyayı asıl hayat
zanneden ve bu dünyadaki neticeleri, hayr ve şerri ölçü kabul ederek ahlâki
değerleri ona bağlayan bütün kavimlerin istisnasız hepsi de helak
olmuşlardır.
Bir gerçek olan ahireti hesaba katmadan davrananlar
hüsrana uğrarlar. Nasıl ki bir şahıs açık açık gerçeği hesap etmeden, gözü
kapalı davranır da zarara uğrarsa, bu da onun gibidir. (Bkz. Yunus an: 12,
Neml an: 86, Rum an: 8, Sebe an: 25)
9. Yani, bu bizim sünnetimizdir. Ahireti inkar edenler,
helaka uğrayan geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, sonunda aynı felakete
uğramalarının kaçınılmaz olduğunu göreceklerdir. Bundan önce hiçbir kavim bu
akıbetten istisna edilmemiş ileride de olmayacaktır.
10. Bu cümle şu manadadır: Onların dünyadaki sonu, onlara
dünyada verilen ceza asıl ceza değildir. Gerçek ceza ve felaket kıyametten
sonra olacaktır. Bu, şuna benzetilebilir: Suçlu bir kimse sürekli suç
işliyorsa sonunda yakalanarak hapse atılır. Sonra da hakim karşısına
çıkarılır. Hakim de onun cezasını karara bağlar ve asıl ceza ondan sonra
başlar. Bunun gibi, insanlar için ahirette mahkeme kurulur. O kişiler için
asıl felaket günü o gün olacaktır. (Bkz. Araf an: 5-6, Hud an: 105)
11. Yani annenin rahminde hamilelik istikrar bulduktan
sonra çocuğu o kadar sağlam yerleştirmiş, bütün imkanlarla onu korumak ve
yetişmesi için öyle tedbirler almıştır ki, en şiddetli olay bile, çocuğu
ıskat edemez. Suni olarak, yani bugünkü tıbbi ilerlemelere rağmen çocuk
aldırmak tehlikeden hâli değildir.
12. Buradaki kelime olan "Kaderin Ma'lum"un anlamı,
yalnızca "belli bir süre kararlaştırmak" değildir. Bu kelimenin içeriğinde
"ancak Allah'ın bildiği bir müddet" anlamı da vardır. Hiç kimse bir çocuğun
anne karnında kaç ay, kaç gün, kaç saat kaç dakika ve kaç saniye kalacağını
bilemeyeceği gibi, onun tam doğum vaktinin ne zaman olacağını da bilemez.
Vakti Allah tayin etmiştir ve tamtamına ancak O bilir.
13. Bu, hayattan sonraki hayatın varlığına açık bir
delildir. Allah buyuruyor ki: Biz sizi hâkir bir nutfeden başlatarak insan
olarak yetişmenizi sağlamaya kadir iken, sizi tekrar başka türlü yaratma
hususunda niye kadir olmayalım? Bizim yaratışımız sayesinde bugün
mevcutsunuz. Bizim kudret sahibi olduğumuzun ispatı da sizin varlığınızdır.
Bu durumda, sizi yarattıktan sonra bir kere daha yaratmaktan aciz
olmadığımızı bilmelisiniz.
14. Bu cümle şu manadadır: Bu apaçık delil mevcut iken
ölümden sonra dirilişi inkar etmektedirler. Bunlar ne kadar alay ederlerse
etsinler ve inananlara ne kadar müthiş; örümcek kafalı, hurafeci derlerse
desinler; bugün yalanladıkları o müthiş gün geldiğinde göreceklerdir ki o
gün onlar için felaket günü olacaktır.
25 Biz yeryüzünü bir toplanma yeri kılmadık mı?
26 Dirilere ve ölülere.
27 Ve onda sabit yüksek dağlar var etmedik mi? Size tatlı
bir su da içirmedik mi?15
28 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.16
29 Kendisini yalanlamakta olduğunuz (azab)a gidin.17
30 Üç dala ayrılmış bir gölgeye gidin.18
31 Ne gölge altında bulundurur, ne de (yakıcı) alevden
korur.
