72
CİN SURESİ
GİRİŞ
Adı: Cin kelimesi, surenin ismi olduğu gibi muhtevasıdır
da. Çünkü bu surede cinlerin Kur'an dinlemeleri ve sonra kendi kavimlerine
dönmeleri hadisesi açıklanmaktadır.
Nüzul Zamanı: Buhari ve Müslim'de Hz. Abdullah bin
Abbas'tan rivayet edilir ki, bir gün Allah Rasulü yanında arkadaşları ile
beraber Ukaz panayırına gitmişti. Yolda Nahle denilen yerde Allah Rasulü
sabah namazını kıldırdı. Bu esnada Cinlerden bir grup oradan geçmekteydi.
Kur'an'ın tilavetini duyduklarında hemen durmuşlar ve dikkatle dinlemeye
başlamışlardı. İşte bu hadisenin zikri bu surede geçmektedir.
Müfessirlerden çokları bu rivayete dayanarak bu hadisenin
Rasulüllah'ın Taif seferi esnasında olduğunu söylemişlerdir ki bu hadise
risaletin 10. yılında hicretten 3 sene önce vukubulmuştu. Fakat bu kıyas
birçok nedenden dolayı doğru değildir. Rasulüllah'ın Taif seferi sırasında
cinlerin Kur'an dinlemesi hadisesinin anlatıldığı Ahkaf Suresi'nin 29. ayeti
ile 39. ayetleri arası göz önünde bulundurulursa, o cinlerin iman ehlinden
oldukları anlaşılacaktır. Bunlar, Hz. Musa'ya ve diğer gelmiş semavi
kitaplara inanmaktaydılar. Halbuki bu surenin 2. ayetinden 7. ayetine kadar
olan bölümden açıkça anlaşılmaktadır ki, bu sefer de Kur'an-ı Kerim dinleyen
cinler müşrik idiler, ahireti ve peygamberliği kabul etmiyorlardı. Ayrıca
tarihi kayıtlardan da anlaşılıyor ki Rasulüllah'ın yanında Hz. Zeyd bin
Harise'den başka kimse yoktu.
Halbuki bu seferde İbn Abbas'ın rivayetine göre
Rasulüllah'ın yanında birkaç sahabinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Ve
diğer rivayetlerden, Rasulüllah'ın Taif'ten dönerken yolda Nahle'de
konakladığı zaman cinlere Kur'an'ı dinlettiği anlaşılmaktadır. İbn Abbas'ın
rivayetine göre, bu surede geçen seferde ise Allah Rasulü Mekke'den Ukaz'a
doğru gitmekteydi. Bu sebeplerden, bu surede geçen hadise ile Ahkaf
Suresi'nde geçen hadisenin aynı olmadıkları ayrı ayrı zamanlarda
vukubuldukları anlaşılmaktadır.
Ahkaf Suresi'nde zikredilen hadise hakkında, bu hadisenin
risaletin onuncu senesinde Taif'e giderken meydana geldiği hususunda bütün
raviler ittifak etmektedir. O zaman, bu ikinci hadisenin ne zaman vuku
bulduğu sorusunun cevabını yukarıdaki İbn Abbas'ın rivayetinden
anlayamamaktayız. Ayrıca bunun ne zaman olduğuna, yani Rasulüllah'ın (s.a)
ne zaman bir cemaatle beraber Ukaz panayırına gittiğine dair herhangi bir
tarihî rivayet de yoktur. Fakat bu surenin 8. ayetinden 10. ayetine kadarını
dikkatle okursak bunun risaletin ilk dönemine ait bir hadise olduğunu
anlarız. Bu ayetlerde beyan edilmektedir ki, Rasulüllah'ın bi'setinden önce
cinler bazen gökten bazı haberler alabiliyorlardı. Fakat bundan sonra cinler
birdenbire gökte her yerde çok sıkı kontrol olduğunu, gözcü meleklerin
konulduğunu ve yıldızların kendilerine atıldığını farkettiler. Daha önce az
çok sağdan soldan kaçak haber alabiliyorlardı, ama şimdi artık bu mümkün
olmuyordu. Her tarafta melekler bulunduğunu ve onlara ateş saçan yıldızlar
fırlattıklarını gördüler. Bu yüzden gökten bir haber alabilmeleri için sabit
bir yerde duramıyorlardı. "Herhalde yeryüzünde çok büyük bir hadise
vukubulmuş veya vukubulacak ki bu kadar sıkı denetim var" diyorlardı. İşte
cinler Rasul'ün ağzından Kur'an-ı Kerim'i duyduklarında o büyük hadisenin bu
olduğunu ve bunun için gökteki bütün kapıların kendilerine kapandığını hemen
anladılar.
