Üye Adı:    Şifre:  (Hatırla)      Üye Ol              Giriş Sayfası Yap / Sık Kullanılanlara. Ekle

Saffetü't Tefasir

BAKARA SURESİ


Bu, sûre'nin tamamının medine'de indiğine. dair ittifak vardır. medine'de ilk inen sûrelerdendir. 286 âyettir.



Sûreyi Takdim


Bakara sûresi, Kur'an'ın en uzun süresidir. Bu sûre, Medine'de inen diğer sûreler gibi teşri (hukuk) yönü ağır basan sûrelerdendir. Medine'de inen sûreler, genellikle müslümanların sosyal hayatlarında ihtiyaç duyduk­ları prensipleri ve hukukî esasları ihtiva eder.

Bu mübarek sûre itikat, ibadet, muamelât, ahlak, evlenme, boşanma, iddet ve benzeri şer'i hükümlerin büyük bir bölümünü kapsar.

Sûrenin ilk âyetleri, bahtiyar ve bedbaht kişiler arasında bir mukaye­se yapmak için, mü'min, kâfir ve münafıkların sıfatlarından bahseder; imanın, küfür ve nifakın hakikatim açıklar.

Sonra insanın İlk yaratılışını ele alır ve insanlığın babası Adem (a.s.)'in kıssasını ve o yaratılırken meydana gelen ve Allah'ın insanoğluna yapmış olduğu lütfa delâlet eden enteresan olaylara değinir.

Daha sonra, Ehli kitap, özellikle İsrail oğulları "Yahudiler" konusunu geniş bir şekilde ele alır. Zira Yahudiler Medine-i Münevvere'de müs-lümanlara komşu idiler. Bu sebeple sûre, onların hile ve desiselerine, şerir ruhlarının hususiyetlerinden olan alçaklık, gaddarlık, hainlik,sözde durma­ma ve ahdi bozma gibi kötü huylarına karşı müminleri uyarır. Ayrıca bu fe­satçı ırk tarafından işlenen ve onların büyük zarar ve tehlikelerini gösteren kötülüklerine ve çirkin davranışlarına karşı dikkat çeker. Bu mübarek sûrenin üçte birinden fazlası Yahudilerden bahseder. Onlarla ilgili olan bölüm, "Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın[1] mealindeki âyetle başlar ve "bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım keli­melerle denemişti de, o da onları tam olarak yerine getirmişti.[2] mealinde­ki âyete kadar devam eder.

Sûrenin diğer bölümleri hukukî mevzuları ele alır. Zira müslümanlar İslam devletini yeni kurmakta oldukları için, gerek ibadet, gerekse muame­lat sahalarında hayatlarında takip edecekleri ilâhî esaslara ve semavî ka­nunlara daha fazla muhtaç idiler. Bundan dolayı sûrenin büyük bir kısmı hu­kukî mevzuları ele alır. Bunları şöyle özetleyebiliriz: "Oldukça geniş bir şekilde oruçla ilgili hükümler, hacc ve umre ile ilgili hükümler, Allah yo­lunda cihatla ilgili hükümler; evlenme, boşanma, süt emzirme, iddet, put­perest kadınlarla evlenmenin yasaklığı, ay halinde kadınlara yaklaşmanın sakıncaları ve aile hukuku ile igili diğer konular. Çünkü aile toplumun ilk nüvesini teşkil eder."

Yine bu mübarek sûre toplumu tehdid eden ve onun yapısını bozan "faiz güm»hı"ndan bahseder ve faizcilere şiddetle hücum eder. Faizle işlem yapan veya ona teşvik edenlere karşı Allah ve Rasulu tarafından harp ilan edildiğini bildirir ve şöyle der: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız, halen mevcut faiz alacaklarınızı bırakın. Şayet (faiz hak.Km^a söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasulu tarafından açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vaz geçerseniz, sermaye­niz sizindik ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.[3]

Fai#le ilgüi âyetlerin peşinden, insanların amellerine göre, hayırsa hayır, şer 'se £er muamele görecekleri o korkunç günden sakındırma ile ilgili âyette1" gelir. "(Hep birden) Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da her şahsa haK ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğra­tılmayacak1 bîr günden sakının.[4] Bu âyet, Kur'an-ı Kerim'in son inen âyeti ve kökten vere ınen vanyin sonuncusudur. Bu âyetin inişi ile vahy kesilmiş ve RasulıiUah (s.a.v.) risalet görevini îfâ edip emaneti tebliğ ettikten sonra vefat etmiştir.

Bu mübarek sûre müminleri tevbe etmeye, Allah'a yönelmeye, üzerlerindeki ağır yüklerin kaldırılması için O'na yakarmaya, kâfirlere karşı zafe*" istemeye ve iki cihan saadeti için dua etmeye teşvik ile sona erer: "Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işleri de yükleme. Bizi af­fet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlamızsm, kafirler topluluğuna karşı bize yârdım et.[5]

İste bu şekilde, bu mübarek sûre, başı ile sonu arasında güzel bir insi­cam sağl^ak ve sûreyi en güzel bir şekilde derli toplu olarak göstermek için, mü'fflinlerin güzel vasıflarını anlatarak başlamış ve onların duaları ile sona ermiştır. [6]



Sûrenin İsmi


Hz. Musa (a.s.) zamanımda vuku bulan parlak bir mucizenin hatırasını yaşatmak için bu mübarek sûreye "Bakara sûresi" adı verilmiştir. Olay şöyle cereyan etmiştir: îsrailoğullarmdan bir şahıs öldürülmüş, fakat katili bu'unamamıştı. Belki katili bulabilirler diye durumu Hz. Musa (a.s.)'ya itz ettiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ Musa (a.s.)'ya onların bir sığır kesin ve sığırın bir parçasını maktule vurmaları emrini bildirdi.

Böylece Allah'ın izniyle maktul dirilecek ve katilin kim olduğunu on­lara bildirecekti. Bu da, mahlukatin öldükten sonra tekrar diri İtileceklerine dair, Yüce Allah'ın kudretini gösteren bir delil olacaktı. Yeri gelince bu kıssa inşaallah genişçe ele alınacaktır. [7]


Bakara Sûresinin Fazileti


Bu sûrenin fazileti hakkında Rasulullah (s.a.v.)'den şöyle bir hadis ri­vayet olunmuştur: "Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Şüphesiz Şeytan, Ba­kara sûresi'nin okunduğu evden kaçar.[8] Başka bir hadiste de şöyle buyurul-muştur: "Bakara sûresini okuyunuz. Çünkü onu okumak bereket, terketmek ise pişmanlıktır. Sihirbazlar ona güç yetiremezler.[9]



1. Elif, Lâm, Mim!

2. Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan bu kitap, müttekiler için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir.

3. O müttekîler ki, görülmeyene inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.

4. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce in -dirilene iman ederler ve ahiret günününe kesinkes inanırlar.

5. İşte onlar, Rabblerinden gelen bir hidayet üze-rindedirler ve onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.



Kelimelerin İzahı


Rayb, kuşku ve şüphe demektir. Araplar, kişi bir şeyden kuşkulandığında "kuşkulandı", kuşkulu bir iş içinde tabirim kul­lanırlar. Zemahşeri bu kelimeyi şöyle açıklar: Rayb, fiilinin nıasdandır. Bir şey, bir kimseyi şüpheye düşürdüğünde "Onu kuşkulandırdı" denir. Raybe", nefsin sıkıntı ve ızdıraba düşmesidir. Zamanın musibet­lerine de "Raybu' z-zaman" denir.[10]

Takva kelimesi, kötü şeyden sakınmak mânâsına gelen ittikâ kelimesinden alınmıştır. Takva, kişi ile kötü şey arasında bir engel kabul edilir. Meşhur câhiliye şâiri Nâbiğa ittikayı bu mânâda kullanmıştır: "Kadın düşürmek istemediği halde baş örtüsü düştü. Onu aldı ve bizden eliyle korundu" Buna göre muttakî, zarar veren şeylerden kendini koruyandır. Bu mânâda itaat vesilesiyle Al­lah'ın azabından korunan kimseye muttaki denir. Genel olarak takva "kulun Allah'ın emirlerinden ayrılması ve yasaklarından sakınması manâsına ge­lir."