32 Gerçekten o, sanki her biri saray olan bir kıvılcım
saçar.
33 Her biri, sanki sapsarı erkek deve sürüleri gibidir.19
34 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.
35 Bu, onların konuşamıyacakları bir gündür.
36 Ve onlara, özür beyan etmeleri için izin de
verilmez.20
AÇIKLAMA
15. Bu, ahiretin mümkün ve makul olduğunun başka bir
delilidir. Yeryüzünde milyonlarca yıldır sayısız mahlukat, her türlü bitki,
hayvan ve insan onun kucağında yaşamaktadır. Her türlü mahlukatın ihtiyacı
da karşılanmıştır. Yeryüzünün hazinelerinden sürekli imkanlar aktarmaktadır.
Aynı yeryüzünde sayısız mahlukat yaşamaktadır. Böylesine benzersiz bir
nizamdır ki hepsine aynı toprakta yer bulmaktadır. Yeryüzü, mahlukatın
yaşayabilmesi için hazır hale getirilmiştir.
Tam yuvarlak ve boş biçimde yapılmamıştır. Üzerinde yer
yer dağlar yaratılmıştır. Mevsimlerin değişikliği, yağmurların yağması,
nehirlerin meydana gelmesi ve verimli vadilere ulaşması, kendilerinden kütük
elde edilen büyük ağaçların meydana gelmesi, çeşitli maden ve taşlar olması
için yüksek dağlar yerleştirilmiştir. Ayrıca yeryüzünün altında tatlı su da
yaratılmıştır. Yer üstünde de tatlı sular nehirlere akmaktadır. Denizin
tuzlu suyundan; temiz, halis suyun buhar olarak yükselip yağmur olarak
inmesi O'nun varlığının delili değil midir? O sadece bunlara kadir değil,
aynı zamanda Alim ve Hakim'dir. Bu yeryüzü kaynaklarını ve onun bütün
sebeplerini yaratan kudret ve hikmet sahibinin bu nizamı kaldırarak yeni bir
tarzda bir dünya kurmaya muktedir olmasını akıl sahibi bir insan niçin
anlamakta zorluk çeksin? Üstelik O'nun hikmetinin bir gereği olduğu için bu
dünyanın kaldırılıp bir başka hayatın yaratılması lazımdır ki insanın bu
dünyada yaptığı amellerinin karşılığı verilsin.
16. Bu cümlenin anlamı şudur: Onlar, Allah'ın kudret ve
hikmetinin işaretlerini gördükleri halde, ahiretin imkanı ve vukubulması da
akıl dahilinde olmasına rağmen, Allah'ın bu dünyadan sonra başka bir hayat
nizamı kuracağını ve O dünyada insanlardan yaptıklarının hesabını soracağını
yalanlamakta ve inkar etmektedirler. Onlar bu zanlarıyla yaşamak
istiyorlarsa devam etsinler. Sonunda sözü edilen günle karşılaştıklarında ne
kadar büyük ahmaklık içine düşerek kendilerine ne büyük felaket
hazırladıklarını anlayacaklardır.
17. Şimdi, ahiretin delillerinden sonra, bu olay
vukubulduğu zaman inkarcıların sonunun ne olacağı görülmüştür.
18. Gölgeden murad duman gölgesidir. Duman yükseldiği
zaman üç kola ayrılacak.
19. Yani her kıvılcım, saray kadar büyük bir ateş olacak.
O büyük ateş patladığında her tarafa yayılan kıvılcımlar sarı develerin
zıplaması gibi görünecek.
20. Bu onların son durumu olacaktır. Cehenneme girmeden
önceki son durum. Ondan önce haşr meydanında pek çok mazeret ileri
sürecekler. Kendi suçlarını birilerine yükleyecekler ve kendilerinin masum
olduğunu ispata gayret edecekler. Kendilerini saptıranlara küfredecekler.