Cinlerin Hakikatı: Bu sureyi mütaala etmeden önce zihinde
bir karışıklık meydana gelmemesi için cinlerin mahiyetinin ne olduğunu
anlamamız gerekmektedir. Çağımızda bazıları cinlerin bir hakikati olmadığı
yanılgısına düşmüşlerdir. Bunlara göre, bu, eski çağların vehim ve
hurafelerinin bir kalıntısıdır. Onların bu görüşü ne bir araştırmaya
dayanmaktadır, ne de kendilerinin böyle bir bilgi sahibi olduklarını iddia
edebilirler. Duyumlayamadıkları şeyin bir varlığının olmadığını ileri
sürmektedirler. Halbuki, bu koca kainat içerisinde insanın his ile idrak
edebileceği şeyler o kadar azdır ki bunun misali bir okyanusun yanında bir
katre gibidir. Bu yüzden, hissedemediği şeyin var olmadığını ve var olan
şeyin muhakkak hissedilmesi gerektiğini sanmak, aslında o kişinin kendi
aklının iflasının bir delilidir.
Böyle bir düşünce ile insan, sadece cinlerin varlığını
inkar etmekle kalmaz, daha birçok kendi tecrübe ve gözlemine girmeyen
gerçeği de inkar eder. Diğer şeyler bir kenara, onun için Allah'ın varlığı
bile kabul edilecek bir şey olamaz. İşte Müslümanlardan bu düşüncelerin
etkileri altında kalan bazıları Kur'an'ı inkar etmediler, ama cin, iblis ve
şeytan hakkında değişik tevillere gittiler. Bunlardan kasıt, müstakil bir
varlıkları olan gizli mahluklar değildir diyorlardı. Bazı yerlerde şeytanı,
insanın behimî kuvvetleri olarak yorumlamışlardı. Ve bazen cin kelimesinden
kasıt;Kur'an'ı gizlice dinleyen, vahşi, medenî olmayan ve dağlarda yaşayan
insanlar olarak tevil etmekteydiler. Halbuki Kur'an'ın buyruğu hiçbir tevile
yer bırakmayacak şekilde açıktır.
Kur'an-ı Kerim'de sadece bir yerde değil, müteaddid
yerlerde ve insanların iki ayrı cins yaratık olduklarından bahsedilmektedir.
Örneğin bkz. Araf: 38; Hud: 119; Fussilet: 25-29; Ahkaf: 18; Ez-Zariat: 56;
en-Nas: 6; ve Rahman Suresi, cinleri insanoğlunun bir kısmı olarak saymaya
yer bırakmayacak açıklıktadır.
Araf:12'de Hicr 26-27'de ve Rahman 14-15'de insanın
çamurdan yaratıldığı, oysa cinlerin ateşten yaratıldıkları açık bir şekilde
bildirilmektedir.
Hicr Suresi 27. ayette cinlerin insandan önce yaratılmış
oldukları izah edilmektedir. Bunu, Kur'an'da yedi yerde geçen Adem ve İblis
kıssası da teyid etmektedir. Her yerde insan yaratılmadan önce İblisin
mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Kehf Suresi 50. ayette İblisin
cinlerden birisi olduğu bildirilmiştir.
Araf Suresi 27. ayette cinlerin insanları gördüğü, ama
insanların onları görmediği söylenmektedir.
Hicr 16-18; Saffat 6-10; Mülk 5'de cinlerin göklere
çıkabildikleri ama belli bir sınırdan öteye gidemedikleri açıklanır. O
sınırdan öteye geçemezler ve Mele-i Alâ'daki konuşmaları dinlemek isterlerse
orada durdurulurlar. Gizlice dinlemeye çalışırlarsa, yıldız ateşiyle
kovulurlar. Bu şekilde, müşrik Araplar'ın, cinlerin Allah'ın gaybını ve
O'nun sırlarını bildiklerine dair olan yanlış düşünceleri reddedilmektedir.
Aynı düşünce Sebe Suresi 14. ayette de reddedilmiştir.
Bakara Suresi 30-40 ve Kehf Suresi 50. ayetlerden
Allah'ın, yeryüzünün halifeliğini insana verdiği ve insanların cinlerden
üstün mahluklar oldukları anlaşılıyor. Şüphesiz bazı istisnaî sayılabilecek
güçler, cinlere de bağışlanmıştır. Buna Neml Suresi 7. ayette bir örnek
verilmektedir. Ama bu gibi bazı güçler insanlardan çok daha güçlü olan
hayvanlara da verilmiştir. Fakat bu, hayvanların insanlardan daha faziletli
oldukları anlamına gelmez.