Gayb, duyu organlarının idrakinin dışında kalan şey demektir.

Gizli ve saklı olan herşeye gayb denir. Cennet, cehennem, haşr ve neşir bu kabildendir. Râgıb el-İsfehani gaybı: "duyu organlarının algılayamayacağı şeydir[11] diye tarif eder.

Felah, başarmak ve kazanmak demektir. Ebu Ubeyde: "Bir miktar hayır elde eden herkese müflih denilir[12] der. Beyzavi de bu keli­meyi şöyle açıklar: "Müflih, zafer yolları kendisine açılmışçasına, iste­diğini elde eden kimse demektir.[13] Felah, lügatte: "Yarmak ve kesmek mânâlarına gelir. Arapların "Demir demirle yarılır", sözünde felah kelimesi bu manada kullanılmıştır. Yeri, sabanla yardığı için, çiftçiye de "fellah" denilmiştir. [14]



Âyetlerin Tefsiri


1. Bu mübarek sûre, müttekilerin vasıflarını anlatarak başlar. sûrenin, huruf-i mukattaadan olan şeklindeki heca harfleriyle başlaması, Kur'an'dan yüz çevirenlerin dikkatlerini çeker. Zira ilk anda, kendi ara­larındaki konuşmalarında alışık olmadıkları lafızlar, bir tokmak gibi kulak­larına vurmakta ve kendilerine söylenecek olan âyetlere karşı dikkatleri çekilmektedir. Bu harfler ve benzerlerinde Kur'an'm i'cazını gösteren işaretler vardır. Çünkü bu kitap, onların kendi aralarında konuştukları harf ve kelimelerden meydana gelmiştir. Buna rağmen Kur'an'ın bir benzerini getirememeleri O'nun i'câzına büyük bir delildir. Büyük âlim İbn Kesir şöyle der: "Sûre başlarında bu harflerin zikredilmesi, Kur'an'ın i'câzını açıklamak ve insanların kendi konuşmalarında kullandıkları harf ve kelimelerden meydana geldiği halde Onun bir benzerini getirmekten âciz olduklarını göstermek içindir." Araştırmacıların çoğunun görüşü böyledir. Zemahşerî bu görüşü Keşşaf adlı tefsirinde şiddetle savunmuş, Ibni Tey-miyye de bunu kabul etmiştir. İbn Kesir, şöyle devam eder; Bundan dolayı , bu harflerle başlayan her sûrede mutlaka Kur'an'ın zaferi, i'câzı ve azame­ti zikredilir. Mesela: ve benzeri âyet-i kerimeler Kur'an'ın i'câzını gösteren âyetlerdir.'[15]



2. Ey Muhammedi Sana indirilen bu Kur'an öyle bir kitaptır ki, hiçbir kitap ona denk gelemez, Düşünüp tefekkür eden veya hazır bulunup da onu dinleyen kimse, onun Allah katından gel­diğinden şüphe etmez.: Allah'ın emirlerine sarılmak, nehiylerin-den sakınmak suretiyle O'nun gazabından korunan ve itaat etmek suretiyle de O'nun azabından kurtulan müttakî mü'minleri için bir yol göstericidir. İbn Abbas, müttekîleri: "Şirkten sakınan ve Allah'a itaat eden kimselerdir." diye tarif eder. Hasan-ı Basr-î, bu müttekîleri açıklarken "onlar, kendilerine haram kılınandan sakındılar ve kendilerine farz kılmanı yerine getirdiler" demiştir.

Daha sonra Allah Teala bu müttekilerin vasıflarını şöyle anlatır. [16]



3. Onlar görmedikleri ve duyu organları ile algılayamadıkları yeniden dirilme, cennet, cehennem, sırat, hesap, ve bun­ların dışında Kur'an'ın veya Peygamber (s.a.v.)'in haber verdiği her şeyi tas­dik ederler. Şartlan, rükünleri, edebleri ve huşu ile en mükemmel bir şekilde namazlarını eda ederler. İbn Abbas Şöyle der: Na­mazı ikame etmek, rükû , sucûd, tilavet ve huşuunu tam yapmak demek­tir.[17] Kendilerine verdiğimiz mallardan iyilik ve ihsan yollarında harcar ve sadaka verirler. Âyetin manâsı umûmî olup zekat, sa­daka ve diğer harcamaları ihtiva eder. İbn Cerir'in tercihi budur. İbn Abbas1 tan rivayet edildiğine göre , bu âyetteki infaktan maksat, malların zekatını vermektir. İbn Kesir de şöyle der: Allah Teala çok defa, namaz ile mallar­dan yapılan infakı bir arada zikretmiştir. Zira namaz Allah'ın hakkı olup, kendisini birlemeyi, ona saygıyı ve onu övgüyü kapsar. İnfak ise kulun hakkı olup, Allah'ın kullarına bir iyiliktir.

Vacip olan harcamalar ile farz olan zekatın her ikisi de bu âyetin ma­nasına dâhildir. [18]



4. "Onlar, Allah'tan sana gelen ve senden önceki peygamberlere gelen herşeye inanırlar. Allah'ın kitapları ve peygamberleri arasında bir ayrım yapmazlar. Onlar, hiçbir şek ve şüpheye yer vermeksizin, bu dünyadan sonra gelecek olan âhiret yurduna, orada vuku bulacak olan yeniden dirilme, ceza, cennet, cehennem, hesap ve mizana kesin olarak inanırlar. Âhirete, dünyadan sonra geldiği için âhiret ismi verilmiştir. [19]



5. " Yukarıda geçen bu yüce sıfatları taşıyan o kimseler, Allah tarafından ihsan edilen bir nur, delil ve basiret üzeredirler. İşte onlar, naim cennetlerinde yüksek dereceleri elde eden­lerdir. [20]



Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler beyan ve bedi'den birçok edebî sanatı ihtiva eder. Bunları şöyle özetleyebiliriz.

1. "Müttekîler için kılavuz" ifadesinde mecaz-ı aklî vardır. Çünkü burada hidayet, Kur'an'a isnad olunmuştur. Bu ise, sebebe isnad kabi-lindendir. Gerçekte hidayete erdiren Allah Teala'dır. Dolayısıyle burada mecâz-ı aklî vardır.

2. "Bu kitab" ifadesinde, Kur'an'ın sânının yüceliğini ve mertebesinin yüksekliğini ifade etmek için, uzaklık ifade eden düikelimesi ile yakına işaret edilmiş ve mertebenin erişilmez derecedeki yüceliği, hissî uzaklık menziline indirilmiştir.

3. "Onlar bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır." âyetinde müttekilerin şanının yüceliğini vurgulamak için dîljl ism-i işareti iki defa zikredilmiştir. za­miri ise hasr ifade etmek için getirilmiştir. Sanki, "kurtuluşa erenler on­lardır, başkaları değildir, denilmiştir.[21]



6. Gerçek şu ki, kâfir olanları korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir, iman etmezler.

7. Zira Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Onların kulaklarına ve gözlerine de bir çeşit perde ge­rilmiştir ve onlar için büyük bir azab vardır.



Kelimelerin İzahı


Küfür, lügatte nimeti örtmek manasına gelir. Kâfire, nimeti inkâr ettiği ve onu örttüğü için "kâfir" denilmiştir. Tohumu toprağa gömene ve geceye kâfir denilmesi de bu kabildendir. "Ziraatçıların da hoşuna giden bitkisi gibi[22] mealindeki âyette de kelimesi bu manada kullanıl­mıştır. Gece de, karanlığı ile herşeyi örttüğü için "kâfir" diye isimlen­dirilmiştir.

Inzâr, korkutarak haber vermektir. Korkutma olmazsa buna inzâr değil, i'lâm ve ihbar denilir.

Hatm, içine herhangi bir nesne girmesin diye, birşeyi kapatıp üzerine mühürlemek demektir. Kitabı hatmetmek de bu kelimeden gelir.