Hatta bazıları, Kur'an'ın pek çok yerinde bildirildiği gibi utanmadan
suçlarını inkar etmeye çalışacaklar. Ama onların elleri, ayakları ve bütün
organları kendilerine karşı şehadet edecek. Suçları tamamen ispatlandıktan,
adalet ve hak bakımından hiçbir yönden eksiklik kalmadıktan sonra suçlarına
ceza bildirilecek. O zaman onlara hiç söz hakkı kalmayacak. Hiç bir
mazeretleri kalmayacak. Özür ileri sürmelerine imkan ve kendilerini
müdafaaya izin verilmeyecek. Bu, onların müdafaadan mahrum bırakıldıkları
anlamına gelmez. Asıl olarak söylenmek istenen, bütün suçları ispatlandıktan
sonra hiçbir delilleri kalmayacağıdır. Böylece onların ağızları kapatılmış
olacak.
37 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.
38 Bu, hüküm günüdür; sizi ve öncekileri 'bir arada
topladık.'
39 Şayet kurabileceğiniz hileli bir düzeniniz varsa,
durmaksızın bana karşı kurun.21
40 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.
41 Şüphesiz muttaki olanlar,22 gölgeliklerde ve
pınar-başlarındadırlar;
42 Ve canlarının çekip-arzu ettiği meyveler
(arasındadırlar).
43 Yapmakta olduklanıza karşılık olmak üzere, afiyetle
yiyin ve için.
44 Elbette biz, 'iyi ve güzel' davrananları işte böyle
ödüllendirmekteyiz.
45 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.23
46 (Sizler de dünyada) Yiyin24 ve biraz da meta
alıp-yararlanın.25 Çünkü siz, suçlu günahkar olanlarsınız.
47 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.
48 Onlara: "Rükü edin"26 denildiği zaman, rükü etmezler.
49 O gün, yalanlamakta olanların vay haline.
50 Artık onlar, bundan sonra hangi söze inanacaklar?27
AÇIKLAMA
21. Yani dünyada siz çok hile yapardınız. Şimdi burada
hiçbir hile ile benden kurtulamayacaksınız.
22. Bu kelime burada, "Mükezzibin" (yalanlayanlar)
karşılığında kullanılmıştır. Onun için "muttakiler"den murad, ahireti
yalanlamaktan kaçınan, onu kabul edip dünyadaki hayatını ve söz ve
fiillerinin hesabını vereceğinin idrakinde olarak sürdürenlerdir.
23. Bu cümle şu manadadır: Onların başına yukarıda sözü
edilen âfet gelecektir. Haşr meydanında suçlu olarak bulunacaklar ve
suçlarını inkar etmelerine fırsat tanınmadan suçlulukları ispatlanacaktır.
Sonunda cehenneme yakıt olacaklardır. Onlara âfet üzerine âfet verilecektir.
Ahmak, dar kafalı ve gerici olarak niteledikleri, alay edip hakir ve zelil
gördükleri iman edenler ise cennette lütuf içinde olacaklardır.
24. Hulasa olarak, burada sadece Mekke'deki kafirler
değil bütün dünyadaki kafirler muhatap kabul edilmiştir.
25. Yani dünya geçici hayattır.
26. İbadet sadece Allah huzurunda eğilmeye değil, aynı
zamanda O'nun gönderdiği peygamberlere, indirdiği kitaplara inanmaya ve
itaat etmeye de şamildir.
27. Yani en büyük olay, insana hak ve batıl arasındaki
farkı anlatan Kur'an'ın nazil olmasıdır. Kur'an'ı okuyarak ve dinleyerek
iman etmeyen bir kişiye başka hangi şey doğru yolu gösterebilir?
MÜRSELÂT SURESİNİN SONU