Kur'an-ı Kerim'de, cinlerin de insanlar gibi irade sahibi
yaratıklar oldukları bildirilmektedir. Onlara da irade verilmiştir. Onlar da
itaat veya isyan etmek, inkar veya iman etmek hususunda tıpkı insanın
serbest olduğu gibi serbesttirler. İblis hadisesi ve Ahkaf ve Cin
Surelerinde geçen, bazı cinlerin iman etme hadiseleri bunun açık delilidir.
Kur'an-ı Kerim'de onlarca yerde, İblis'in, ta Adem'in
yaratılışından beri insanı yoldan çıkartmaya azmettiği gerçeği
açıklanmaktadır. O zamandan beri cinlerden şeytan olanlar insanları yoldan
çıkarmaya çalışmaktadır. Ama insana musallat olarak ona zorla bir şeyi
yaptırma gücüne sahip değillerdir. Fakat insanların kalbine vesvese verirler
ve onları kötü yola teşvik ederek çirkin ve kötü şeyleri güzel gösterir,
onları yoldan çıkarmaya çalışırlar. Mesela bkz. Nisa: 117-120; Araf: 11-17;
İbrahim: 20; Hicr: 30-42; Nahl: 98-100; İsra: 65.
Kur'an-ı Kerim'de cahiliye döneminde müşrik Arapların,
cinleri Allah'ın şeriki sayarak onlara ibadet etmekte oldukları ve onları
Allah'a nispet ettikleri bildirilmiştir. Bkz. El-Enami: 100; Sebe: 40-41;
Saffat: 158.
Bu izahlardan sonra, cinlerin insanlardan ayrı, kendi
başlarına bir varlıkları olan gizli mahluklar oldukları anlaşılmaktadır.
Esrarlı hususiyetleri dolayısı ile bazı cahiller onların varlıkları ve
güçleri hakkında çok abartmalı düşüncelere kapılmışlar ve hatta onlara
tapmaya başlamışlardır. Fakat Kur'an-ı Kerim onlar hakkında gerçek
hakikatleri bildirerek onların ne olup ne olmadıklarını izah etmiştir.
Konu: Bu surenin ilk ayetinden 15. ayetine kadar
cinlerden bir gurubun Kur'an'ı dinledikleri ve bunun onları etkilediği ve
sonra kendi kavimlerine dönerek onlara ne söyledikleri bildirilmektedir. Bu
bağlamda Allah (c.c) onların bütün konuşmalarını değil, ondan sadece bazı
gerekli kısımlarını aktarmıştır. Bu yüzden üslub da devamlı bir konuşma
niteliğinde değildir. Onların ne dediği bazı cümleler aktarılarak
bildirilmektedir. Cinlerin dillerinden çıkan kelimeleri dikkatlice okursak,
onların iman etme ve kavimlerine bunun tebliğini yapma hadiselerinin neden
burada, beyan edildiği kolayca anlaşılacaktır. Biz dipnotlarda onların
sözlerini açıklamıştık. Bu da onların gayelerini anlamaya yardımcı
olacaktır.
Bundan sonra ayet 16'dan 18'e kadar insanlara, eğer
şirkten vazgeçerler ve doğru yolda sebat ederlerse, üzerlerine nimetlerin
yağacağı anlatılmaktadır. Tersine, eğer Allah'ın gönderdiği nasihate yüz
çevirirlerse sonunda şiddetli azaba maruz kalacaklardır. Daha sonra 19'dan
23'e kadar Mekke'deki kafirlere "Allah Rasulü sizi Allah'a çağırıyor, siz
ise O'na hücum ediyorsunuz" denilerek onlar azarlanmaktadır. Oysa ki
Rasul'ün işi sadece size Allah'ın mesajını ulaştırmaktır. Size bir fayda
veya zarar vermeye yetkili olduğunu ileri sürmüyor. Ayet 24 ve 25'de "Bugün
siz Allah Rasulü'nü çaresiz görerek onu bastırmaya çalışıyorsunuz, ama o
vakit geldikten sonra gerçekten çaresiz kimdir göreceksiniz. O vaktin uzak
mı yakın mı olduğu hususunda Rasul'e bir bilgi verilmemiştir, ama
herhalûkarda o vakit gelecektir." denilerek kafirler ikaz edilmektedir.
Sonunda da gaybın bilgisinin Allah'a ait olduğu, Rasul'ün ise sadece
Allah'ın verdiği kadarıyla bunu bilebileceği bildirilmektedir. Bu ilim O'na
risaletini yerine getirmek gayesiyle ve dışarıdan kimsenin müdahalede
bulunamaması için çok emin bir vasıtayla verilmiştir.
Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla
1 De ki: "Bana gerçekten şu vahyolundu: "Cinlerden bir
grup dinleyip1 de şöyle demişler: -Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran
bir Kur'an dinledik.2
2 "O (Kur'an), 'gerçeğe ve doğruya' yöneltip-iletiyor. Bu
yüzden biz ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak
koşmayacağız."3
3 Elbette, bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne eş
edinmiştir, ne de bir çocuk.4
4 "Doğrusu şu: Bizim düşük akıllı-beyinsizlerimiz.5
Allah'a karşı 'gerçek dışı bir sürü saçma şeyler' söylemişler."
5 "Oysa biz, insanların ve cinlerin Allah'a karşı asla
yalan söylemiyeceklerini sanmıştık."6
AÇIKLAMA
1. Buradan anlaşılıyor ki: Allah Rasulü'ne cinler
gözükmemişti ve O da onların kendisini dinlediklerini bilmiyordu. Daha sonra
vahiy vasıtasıyla olaydan haberdar olmuştur. Hz. İbn Abbas bu kıssa için
"Allah Rasulü cinlerin karşısında Kur'an okumadı ve onları görmedi"
demektedir. (Müslim, Tirmizi, Müsned-i Ahmed, ibn Cerir.)
2. Metinde "Hayret verici bir Kur'an" cümlesi geçmektedir.
Kur'an kelimesinin manası "okunacak şey" demektir. Bu kelime, cinlerin
Kur'an'la ilk kez tanıştıkları ve bu dinledikleri şeyin Kur'an olduğunu
bilmedikleri için bu manada kullanılmıştır.
"Acebe" mübalağa sigasıdır. Arapça'da çok hayret verici
birşey hakkında kullanılır. Böylece cinlerin sözünden "Biz öyle bir söz
dinledik ki, gerek dil yönünden gerekse konu itibarıyle emsalsizdir"
dedikleri anlaşılmaktadır.
Öyle anlaşılmaktadır ki, cinler yalnızca insanları
dinlemekle kalmıyor, aynı zamanda onların lisanını da çok iyi anlıyorlar.
Bütün insanların dillerini bildikleri söylenemez. Yaşadıkları bölgedeki
insanların dilini bilmeleri mümkündür. Kur'an'ın buradaki beyanından, bu
Kur'an dinleyen cinlerin Arapça'yı çok iyi bildikleri -ki onun belagatini,
yüksek edebiyatını hissettikleri ve yüce mesajını anladıkları-
anlaşılmaktadır.
3. Bundan birçok şey anlaşılır. Evvelâ, cin Allah'ın
varlığını ve Rab oluşunu inkar ediyor değildir. İkinci olarak, onlarda da
insanlar gibi Allah'a ortak koşan müşrikler vardır. İşte Kur'an'ı dinleyip
de kendilerine döndükleri kavimleri müşriktiler. Üçüncü olarak şu anlaşılır:
Cinler için semavi kitapların nüzulü sözkonusu değildir. Dolayısıyla
içlerinden iman edenler ancak insanlara kitap getiren peygamberlere iman
ederler. Aynı husus Ahkaf Suresi 29-31. ayetlerden de anlaşılmaktadır ki, bu
Kur'an'ı dinleyen cinler Musa (a.s)'nın takipçileriydiler. Ve Kur'an'ı
dinledikten sonra kendi kavimlerine "Bu kelâm önceki semavî kitapları teyid
etmektedir, buna iman edin" diye davette bulunmuşlardı. Rahman Suresi de
aynı görüşü kuvvetlendirmektedir. Genel olarak muhtevadan Allah Rasulü'nün
davetinin muhatabının hem insanlar ve hem de cinler olduğu anlaşılmaktadır.
4. Bundan iki şey anlaşılmaktadır: Birincisi, bu cinler
de Hristiyan idiler veya Allah'a çocuk ve eş isnad eden başka bir dine
inanıyorlardı. Allah Rasulü'nün namaz kıldırırken Kur'an'dan tilavet etmekte
olduğu kısımlar, cinlerin akidelerinin yanlış olduğunu ve Allah'a eş ve
çocuk isnad etmenin çok büyük bir cehalet ve küstahlık olduğunu
bildiriyordu.
5. Metinde "sefihuna"-(beyinsizimiz) kullanılmaktadır.
Bu, bir şahıs için de kullanılabilir, bir gurup için de. Eğer tek bir şahıs
anlamında alırsak bundan kasıt iblis olur. Eğer bir grup olarak alırsak bu
sefer cinlerden pekçok ahmak ve beyinsiz böyle söylüyor demek olur.