Gışâvet, perde demektir. Araplar, bir kimse bir şeyin üzerine perde çektiğinde "ğaşşâhu" derler. Kıyamet manasına gelen gâşiye de bu köktendir. O da verdiği korkularla insanları sarar. [23]



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Allah Teala bundan önceki âyetlerde müminlerin vasıflarını zikret­tikten sonra, iki sınıf arasındaki farkı açıkça göstermek için bu âyetlerde de kâfirlerin vasıflarını anlattı. Esasen iyilerle kötüleri mukayese etmek ve bahtiyarlarla bedbahtlar arasındaki farkı göstermek hususunda Kur'ân-ı Kerîm'in üslubu da budur. "Zira eşya zıddıyle bilinir. [24]



Âyetlerin Tefsiri


6. Ey Muhammedi Allah'ın âyetlerini inkâr eden ve senin peygamberliğini yalanlayanlar var ya, "Sen onları Allah'ın azabından korkutarak sakmdırsan da, onlar için farketmez" Onlar senin getirdiğine inanmazlar. Boşuna onların iman et­melerini bekleyip de kendini yıpratma. Bu âyette, kavminin kendisini ya­lanlamasına karşı Peygamber (s.a.v.)'e bir teselli vardır. Sonra, Allah Teala onların iman etmemelerinin sebebini şu şeklîde açıklar:[25]



7. Allah onların kalblerini mühürlemiştir. Artık o kalplere herhangi bir nur girmeyeceği gibi, onlarda iman nuru da parlamaz. Müfessirler şöyle der: "Hatm, kapatıp mühürlemek demektir. Bu da şöyle olur: Kalplerdeki günahlar çoğalınca, onlardaki basiret nuru silinir. Artık, böyle kalplere iman, girecek bir yol bulamadığı gibi, küfür de bunlardan çıkış yolu bulamaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Tam aksine, küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur"[26] "Onların kulakları ve gözleri üzerinde perde vardır." Dolayısıyle hidayet nurunu göremez, hakkı işitemez, anlayamaz ve idrak edemezler. Zira onların gözleri ve kulakları sanki kaim perdelerle ka­patılmıştır. Bundan dolayı hakkı görüp de ona uyamazlar, işitip de onu ko­ruyamazlar. Ebu Hayyân şöyle der: "Allah, hakkı kabul etmedikleri için ku­laklarını ve hidayet nurunu görmek istemedikleri için de gözlerini, menfezleri kapatılmış, kendisine yararı olan herhangi bir şeyin içeri girme­sine engel olan bir örtü ile örtülmüş ve üzeri mühürlenmiş bir kaba benzet­ti. Yani bu organlar sıhhatli olmalarına ve idrak güçlerinin yerinde ol­masına rağmen, hayrı görme, işitme ve onu kabul etme melekelerinden mahrumdurlar.

Bu âyette istiare sanatı vardır.[27] Allah'ın âyetlerini yalanlamaları, küfürleri ve cürümleri sebebiyle, onlar için âhirette şiddetli ve sonsuz bir azap vardır. [28]



Edebî Sanatlar


1. "Onları korkutsan da korkutmasan da aynıdır, onlar iman etmezler." âyetinde, Hz. Peygamber (s.a.v.)' in kâfirlerin iman etmesini beklememesi ifade edilmektedir. Bu cümle onların küfür ve taşkınlıktaki aşırılıklarına ve iman kabiliyetlerinin olmayışına dikkat çekmektedir. Onların kesinlikle iman etmeyecekleri vurgulanmıştır.

2. "Allah onların kalplerini mühürledi." ifadesinde latif bir "istiâre-i tasrîhiyye" vardır. Allah, hakkı kabul etmedikleri çin on­ların kalplerini, kurtuluşa çağıran peygamberi dinlemedikleri için kulaklarını, ve hidayet nurunu görmek istemedikleri için de gözlerini, menfezleri kapatılmış, kendisine yaran olan herhangi bir şeyin içeri girmesine engel olan bir örtü ile örtülmüş ve üzeri mühürlenmiş bir kaba benzetti. Allah Teala, istiâre-i tasrîhiyye yoluyla, "hatm" ve "gışâve" kelimelerini müstear olarak kullandı.[29]



8. insanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde "Allah'a ve âhiret gününe inandık" derler.

9. Onlar {kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve mü'minleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.

10. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elem verici bir azap vardır.



11. Onlar; "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denil­diği zaman: "Biz ancak ıslâh edicileriz" derler.

12. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların tâ kendileri­dir, lâkin anlamazlar.

13. Onlara, "insanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiği vakit "Biz hiç, sefihlerin iman ettikleri gibi iman eder miyiz?" derler. Biliniz ki, gerçek beyin­sizler onlardır, fakat bunu bilmezler.

14. (Bu münafıklar) mü'minlerle karşılaştıkları vakit iman ettik" derler. Halbuki şeytanları ile başbaşa kaldıklarında: "Biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz" derler.

15. Gerçekte, Allah onlarla alay eder,azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.

16. İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alan­lardır. Ancak onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.

17. Onların durumu, {karanlık gecede) bir ateş ya­kan kimse misâlidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır, göremezler.

18. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebep­le onlar geri dönmezler.

19. Yahut gökten sağnak halinde boşanan, içinde yo- ğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur {a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla par­maklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.

20. Şimşek sanki gözlerini çıkaracaknıış gibi çakar, onlar için etrafı aydınlatınca orada biraz yürürler, ka­ranlık, üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Allah Teâlâ, sûrenin başında önce mü'minlerin, sonra da kâfirlerin vasıflarım, burada da münafıkların vasıflarını anlattı. Bunlar üçüncü sınıfı teşkil eden ve küfrünü gizleyip mü'mın görünen kimselerdir. Allah, bunlar­dan gelecek tehlikenin büyüklüğüne ve verecekleri zararın çokluğuna dik­kat çekmek için 8. âyette uzun uzun açıklama yaptı. Ayrıca münafıkların durumlarını daha iyi açıklamak, ruhlarında taşıdıkları dalâlet ve nifak karanlığını izah etmek ve bunların hallerinin varacağı helak ve felaketi göstermek için bu âyetlerde iki de darb-i mesel getirmiştir. [30]



Kelimelerin İzahı


Tuzak kuruyorlar. Hıdâ'; hile, tuzak ve riya manalarında kul­lanılır. Asıl itibariyle, "gizlemek" manasına gelir. "Zaman", belâ ve musi­betleri gizlediği için, ona da hâdi') ismi verilir. Ev halkını içinde, ko­ruyup muhafaza ettiği için, küçük eve de (mihdâ1) denir.

Maraz, hastalık demektir. Sıhhatin zıddidır. Maraz, ya vücut hastalığı gibi fiziki olur veya nifak, haset ve riya gibi manevî olur. İbn Fâris şöyle der: "İnsanın sağlığını yok eden herhangi bir illet, veya münafıklık veya, herhangi bir şeydeki eksikliğe maraz denir."

"Fesat çıkarmayınız". Fesat, doğruluktan sapmak manasına olup salâhın zıddıdır.

"Süfeha" Bu kelime, sefih kelimesinin çoğuludur Sefih, câhil, dar görüşlü ve kâr ve zarar gelecek şeyler hakkında bilgisi az olan kimse demektir. Kelimenin aslı, hafiflik manasına gelen sefehür. Sıfat olarak se­fih, aklı az demektir. Luğat âlimleri sefeh kelimesini akıl noksanlığını ge­rektirecek şekilde hafiflik ve dar görüşlülük olarak açıklarlar. Bunun zıddı hilirndir.[31]

Tuğyan, her hususta haddi aşmaktır. "Su taştığı vakit sizi ge­mide biz taşıdık"[32] mealindeki âyette de tuğyan kelimesi yükselmek ve haddi aşmak manalarında kullanılmıştır. Bu kelimeden türemiş olan (Tâğiye) kelimesi de inatçı ve zorba demektir.