6. Yani, onların bu gibi yanlış tavsiyeleri sonucu biz
doğru yoldan çıktık. Bir insan ya da bir cinin Allah'a karşı bu kadar büyük
bir iftira edeceğini düşünemedik. Şimdi ise bu Kur'an-ı Kerim'i dinledikten
sonra onların söylediklerinin Allah'a karşı çok büyük bir iftira ve yalan
olduğunu anladık.
6 "Bir de şu gerçek var: İnsanlardan bazı erkekler,
cinlerden bazı adamlara sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını
arttırırlardı."7
7 "Ve onlar, sizin de sandığınız gibi Allah'ın hiç
kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı."8
8 "Doğrusu biz göğü yokladık; fakat onu güçlü koruyucular
ve şihablarla kaplı (doldurulmuş) bulduk."
9 "Oysa gerçekten biz, dinlemek için onun oturma
yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa, (hemen) kendisini
izleyen bir şihab bulur.9
10 "Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük
mü istendi, yoksa Rableri kendileri için (doğru olana iletici) bir hayır mi
diledi?"10
AÇIKLAMA
7. İbn Abbas'ın beyanına göre, cahiliyye döneminde
Araplar, harap bir yerde geceleyin konaklamak istediklerinde "Biz bu vadinin
sahibi olan cine sığınırız" diye nida etmekteydiler. Cehalet döneminden buna
benzer pekçok rivayet vardır. Örneğin, eğer bedevilerin konaklamakta olduğu
yerde su ve bitki biterse o zaman suyun ve yeşilliğin bulunduğu başka bir
yer aramaya başlarlar ve bulduklarında hemen topluluğa haber verirlerdi.
Ve topluluk yeni yere daha yerleşmeden önce şöyle
söylerdi: "Bu vadinin rabbine sığınırız ki o bizi her türlü afetten
korusun." Bunların inancına göre, her harabe yer cinlerin tasarrufu
altındadır. O cinlere sığınmazlarsa o cin veya cinler onlara eziyet
verecektir. Burada iman eden cinlere şu husus işaret edilmektedir: "Yer
yüzünün halifesi insanoğlu Allah'ı bırakarak onlara sığınmaya başladığında
onların kibirleri, gururları azmış ve küfre düşmüşler ve onlara daha fazla
eziyet etmeye başlayarak sapıklıkta daha cüretkâr olmaya başlamışlardır.
8. Burada "... Allah'ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini..."
cümlesi kullanılmaktadır. Bunun iki anlamı olabilir. İlki, yukarıda mealde
verdiğimiz gibidir. İkincisi, yani Allah, ölümden sonra hiç kimseyi tekrar
diriltmeyecektir. Çünkü kelimeler şumüllü olarak kullanılmaktadır. Şu anlama
gelebilir; insanlar gibi cinlerde de hem risaleti ve hem de ahireti inkar
edenler bulunmaktaydı. Fakat bir ileriki ibareye bakıldığında birinci anlam
daha tercihe şayandır. Çünkü bu iman eden cinler kendi kavimlerine "Allah'ın
başka bir Rasul göndermeyeceği düşünceniz yanlış çıktı. Gökyüzünün
kapılarının üzerimize kapanması gösteriyor ki Allah bir Rasul daha
göndermiştir" diyorlardı.
9. Bu sebepten cinler, yeryüzünde ne büyük bir hadise
meydana gelmiş ki haberleri korumak için çok sıkı denetim alınmış, bunun
tahkikatı içerisindeydiler. "Şimdi artık gökyüzünden haber almaya bir fırsat
bulamıyor, her yerden takip edilerek kovuluyoruz" diyorlardı.
10. Bundan anlaşılıyor ki, semada bu gibi olağanüstü
denetimler iki sebepten dolayı alınıyordu. Birisi, Allah'ın (c.c) yeryüzüne
insanlara göndermeyi kararlaştırdığı azabın gelmekte olduğunu insanlardan
dost olduklarına haber vermesinler diyedir. İkincisi, Allah (c.c) yeryüzüne
bir Rasul göndermiştir. İşte hem O'nu korumak ve hem de O'na göndermekte
olduğu mesajlara şeytanların müdahale etmemesi ve daha Peygamber'e ulaşmadan
evvel haberlerinin olmaması için böyle sıkı tedbirler alınmıştı. Bu yüzden
cinler semada böyle sıkı tedbirler ve her yönden atılan yıldızlar
görmelerinden sonra bu iki hadiseden hangisinin vuku bulduğu konusunda
düşünmeye başladılar. Ya Allah aniden bir topluluk üzerine azab indirmiştir
veya dünyaya yeni bir Rasul göndermiştir." İşte bunun arayışı içerisindeydik
ki bu doğru yolu gösteren hayretengiz kelâmı işittik. O zaman Allah'ın azabı
yerine, mahlukata doğru yolu göstermek için bir elçi gönderildiğini
anladık." İzah için bkz. el-Hicr dipnot: 9-12; es-Saffat dipnot: 7; el-Mülk
dipnot: 11.
11 "Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve
bizden bunun dışında (ya da aşağısında) olanlar da. Biz türlü türlü yolların
fırkaları olmuşuz."11
12 "Biz şüphesiz, Allah'ı yeryüzünde asla aciz
bırakamıyacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiç bir şekilde aciz
bırakamıyacağımızı anladık."12
13 "Elbette biz, o yol gösterici (Kur'an'ı) işitince, ona
iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, o ne (ecrinin) eksileceğinden
korkar ve ne de haksızlığa uğrayacağından."13
14 "Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var,
zulmedenler de. İşte (Allah'a) teslim olanlar, artık onlar 'gerçeği ve
doğruyu' araştırıp-bulanlardır."
15 Zulmedenler ise, onlar da cehennem için odun
olmuşlardır.14
16 Eğer 16onlar (insanlar ve cinler), yol üzerinde
'dosdoğru bir istikamet tuttursalardı', mutlaka biz onlara bol miktarda su
içirir (tükenmez bir rızık ve nimet verir)dik.16
AÇIKLAMA
11. Yani, "Ahlaki bakımdan bizde de iyi ve kötü iki tip
cin vardır. İtikat bakımından da tek bir dinimiz yoktur. Muhtelif guruplara
bölünmüş vaziyettiyiz." İman eden cinler bu sözleri söyleyerek kendi
kavimlerine "doğru yolu bulmaya muhakkak ihtiyaçları olduğunu" anlatmaya
çalışıyorlardı.
12. Yani bizim bu düşüncemiz bize kurtuluş yolunu
gösterdi. Çünkü biz Allah'tan korkmuyor değildik zaten. İnanıyorduk ki eğer
biz Allah'a itaatsizlikte bulunsak O'ndan kurtulamayacağız. Onun için Allah
tarafından doğru yolu gösteren bu kelâmı işittik. Ve doğru yolu öğrendikten
sonra da önceki yanlış inançlarımız üzerinde -ki bu inançları aramızdaki
bazı beyinsizler yaymaktaydı- hala ısrar etmeye cesaret edemeyiz.
13. Burada hakkın verilmemesiyle kastedilen, yaptığı
iyiliklere karşılık hakettiğinden az bir karşılık verilince bunun zulüm
olduğudur. Çünkü onun yaptığı iyiliğin tam karşılığını vermemek, işlediği
suç için daha büyük bir ceza vermek ve hiç suç işlemediği halde azap, haksız
bir zulümdür. Fakat iman eden bir kimse için Allah indinde böyle bir
haksızlık olacağı kaygısı yoktur.
14. Şimdi, eğer cin ateşten yaratılmış ise bunlar
cehennem ateşine atıldıklarında, ateşten oldukları için bir şey olmayacaktır
şeklinde bazen bir soru sorulabilir. Cevaben deriz ki, Kur'an'a göre insan
da topraktan yaratılmış değil midir? Meselâ, insana taş gibi olmuş bir kuru
toprak parçası atılsa o kişinin canı yanacaktır. Aslında insanın cismi
yeryüzü maddelerinden yaratılmışsa da bu madde et, deri, kemik vs. gibi
değişik bir hal almıştır. Ama o maddelerden insan bir acı çekebilir. Aynı
yaklaşımla cin de yapı itirabiyle ateşten yaratılmış bir mahluktur, ama daha
sonra can ve his taşıyan bir mahluk haline gelmiştir. Ve dolayısıyla ateş
ona ceza verebilir. Bkz. İzah için Rahman Suresi dipnot 15.
15. Yukarıda, cinlerin sözleri bitmektedir. Buradan
itibaren Allah'ın (c.c) buyruğu başlamaktadır.
16. Aynı husus Nuh Suresi'nde de ifade edilmektedir.
"Allah'tan mağfiret dileyin... üzerinize gökten sağanak yağdırsın." (Bkz.
Nuh, an: 12) Burada suyun sağanak halde olması, nimetlerin bolluğuna kinaye
olarak kullanılmıştır. Çünkü belirli bir yere yerleşmek orada su varsa olur.
Eğer su olmazsa zaten hayat devam edemez, hiçbir temel ihtiyaç kolayca elde
edilemez ve herhangi bir işlem gerçekleşemez.