"Şaşkmlaşıyorlar" Ameh, bir şey hususunda tereddüd ve şaşkınlığa düşmektir. Bunun sıfatı olan kelimesi ise şaşkın kimse ma-nasına gelir. Ru'be: "Şaşkın ve mütereddidler yüzünden doğru yolu bu­lamıyorum" ifadesinde ameh kelimesini bu manada kullanmıştır. Fahr-i Râzi şöyle der: "Ameh ile amâ eş anlamlıdır. Ancak amâ kelimesi daha umumi olup hem maddî, hem de manevî körlük için kullanılır. Ameh ise, ne tarafa gideceğini bilmeyen kimsenin tereddüd ve şaşkınlığı manasını ifade edip sadece manevî körlükte kullanılır.[33]

"Değiştirdiler" İştiranın asıl manası değiştirmek demektir. Bu da, istenilen şeyi elde etmek için değerini vermektir. Araplar, bir kimse birşeyi başka birşeyle değiştirdiğin de (işterâhu) derler. Şâir şöyle der:

Sizin aranızda benim halâ cahil olduğumu sanıyorsan, bilesin ki ben senden sonra cehaleti hilimle değiştirdim. (esamm) kelimesinin çoğulu olup sağırlar demektir.

(ebkem) kelimesinin çoğuludur. Konuşamayan dilsiz­ler demektir.

(A'rna) kelimesinin çoğuludur. Körler demektir.

Sayyib, bol yağmura derler. (savb) kelimesinden türetilmiştir. Savb ise, şiddetli olarak inmek demektir. Şair şöyle der:

"Sicim gibi yağmur indiren bulutlar seni suladı" demiştir.

Savâik, saika) kelimesinin çoğuludur. Saika ise, değdiği herşeyi yakan ateştir, Şiddetli ses manasına gelen sa'k kelimesin­den türemiştir.

Semâ, lügatte kişinin üstünde olan ve onu gölgelendiren her şeye denir. Evin tavanına sema denilmesi de bundandır. Yağmur semadan indiği için yağmura da semâ denir. Şâir şöyle der:

Bir kavmin toprağına yağmur yağdığı zaman, onlar kızsalar da biz orada hayvanlarımızı otlatırdık.

"Yakalar" Hafif, sür'atle yakalamak demektir. "Ancak bir söz kapan olursa onu delen ve yakan bir alev takip eder[34] âyette de bu manaya kullanılmıştır. Sür'atinden dolayı kırlangıca "huttaf" denilmiştir. Hatif, bir şeyi son derece hızlı yakalayan demektir. [35]



Ayetlerin Nuzûl Sebebi


İbn Abbas (r.a.)'dan şöyle nakledilmiştir: "Bu âyetler Abdullah b. Ubey b. Selül, Muattib b. Kuşeyr ve Cidd b. Kays gibi Ehl-i kitab münafıkları hakkında inmiştir. Onlar mü'minlerle karşılaştıkları zaman iman ve tasdik eden kimseler olarak görünüyorlar ve: "Biz Muhammed (s.a.v.)'in vasıf ve özelliklerini kendi kitabımızda görüyoruz, diyorlardı.[36]



Ayetlerin Tefsiri


8. "İnsanlardan bir grup vardır ki, dilleriyle, Allah'ı ve O'nun peygamberini indirdiği açık âyetleri tasdik ettik, öldükten sonra yeniden dirilmeye iman ettik derler, "Halbuki onlar gerçekten tasdik etmiş ve inanmış değillerdir." Çünkü onlar bu sözleri, inanca ve tasdike dayanmayan bir söz ile söylerler.

Beyzâvî şöyle der: Bunlar, mü'minlerle kâfirler arasında kalan üçüncü sınıftır. Bunlar, kalben inanmadıkları halde, ağızlarıyla "inandık" diyenlerdir. Kâfirlerin en kötüsü ve Allah'ın en çok buğzettiği kimseler bunlardır. Çünkü onlar hile ve istihza yoluyla küfrü gizleyip onu imanla karıştırmışlardır. Onun içindir ki Yüce Allah onların kötülük ve cahilliklerini geniş bir şekilde açıkladı. Onlarla ve onların yaptıklarıyla alay etti. Onların sapıklık ve azgınlıklarını tescil etti. Ve haklarında bir darb-ı mesel getirdi.[37]



9. İnkârda ısrar etmelerine rağmen iman etmiş görünmekle hilekarlarm yaptığını yapıyorlar o cahil kafalarıyla Allah'a hile ettiklerine, bu durumlarının onun katında kendileri için fayda sağlaya­cağına ve bazı mü'minleri kandırdıkları gibi Allah'ı da kandıra-bileceklerine inanıyorlar. Bilmiyorlar ki, Allah aldatılamaz. Zira hiçbir şey ona gizli kalmaz. İbn Kesir şöyle der: "Nifak, hayır gösterip arkasında bir şer gizlemektir. Nifak itikadı ve amelî olmak üzere iki nevidir. İtikaden münafık olan kimse ebedî cehennem de kalır. Amelen münafıklık ise en büyük günahlardandır. Çünkü münafığın sözü fiiline, içi dışına uymaz. Münafıkların vasıflarını anlatan âyetler, Medenî sûrelerde inmiştir. Çünkü Mekke'de münafıklık yoktu, tam aksine açıkça küfür vardı.[38]

Gerçekte onlar sadece kendilerini aldatırlar, çünkü yaptıklarının vebali kendilerine dönecektir. Ancak bunun farkına varamaz ve anlayamazlar. Zira onlar sürekli hamakat ve gaflet içindedirler. [39]



10. Onların kalplerinde şüphe ve nifak vardır. Allah onların pisliklerini ve sapıklıklarını daha da arttırsın. Bu cümle dua cümlesidir. İbn Eşlem, bu hastalığın dinî bir hastalık olduğunu, bedenî bir hastalık olmadığım ifade eder ve şöyle tarif eder: "Nifak hastalığı, insanlar arasında İslam döneminde ortaya çıkan bir şüphedir. Allah, bu hastalığı taşıyanların hastalığını ve kuşkularını daha de artırmıştır.[40]

Mü'min olduklarını iddia ederek yaları söylemeleri ve Allah'ın âyetleriyle alay etmelerinden dolayı onlar için

elem verici bir azap vardır.

Sonra Yüce Allah onların çirkin davranışlarını ve şeni durumlarını beyan etmeye başladı ve şöyle buyurdu: [41]



11. İbn Mesud şöyle der: Yeryüzünde fesat çıkarmak küfürdür ve masiyetle amel etmek demektir. Kim Allah'a isyan ederse yeryüzünde fesat çıkarmış olur. Buna göre âyetin manası şöyledir: Bazı müminler onlara "fitne ve küfrü tahrik etmek ve Allah yolundan insanları alıkoymakla yeryüzünde fesat çıkarmayın" dediği zaman, : "Onlar, fesat çıkarmak asla bizim işimiz değildir. Biz sadece ıslah edici kimseleriz. Hayır ve iyiliğe koşarız. Bize bu şekilde hitap etmeniz doğru değildir" derler. Beyzavi şöyle der: Onlar, kalplerindeki hastalık sebebi ile, fesadı salah şeklinde tasavvur ettiler. Allah, bu gibi kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse, (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi?[42] Bundan dolayı Allah onların bu cevaplarını, cümleye iki pekiştirme edatı ile başlayarak şiddetli bir şekilde reddeder ve şöyle buyurur: [43]



12. Ey insanlar! Dikkatli olunuz ve biliniz ki, gerçek fesatçı başkaları değil, onların kendileridir. Fakat kalplerinden iman nuru silindiği için bunu hissedip anlayamazlar" Bu âyete, dikkat çekme edatı olan VI (elâ) ve pekiştirme edatı olan jl (inne) ile başlanmıştır.

Ayrıca haberin marife olması, mübteda ile haber arasında zamir-i fasl girmesi ve onların şuursuzluklarını ifade etmek için istidrak manası ifade eden (lâkin) edatının gelmesi cümleyi daha da pekiştirmiştir.[44]



13. Münafıklara: "Siz de, Peygamber (s.a.v.)'in arkadaşlarının inandığı gibi nifak ve riya karıştırmadan sadakatle iman ediniz ve Allah'a iman ve itaatimzda samimi olunuz." denildiği zaman "Aklı kısa ve dar görüşlü olan câhiller gibi iman mı edelim?" derler. Münafıklar bu sözleriyle Süheyb-i Rumî, Ammâr b. Yâsir, Bilâl-i Habeşî ve benzeri ashab-ı kiramı kasdetmişlerdir. j-«£i î (enu'minu) kelimesindeki hemze, alay ve istihza ile birlikte inkar manası ifade eder. Beyzâvî şöyle der: Münafıkları, mü'minlerin görüşlerinin yanlış olduğuna inandıkları veya onları küçümsedikleri için, onlara câhil beyinsiz dediler. Çünkü mü'minlerin çoğu fakir idiler. Suheyb ve Bilal gibi köleler bu fakirlerdendir.[45] "Dikkatli olunuz ve biliniz ki, gerçek beyinsizler onlardır. Çünkü bâtıl yola giren, kuşkusuz beyinsizdir. Fakat onlar cehalet ve sapıklık içerisindeki bu durumlarım bilmezler" Allah Teala'nın bu sözü, onların körlüklerini ve hidayetten uzaklıklarını en beliğ bir şekilde ifade etmektedir. Zira onların durumlarını pekiştirerek ve uyararak ifade etmekte ve beyinsizlerin ancak onlar olduğunu vurgulamaktadır.

Bundan sonra onların yapmacık davranışlarına ve münafıklıklarına dikkat çekerek şöyle buyurdu. [46]



14. Mü'minleri gördükleri ve onlara tesadüf ettikleri zaman münafıklık ve riyalarından dolayı, mü'min ve dost görünürler. Sapıklık ve nifak ehli olan reislerinin ve ileri gelenlerinin yanlarına dönüp onlarla başbaşa kaldıklarında da: Biz sizin dininizdeyiz ve sizin inandığınız gibi inanıyo­ruz. Biz onlara, iman etmiş görünmekle onlarla alay edip eğleniyoruz, derler. Allah Teâlâ onlara şöyle cevap vermektedir: [47]



15. Allah onlara Önce mühlet verip sonra da istihzaları yüzünden onları ibret olacak bir şekilde cezalandıracaktır. İbn Abbas (r.a.) şöyle der: Allah, ilerde onları cezalandırmak için onlarla alay eder ve onlara mühlet verir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulrnuştur: "Onlara mühlet veririm; ama benim cezam çetindir[48] İbn Kesir de şöyle der: Bu, Allah'ın alay etmelerine ve hilelerine karşılık olarak onları cezalandıracağını bildiren bir haberdir. Yani Allah, "Allah onlarla istihza eder" ifadesiyle, onların, yapmakla cezaya müstehak oldukları fiili vurgulamıştır. Her iki cümlede istihza lafzı kullanılmış olmakla birlikte, mana farklıdır.[49]

Müfessirler, Kur'an-ı Kerim'deki nazireleri (lafızları aynı, manaları farklı kelimeleri) bu şekilde yorumlamışlardır. Meselâ "Bir kötülüğün karşılığı, ona denk bir cezadır.[50] "Kim size saldırırsa, siz de ona saldırın.[51] buyurulmaktadır. Burada birinci saldırı zulüm, ikincisi adalettir. Mühlet vermek ve onları sapıklık ve küfürleri içinde serbest bırakmak suretiyle, terüddüd ve şaşkınlıklarını artırır. Bu şaşkınlıktan kurtulamazlar. Çünkü Allah, onların kalplerini mühürlemiş ve gözlerini kör etmiştir. Dolayısıyle doğruyu göremezler ve hidayete eremezler. [52]



16. "Onlar, imam küfürle değiştirenler ve hidayeti verip dalâleti alanlardır. "Bu değiştirme ve ahş-verişte kazançları olmadı. "Bunu yapmakla hidayete ermiş de değillerdir." Çünkü onlar dünya ve âhiret saadetini kaybetmiş­lerdir.

Sonra Allah Teâlâ onların zararlarının büyüklüğünü açık bir şekilde ifade etmek için iki darb-ı mesel getirerek şöyle buyurdu: [53]



17. "Onların nifaktaki nitelikleri ve acâip durumları, ısınmak ve aydınlanmak için ateş yakan kimseye benzer" ki, o ateş yanar yanmaz söner ve o kimseyi zifiri karanlık ve şiddetli korku içerisinde bırakır. "Ateş o şahsın etrafını aydınlatıp, o da etrafı görerek korkudan emin olup ateşle ünsiyet kazanınca, Allah onu tamamen söndürür, ateş dağılır, aydınlık yok olur" "Onları yoğun karanlıklar ve şiddetli korkular için de bırakır da, şaşkın şaşkın dolaşırlar ve doğru yolu bulamazlar" İbn Kesir şöyle der: Allah, münafıklar hakkında bu darb-ı meseli getirerek, hidayet yerine sapıklığı ve basiret yerine körlüğü tercih etmeleri hususunda, onları, aydınlanmak üzere ateş yakan bir kimseye benzetti. Ateş onun çevresini aydınlatıp ta ondan yararlanmaya, onunla ünsiyet kazanmaya ve sağını ve solunu görmeye başlayınca, evet işte o bu haldeyken , birdenbire ateşi söner, zifiri karanlık içinde kalır, artık ne görebilir, ne de yolu bulabilir. İşte münafıklar da hidayet yerine dalâleti alma doğruluk yerine eğriliği tercih etme hususunda böyledir.Bu darb-ı mesel onların önce iman edip sonra kâfir olduklarını göstermektedir. Onun içindir ki Allah, onların nurlarını gidermiş ve onları küfür, şüphe ve nifak karanlıklarında, hayır yolunu bulamaz ve kurtuluş yolunu bilemez bir halde bırakmıştır.[54]



18. "Onlar sağır gibidirler, hayrı işitmezler-, dilsiz gibidirler." kendilerine menfaat sağlayacak şeyleri konuşamazlar; kör gibidirler, hidayeti göremez ve o yola giremezler. Dolayısıyla onlar içinde bulundukları eğrilik ve sapıklıktan dönemezler.

Yüce Allah, onların durumlarını daha fazla açıklığa kavuşturmak ve izah etmek için ikinci bir misal getirmekte ve şöyle buyurmaktadır: [55]



19. Veya onların tereddüd ve şaşkınlık içerisindeki durumları, zifiri karanlıkta gök gürültüleri, şimşekler ve yıldırımlarla birlikte yağan şiddetli yağmura yakalanmış kimsenin durumu gibidir. bulutlar içerisinde zifiri karanlıklar, şiddetli gökgürültüleri ve göz kamaştıran şimşekler vardır. İşte bu gürültülerin tehlikelerinden korunmak için parmaklarını kulaklarına sokarlar. Bu da aşırı derecedeki dehşet ve korkudan meydana gelmektedir. O helak edici gürültülerin neticesinde ölümden korktukları için, sanki bu davranışlarının kendilerini kurtaracağını zannederler. Bu cümle, muteriza cümlesidir. Yani Allah Teâlâ gücü ile onları kuşatmıştır. Onlar Allah'ın iradesi ve dilemesi altındadırlar. Etrafı düşman tarafından kuşatılan kimsenin kurtulamadığı gibi , onlar da Allah'ın iradesinden kurtulamazlar. [56]



20. Çok parlak, kuvvetli ve şiddetli olan şimşek, nerdeyse onların gözlerini süratli bir şekilde alacaktır. O şimşek yolu her aydınlattıkça onun ışığında yürürler. Sönüp de parıltıları yok olunca yürüyemez ve oldukları yerde kalırlar. Bu âyetler, onların ne derecede cehalet ve şaşkınlık içerisinde olduklarını tasvir eder. Gözlerinin nurunu giderip yok edeceğinden korkmalarına rağmen, bir şimşek çakıp da; parladığmda fırsatı ganimet bilip birkaç adım atarlar, şimşek kesilip de parıltıları yok olunca, herhangi bir çukura düşme korkusuyla yürüyemez, oldukları yerde çakılıp kalırlar.