17 Ki, kendilerini bununla denemek için.17Kim Rabbinin
zikrinden yüz çevirirse,18 (Allah,) onu 'gittikçe şiddetli artan' bir azaba
sürükler.
18 Şüphesiz mescidler, (yalnızca) Allah'a aittir.
Öyleyse, Allah ile beraber başka hiç bir şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin
(dua etmeyin,19 tapmayın).
19 Şu bir gerçek ki, Allah'ın kulu20 (olan Muhammed,)
O'na dua (ibadet ve kulluk) için kalktığında, onlar (müşrikler,) neredeyse
çevresinde keçeleşeceklerdi.
20 De ki: "Ben gerçekten, yalnızca Rabbime dua ediyorum
ve O'na hiç kimseyi (ve hiç bir şeyi) ortak koşmuyorum."21
21 De ki: "Doğrusu ben, sizin için ne bir zarar, ne de
bir yarar (irşad) sağlayabilirim."
22 De ki: "Muhakkak beni Allah'tan (gelebilecek bir azaba
karşı) hiç kimse asla kurtaramaz ve O'nun dışında asla bir sığınak da
bulamam."
23 "(Benim görevim,) Yalnızca Allah'tan olanı ve O'nun
gönderdiklerini tebliğ etmektir.22 Kim Allah'a ve O'nun Resulüne isyan
ederse, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere onun için cehennem ateşi
vardır.23
AÇIKLAMA
17. Yani, bakalım bu nimet hasıl olduktan sonra teşekkür
mü edecekler yoksa nankörlük mü edecekler? Verilen nimetleri doğru yerde mi
kullanacaklar yoksa yanlış yerde mi harcayacaklar?
18. Zikirden yüz çevirmek;insanın Allah'ın gönderdiği
nasihatleri kabul etmemesi; aynı zamanda Allah'ın zikrini duymak bile
istememesi ve Allah'a ibadet etmekten yüz çevirmesidir.
19. Bütün müfessirler, ibadetgâhtan mescidler manasını
anlamışlardır. Eğer biz de bu manayı alırsak bunun anlamı "Mescidlerde
Allah'a ibadet ederken Allah'tan başkasını şerik koşmayın" olur. Hasan
Basri'ye göre, bütün yeryüzü ibadetgâhtır. O zaman bu ayetin manası
"Yeryüzünde Allah'a hiçbir kimseyi şerik koşmayın." şeklinde olur. O bu
anlamı şu hadisten istidlal etmektedir. Peygamber (s.a) "Benim için bütün
yeryüzü ibadetgâh ve temizlenme yeri kılındı" buyurdu. Said bin Cubeyr ise
mescidden insanın üzerine secde ettiği, el, ayak, yüz, diz vs. gibi uzuvları
anlamıştır. Bu yoruma göre ayetin manası şöyle olur: "İnsanın bütün
azalarını Allah yarattı. O halde onların üzerinde Allah'tan başkasına secde
edilmemelidir."
20. Buradaki Allah'ın kulundan kasıt Allah Rasulü'dür.
21. Yani, Allah'a duada bulunmak itiraz edilecek bir
husus değil ki bunlar o kadar çok buna kızıyorlar. Oysa kötü olan, bir
kimsenin Allah'a şerik koşmasıdır ki ben öyle yapmıyorum. Sizler böyle
yapıyorsunuz ki Allah'ın adını duyunca üzerime çullanıyorsunuz.
22. Yani, kesinlikle ben, Allah'a ilahlıkta bir payım
olduğunu ve insanların kaderini değiştirmenin benim elimde olduğunu iddia
etmiyorum. Ben sadece bir elçiyim. Bana hangi görev verilmişse -ki o da
Allah'ın mesajını size ulaştırmaktır- ondan fazla bir şey değilim. İlahlık
kudretine gelince, o herşeyiyle Allah'ın elindedir. Değil başkasına zarar
veya fayda vermek, ben kendime bile bunun için bir yetki sahibi değilim.
Eğer ben Allah'a karşı itaatsizlik yapsam ondan kaçarak sığınacağım başka
bir yer yok. Ve Allah'ın zatından başka sığınacak yerim yoktur. Bkz. Şura,
an: 7.
23. Bundan, "her günah ve isyanın cezası ebedî
cehennemdir" anlamı çıkmaz. Doğrusu, bu bağlamda burada "Allah ve O'nun
elçisinin Tevhid'e çağrısını reddeden ve şirkten vazgeçmeyen kimsenin ebedî
cezası cehennemdir" manası anlaşılmaktadır.