"Allah dikseydi, gürültünün şiddetini artırır da onların kulaklarını patlatır ve sağır ederdi; şimşeğin ışığını artırır, gözlerinin nurunu giderir ve onları kör ederdi. Allah Teâlâ herşeye kadirdir, gökte ve yerde hiçbir şey onu âciz bırakamaz.

İbn Cerir şöyle der: Yüce Allah, münafıkları şiddet ve satvetinden sakmdırmaya, onları çepeçevre kuşatmaya ve gözlerini ve kulaklarını gidermeye kadir oduğunu bildirmek üzere, bu âyette kendisini herşeye kadir bir varlık olarak vasıflandırmıştır. [57]



Edebî Sanatlar


Bu âyet-i kerimeler birçok edebî sanatlar ihtiva etmektedir.Onları şöyle özetleyebiliriz:

1. "Onlar inanmış değillerdir" ifadesinde, münafıkların inkarlarında mübalağa vardır. Zira bunun ifadesine uygun şekli dur. Fakat Yüce Allah onları müminler grubunun dışında tutmak için fiil cümlesi yerine isim cümlesi kullanmış ve onların iman etmediklerini vurgulamak için haberin başına tekit edatı olan harf-i çerini getirmiştir.

2. "Allah'a tuzak kuruyorlar" cümlesinde istiâre-i temsiliye vardır. Yüce Allah burada, münafıkların, Allah karşısında küfrü gizleyerek inanmış görünmelerini, padişahını aldatmaya kalkışan tebaanın durumuna benzetmektedir. Burada müşebbehun bihin ismi, istiare yoluyla müşebbeh yerine kullanılmıştır.

3. Ul "Biz ancak ıslâh edicileriz" cümlesinde de kasr sanatı vardır. Bu, mevsufun sıfata hasrı nevinden bir kasrdır. Yani, "biz sadece ıslâh edicileriz, başka bir şey değiliz, demektir.

4. "kalplerinde hastalık vardır" cümlesinde latif bir kinaye vardır. Zira maraz (hastalık) beden için kullanıldığında hakikattir. Burada nifaktan kinaye edilmiştir. Çünkü maraz, beden için, nifak da kalb için bir fesat unsurudur.

5. "Dikkat edin. Şüphesiz onlar, fesatçıların kendileridir." cümlesinde manayı kuvvetlendiren bir çok tekit türü vardır. Cümle, dört kuvvetlendirme edatı ile vurgulanarak söylenmiştir. Bu edatlar şunlardır: Uyarı manası ifade eden te'kit İçin kullanılan zamir-i" fasıl olarak ve cümlenin haberi durumunda olan lafzının marife olmasıdır. Te'kit açısından bu âyetin bir benzeri de âyetidir. Yüce Allah bu âyet ile onların sözlerini en açık ve en kuvvetli bir şekilde reddetmektedir.

6. "Allah onlarla alay eder" âyetinde müşâkele sanatı vardır. Müşâkele yolu ile, istihzanın cezası da İstihza olarak isimlendi­rilmiştir. Müşâkele; "lafızların aynı, manaların farklı olmasıdır. "

7. "Hidayeti sapıklıkla değiştirdiler." Âyetinde istiare-i tasrihiyye vardır. Maksat, onların doğruluğu eğrilikle, imanı da küfür ile değiştirmelerini vurgulamaktır. Bundan dolayı alışverişlerinde kazanamadılar, aksine zarar ettiler. Yüce Allah "satın almak, lafzını "değiştirmek" manasında istiare olarak kullandı ve buna "onlar ticaretlerinde kazançlı olmadı" sözü ile bir açıklık getirdi. Bu, açıklamaya edebiyatta "teşrih" sanatı denir ki, bu istiareyi en yüksek zirveye ulaştırır.[58]

8. cümlesi ile cümlesinde teşbih-i temsilî vardır. Yüce Allah birinci misâlde münafığı, ateş yakan birisine, onun dışardan mü'min görünmesini aydınlığa, o aydınlıktan gördüğü faydanın kesilmesini de ateşin sönmesine benzetmiştir. İkinci misalde ise, toprağın yağmurla hayat bulduğu gibi kalblerinde İslam ile hayat bulmasından dolayı İslam'ı yağmura, kâfirlerin şüphe ve tereddüdlerini karanlıklara, Kur'an'daki vaad ve vaîdleri de gök gürültüsü ve şimşeğe benzetmiştir.[59]

9. "Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir." cümlesinde teş­bih-i beliğ vardır. Yani onlar bu uzuvlardan faydalanmama hususunda sağır, dilsiz ve kör gibidirler. Cümleden teşbih edatı ve vecb-i şebeh hazf edildiği için teşbih-i beliğ olmuştur.

10. "Parmaklarım kulaklarına tıkarlar" cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. Bu mecaz-ı mürsel, bir bütünü söyleyip de onun bir cüz'ünü murat etme kabilindendir. Yani, "parmak uçlarını kulaklarına sokarlar" demektir. Çünkü parmağın tamamının kulağa girmesi mümkün olmaz.

11. Ayet sonlarındaki uygunluğu sağlamak için fasıla harfleri aynı gelmiştir. Bu, kulağa hoş gelir ve ruhta güzel bir tesir bırakır. âyetlerinde olduğu gibi.Bu uygunluk da edebî güzelliklerdendir.[60]



Faydalı Bilgiler


1. Darb-ı meselden maksat, duyu organlarıyla hissedilebilecekmiş gibi uzağı yakınlaştırmak ve manadaki kapalılığı gidermektir, parb-ı mesellerin ruhta fevkalade tesiri vardır. "İşte biz, insanlara bu! darb-ı meselleri getiriyoruz; fakat bunları ancak bilenler düşünüp anlayabilir.[61]

2. Yüce Allah bu âyetlerde münafıkları, onların dalâlete saplandıklarını gösteren ve herbiri son derece çirkin ve âdi olan on sıfatla nitelemiştir. Bu sıfatlar: Yalancılık, aldatma, hile, beyinsizlik, alay etme, yeryüzünde fesat çıkarma, cehalet, sapıklık, şüphe ve tereddüt içinde bulunma ve mü'minlerle alay etmedir. Allah bizi, münafıkların bu hususiyetlerinden korusun.

3. Münafıklar, aslında inanmamış olmalarına ve Rasulullah (sı.a.v.)'m da onların ileri gelenlerini bilmesine rağmen, öldürülmelerine müsaade etmemesinin bir hikmeti vardır... Buharî'nin rivayet ettiği şu hadis de bu hikmeti açıklamaktadır. Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ömer (r.a.)'e şöyle demiştir: "Arapların, Muhammed arkadaşlarını öldürüyor, şeklinde konuşmalarını istemem.[62]



Bir Nükte


Büyük âlim İbnu'l-Kayyim şöyle der: Yüce Allah'ın, :"Allah hemen onların aydınlığını giderir." mealindeki sözü üzerine iyice düşünmek gerekir. Burada Cenab-ı Hak :"Allah onların ateşini giderir" buyurmuyor. Halbuki âyetin evvelinde geçen, "bir ateş yakan kimse" lafzına uygun olması için, "Allah onların ateşini giderir" denmeliydi. Bunun izahı şudur. Ateşte aydınlatma ve yakma özelliği vardır. Allah "Allah, onların nurunu giderdi" buyurmakla, bu özellliklerden aydınlatma özelliğini giderdiğini ve yakma özelliğini bıraktığını ifade etmiş oluyor. Yine düşünmeli ki, Allah niçin "onların nurunu" buyurdu da "onların ziyalarını" buyurmadı. Bunun sebebi şudur: Ziya, nurda bulunan bir fazlalıktır. Eğer "Allah onların ziyalarını giderir" buyrulmuş olsaydı, bu, asıl nurun değil de, onda bulunan fazlalığın giderilmiş olduğu vehmini verirdi.