24 Sonunda onlar, kendilerine vadedileni gördükleri
zaman, yardımcı olmak bakımından kim daha zayıfmış ve sayı bakımından kim
daha azmış artık öğrenmiş olacaklardır."24
25 De ki: "Bilmiyorum, size vadedilen (kıyamet ve azab)
yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koymuştur?"25
26 -O, gaybi bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi
hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz).26
27 Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu
(seçtikleri kimseler) başka.27 Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici
(gözetleyici)ler dizer.28
28 Öyle ki onların, Rablerinden gelen risaleti (insanlara
gönderilenleri) tebliğ ettiklerini bilsin.29 (Allah,) Onların nezdinde
olanları sarıp-kuşatmış ve her şeyi sayı olarak da sayıp-tesbit etmiştir.30
AÇIKLAMA
24. Bu ayetin arka planı şudur. O dönemde Allah
Rasulü'nün Allah'a davetini duyduklarında Kureyşliler onun üzerine hücum
ederlerdi. Kendi gruplarının kalabalık ve güçlü olduğunu ve Rasul'ün yanında
birkaç kişinin bulunduğunu düşünürler ve dolayısıyla onu kolayca alt
edebileceklerini zannederlerdi. Bunun üzerine şöyle buyuruluyor: "Bugün
Rasul'ü çaresiz ve kendilerini de sayıca kalabalık görerek Hakkın sesini
bastırmak için çok cesaretlenmekteler. Ama onlara, üzerine o ikaz
edildikleri kötü vakit gelince gerçek çaresiz kimmiş anlayacaklar."
25. Bundan anlaşılıyor ki, bu bir sorunun cevabıdır;
ancak soru nakledilmeden sadece cevabı verilmektedir. Belki yukarıda sözü
geçen o kötü vakit hakkında bir şeyler duymuşlar ve alay ederek Rasul'e,
hani, senin korkuttuğun vakit niye hâlâ gelmiyor? diye soruyorlardı. Bunun
üzerine Rasul'e "Onlara haber ver. O vakit muhakkak gelecektir. Ancak yakın
mıdır, uzak mıdır? Onu yalnızca Allah bilir" denilmektedir.
26. Yani, gaybın ilmi bütünüyle ancak Allah'a mahsustur.
Tam olarak bunu kimseye bildirmez.
27. Yani, Rasul'ün kendisi bizzat gaybı bilici olamaz.
Fakat Allah onları risalet göreviyle seçtiği için gayb ilminin bazı
hakikatlerini istediği zaman onlara verebilir.
28. Burada muhafızlardan kasıt meleklerdir. Yani, Allah
(c.c) vahiy vasıtasıyla gayb ilmini Rasulullah'a gönderdiği zaman tam olarak
Rasul'e ulaşması ve kimsenin ona bir dokunması olmasın diye her taraftan
melekler onu muhafaza altına alırlar. Aynı şey yukarıda 8. ve 9. ayetlerde
de açıklanmıştı. Şöyle ki, Allah Rasulü'nün bi'setinden sonra cinler için
semaya yaklaşacak bütün kapılar kapandığında cinler, melekler tarafından çok
sıkı bir kontrol olduğunu ve bir şeyler duyabilmelerinin mümkün olmadığını
görmüşlerdir.
29. Bunun üç anlamı olabilir. Birincisi, "Rasul, O'na
Allah'ın kelâmını meleklerin eksiksiz olarak ulaştırdığını bilsin."
İkincisi, "Allah Teâlâ, bilecek ki melekler Rablerinin mesajını doğru ve
sağlam olarak yerine ulaştırmaktadır." Üçüncüsü, "Allah'ın mesajını O'nun
kullarına Rasuller'in eksiksiz olarak ulaştırdıklarını Allah bilecek." Bu
ayet bu üç manaya da gelebilir. Üçünün birden de kast edilmesi mümkündür.
Öte yandan bu ayetle iki şeye daha işaret edilmektedir. İlki, risalet
görevlerini yerine getirmek için Rasuller'e de gaybın bazı bilgileri
verilmiştir. İkincisi, Melekler sadece Allah'ın mesajını peygamberlere
ulaştırmakla kalmazlar, aynı zamanda da o mesajı Rasuller'in insanlara
eksiksiz olarak ulaştırıp ulaştırmadıklarını da kontrol ederler.
30. Yani, gerek rasuller ve gerekse melekler Allah'ın
kudretinin ihatası altındadırlar. Bir kıl payı kadar Allah'ın emrinden
dışarı çıksalar hemen yakalanırlar. Allah'ın gönderdiği mesajlar noktası
noktasına sayılmıştır. Ne meleklerde ve ne de peygamberlerde onun bir
harfini bile çıkartmaya veya ilâve etmeye bir cesaret yoktur.
CİN SURESİNİN SONU