Şunu da düşünmeli ki, Allah niçin buyurarak "nûr" kelimesini müfret zikretti de, “onları karanlıklarda bıraktı" buyurmak suretiyle, "zulmet" kelimesini çoğul olarak kullandı.'Çünkü hak yol tektir. O da Allah'ın doğru yoludur. Ondan başka Allah'a ulaştıran hiçbir yol yoktur. Bunun tersine birçok bâtıl yol vardır ve çeşitli dallara ayrılmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah birçok âyet-i kerimede "Hak" kelimesini müfret, "bâtıl" kelimesini çoğul zikretmiştir. Meselâ: "Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır[63] Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur.[64] ve "Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun (başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır[65] mealindeki âyetlerde bâtıl yollar çoğul, hak yolu tekil olarak zikretmiştir. [66]



21. Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş olursunuz.

22. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onun­la, sîze besin olsun dîye çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah' a şirk koşmayın.

23. Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre ge­tirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayrî şa­hitlerinizi {yardımcılarınızı) da çağırın.

24. Bunu yapamazsanız, ki, elbette yapamaycaksınız Yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. O ateş kâfirler için hazırlanmıştır.

25. İman edip iyi hareket ve davranışlarda bulunan­lar için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, "Bundan önce bize veri­lenlerdendir bu" derler. Bu rıziklar onlara birbirine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcıdırlar.



Bu Ayetlerin Önceki Ayetlerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde insanları nıü'minler, kâfirler ve münafıklar olarak üç sınıfa ayırdı, onların hususiyetlerinden olan saadet veya bedbahtlığı, iman veya nifakı ve onlarla ilgili darb-i meselleri anlatıp sapıklık yollarını açıkladı. Bu âyetlerde de kendisinin birliğini gösteren de-1İ1 ve şahitleri zikretti. Kendisine şükretmeleri için insanlara nimetlerini tanıttı ve hepsine birden "Ey insanlar!" diye hitap etti. Bu hitap, yaratmak ve rızık vermek suretiyle insanlara yapılan ihsanları sayıp dökerek bütün gruplara yöneltilen bir hilap şeklidir. Yüce Allah insanların kalplerinden şek ve şüphe tohumlarını çıkarıp atmak için, Kur'an mucizesini en açık de­lil ve en parlak bir ifade İle onlara açıkladı. [67]



Kelimelerin İzahı:


Sizi yarattı. Halk, icat etmek ve örneği olmaksızın yarat­maktır. Bu kelimenin luğat manası "ölçmek" demektir. Bir kimse takun­yayı ölçü aleti ile ölçüp düzgün bir şekilde yaptığında Araplar Haleka'n-na'le) derler. Tulum yapmak için deriyi Ölçtüğünde de (Haleka'I edime) derler. Haccâc şöyle der:

"Ne Ölçtüysem onu kestim, ne vadettiysem onu yerine getirdim."

Firâş, üzerinde insanların oturduğu ve yatıp uyuduğu yatak ve beşik demektir .

Bina; kubbe, çadır veya ev gibi bina edilen şeylerdir.

Bu kelime, denk, benzer ve nazir manalarına gelen nidd kelime­sinin çoğuludur. Kelâm âlimleri, "Allah'ın benzen ve zıddı yoktur" derler. Şâir Hassan da şöyle der:

"Sen onun dengi olmadığın halde onu hiciv mi ediyorsun? İkinizden kötü olanı iyi olana fedadır.[68]

Zemahşerî bu kelimeyi şöyle açıklar: Nidd, misil yani benzer demek­tir. Bu kelime ancak muhalif ve muarız için kullandır. Cerir şöyla der:

Teym'i bana denk rni sayıyorsunuz?[69]

Vekûd, ateşte yakılan odundur. Kurtubî şöyle der: Vekûd isim olup odun, Vukûd ise, mastar olup yanmak manasınadır.[70]

Hazırlanmış manasına olup i'dâd masdanndan gelmektedir. Beyzâvî şöyle der: "Bu kelime, onlar için hazırlanmış ve onlara azap için malzeme yapılmış" manasınadır.[71]

Bu kelimenin ismi olan beşaret, sevinçten yüz hatlarının değişmesine sebep olan sevindirici haber, müjde manasına gelir. Kötü bir haber için kullanıldığında, şu âyette olduğu gibi "alay" manası ifade eder: "Altın ve gümüşü yığıp da, onları Allah yolunda harcamayan 1 arın var ya, işte onlara acıklı bir azabı müjdele[72] âyeti bunu ifade eder.

"Eş" manasına gelen kelimesinin çoğulu olup erkek ve dişi için kullanılır. "Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin[73] mealindeki âyette de bu manada kullanılmıştır. Kadın erkeğin,1 erkek de kadının zevci­dir. Asmaî, "Araplar, müennes olarak zevce kelimesini hemen hemen hiç kullanmamışlardır." der.

"Sürekli olarak kalırlar" demektir. [74]



Âyetlerin Tefsiri


Yüce Allah, birlik ve kudretini gösteren delillere kulların dikkatini çekerek şöyle buyuruyor:

21. "Ey Ademoğulları! Allah'ın size verdiği değerli nimetleri hatırlayınız." Sizi yoktan var eden ve büyütüp besleyen Rabbiniz Allah'a ibadet ediniz. O'nu birleyerek, şükrederek ve itaat ederek O'na kulluk ediniz .Sizi kudretiyle yoktan var eden ve sizden önceki milletleri yaratan O'dur. İşte O Allah'a ibadet edin ki, Müttekîler zümresinden yani hidayet ve felaha kavuşanlar zümresinden olasınız. Beyzâvî der ki: Yüce Allah önceki âyetlerde mükellef grupları sıra ile zikrettikten sonra bu âyetlerde, dinleyiciyi tahrik etmek ve gayrete getirmek, ibadetin önemini ve onun şanının büyüklüğünü göstermek için üçüncü şahsa hitaptan ikinci şahsa hitaba dönerek doğrudan doğruya "Ey insanlar!" diye hitap etti. şeklindeki nida edatı , müstekil olarak te'kit manalarını ifade ettiği için Kur'an'da çok kul­lanılmıştır. Önemine binâen Allah'ın kullarına nida etliği her şeyin vurgulu ve açık bir şekilde nîda edilmesi gerekir. İnsanların bunu iyice anlamaları, bütün kalp- leriyle ona yönelmeleri lâzımdır. Halbuki insanların birçoğudir.[75] Bundan sonra Yüce Allah insanlara verdiği nimetleri sayarak şöyle buyurur: [76]



22. "O, yeryüzünü sizin için bir beşik ve ka­rargah kıldı" Yuvarlak olmasına rağmen, açılmış bir yaygı gibi üzerinde yaşar ve karar kılarsınız. Eğer Allah, arzı bu şekilde yaralmasaydı, sizin için onun üzerinde durmak ve yaşamak mümkün olmazdı. Beyzâvî şöyle der: Allah yerküresini, yayılmış bir döşek gibi insanların üzerinde oturma­larına ve uyumalarına elverişli kıldı. Bu durum, yerin düz olmasını gerek­tirmez. Zira onun hacmi büyük olduğu için, küre şeklinde olması, üzerinde yaşamaya mani değildir.[77] "Göğü de yeryüzünün üstünde kub-bemsi bir şekilde ona tavan yaptı" "Kudretiyle bulutlar­dan tatlı su şeklinde yağmur yağdırdı." "O yağmurla size gıda olarak çeşitli meyveler ve sebzeler bitirdi "O halde, ibadet hususunda putları ve insanları Allah'a or­tak koşmayınız" Halbuki siz onların hiçbir şeyi yaratamayacaklarını ve rızık veremeyeceklerini; Allah'ın tek başına yaratıcı, rızık verici, güç ve kudret sahibi olduğunu biliyorsunuz. İbn Kesir şöyle der:. Yüce Allah tek ilah olduğunu açıklamaya, kullarını yoktan yaratması ve onlara bunca ni­metler vermesi sebebiyle, nimet verenin sadece kendisi olduğunu ifade ederek başladı. Burada semadan maksat bulutlardır. İnsanların ihtiyacı anında buluttan yağmuru indiren de Yüce Allah'tır. O. bu yağmurla,insanlar ve hayvanlar için rızık olarak birçok ürün ve meyveler yaratır. Bu şu de­mektir. Allah Teâlâ yaratandır, rızıklandirandır, dünyanın ve o dünyada yaşayanların sahibi ve rızıklarmı verendir. İşte bunun içindir ki, ibadete layık olan sadece odur, başkası O'na ortak koşulamaz.[78] Yüce Allah bir olduğunun delillerini zikrettikten sonra, peygamberliğin gerçek oluşunu anlatmak için Kur'an'ın mu'cize oluşunu delil getirdi. [79]



23. "Ey insanlar! Eğer siz, kulumuz ve rasülümüz Muhammed'e indirmiş olduğumuz, ifadesi, kanun koyması ve dizilişinde mu'ciz olan Kur'an'm doğruluğunda şek ve şüphe ediyorsanız.ihtiva ettiği belagat, fesahat ve beyan sanatlarında, bu Kur'an'm benzeri bir sure getiriniz "Kur'an'a benzer getirme hususunda size yardım edecek, Allah'tan başka yardımcı­larınızı da çağırınız" Yani Allah'tan başka dilediğiniz kimseden yardım is­teyiniz.

Beyzâvî şöyle der: Bunun manası şudur: Kur'an'm benzerini getirmek için yapınızda-bulunan veya Allah'tan başka yardımlarını umduğunuz insanlar, cinler ve tanrılarınızı yardıma çağırınız. Bilinmeli ki Allah'tan başka hiç kimse onun benzerini getiremez.[80] "Eğer onun uydurma ve beşer sözü olduğu hususundaki iddianızda doğru iseniz, haydi buyrun, bir benzerini getirin. "Bu cümlenin cevabı metinden kaldırılmış olup önceki cümle bunu göstermektedir. [81]



24. "Eğer yapamazsanız" açık ve yerli yerinde konuşan yüksek edebî şahsiyetlerinizden yardım almanıza rağmen eğer bu Kur'an'm surelerinden birinin benzerini getiremiyorsanız, geçmişte de bunun dengi veya buna yakın bir şey getirmekten âciz kaldıysanız "Ki, gele­cekte de bunun benzerini asla getiremeyeceksiniz" Öyleyse Cehennemden sakınınız. Bu cümle, ara cümlesi olup insanların şu anda ve gelecekte Kur'­an'm bir benzerini getirmekten aczine işaret eder. Nitekim: "Birbirlerine destek olsalar da onun benzerini ortaya koyamazlar[82] mealindeki âyette de buna işaret edilmiştir. İbn Kesir der ki: "Araplar milletlerin en güzel konuşanı olmalarına rağmen Kur'an kendilerine meydan okuduğunda ona karşı çıkmaktan âciz kaldılar. edatı, gelecekte sürekli olumsuzluk ifade eder. Manası: "Ebediyyen onun bir benzerini getiremeyeceksiniz" demek olur. İşte bu da başka bir mucizedir. Zira Yüce Allah kesin bir şekilde ve hiçbir şeyden asla korkmak sızın, ebediyyen ve sonsuza değin bunun bir benzerinin getirilemeyeceğini haber vermiştir. Durum O'nun haber verdiği gibi olmuş ve o tarihten zamanımıza kadar bir benzeri getirileme­miştir. Kim Kur'an üzerinde düşünürse, onda i'câz yönlerinden, gerek lafız, gerekse mana yönünden açık ve gizli birçok sanat bulur.

Arap dilini bilen ve kelamın çeşitli kalıplara göre aldığı manayı an­layan kimseler, Kur'an'm tamamının son derece açık olduğunu görürler.[83] Mademki Kur'an'm bir benzerini getiremeyeceksiniz, o halde Allah'ın azabından korkunuz ve O'nun inkarcılar için hazırlamış olduğu Cehennem ateşinden sakınınız. Yani, tutuşturma madde­si olarak kâfirlerin ve onların, Allah'ı bırakarak tapmış oldukları putların kullanıldığı cehennem ateşinden sakınınız. Nitekim: "Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler "cehennem yongasıdır[84] mealindeki âyette bu mana vurgulanmıştır. Mücâhid, buradaki (biçâre) kelimesini şöyle açıklar: " Leşten daha fena kokulu kükürt taşıdır ki", kâfirler ateşle birlikte bununla azab görürler". "Bu cehennem kâfirler için hazırlanmıştır" ve onlar için pusuda beklemektedir. Onlar orada her çeşit horlayıcı azabı tadarlar.

mak için Kur'an'm özendirme ve korkutma üslubuyla bu âyetlerde de dost­larına hazırlamış olduğu şeyleri anlattı ve şöyle buyurdu: [85]



25. "Ey Muhammedi Dünyada güzel iş yapan, iman ile güzel işleri birlikte yürüten müttakî mü'minleri müjdele" "Onlar için, içinde köşkler ve ağaçlar bulunan bahçeler ve bostanlar hazırlanmıştır. O köşklerin ve meskenlerin altından cennet ırmakları akmaktadır.[86] "Onlara bir nimet ve cennet meyvelerinden bir nzık verildikçe" "Bu nimet bize, daha önceki yemeğin bir benzeridir" derler. "Müfessirler şöyle der: Cennet ehline nzık olarak cennet meyveleri verilir. O rızkıonlara me­lekler getirir. Onlara ikinci defa sunulduğunda: "Bu, daha önce bize getirdiğiniz şeydir" derler. Melekler: "Ey Allah'ın kulu, ye. Rengi aynı olmakla beraber tadı farklıdır." derler.[87] Yüce Allah şöyle buyurur: "Onlara , tat ve lezzetinde değil, şekil ve görünüş bakımından birbirlerine benzeyen rızıklar verilir." İbn Cerir şöyle der: Renk ve görünümünde bir Öncekine benzemekle birlikte, tat bakımından benzemez. İbn Abbas (r.a.) da: " Cennette olan hiç bir şey dünyadakilere benzemez. Sadece isimleri birbirine benzer" der. "Onlar için cennette, maddî ve manevî pislik ve kirlerden temizlenmiş iri gözlü hurilerden eşler vardır." İbn Abbas(r.a.) :Bu eşler pislik ve hayızdan temizlenmişlerdir, der. Mücahid ise: "Hayız, nifas, büyük abdest, küçük abdest, sümük ve balgam­dan temizlenmiştir." der. Hadiste, dünyadaki mü'min hanımların kıyamet gününde irigözlü hurilerden daha güzel olacağı haber verilmiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Gerçekten biz hurileri yepyeni bir yaratı­lışla yarattık. Onları bakireler kıldık. Eşleriyle yaşıt ve onlara düşkündür­ler.[88] "Onlar orada devamlı kalacaklardır. " İşte bu, tam bir saadettir. Mü'minler bu nimetler içinde emin bir yerdedirler. Eşleriyle birlikte, kesintiye uğramaksızm ebedî bir mutluluk içerisinde yaşarlar. [89]


Edebî Sanatlar


1. "Rabbinize ibadet edin" cümlesinde, Rabb kelimesinin muhatab zamirine muzaf olarak zikredilmesi, Allah'ın şanını yüceltme ve ona saygıyı ifade eder..

2. "Kulumuza" terkibinde, kelimesinin li zamirini tamlaması, peygamberi şereflendirmek ve şerefi ona tahsis içindir. Bu, Rasulul-lah (s.a.v.)'m en şerefli vasfıdır.

3. "Bir sure getirin" cümlesinde, karşısındakini âciz bırak -ma vardır. Burada emir kipi âciz bırakmak manasında kullanılmıştır. Sûre kelimesinin nekre olarak getirilmesi de kapsam ifade eder.

4. "Yeryüzünü sizin için bir yatak, göğü de tavan kıldı" cümlesinde ince bir mukabele sanatı vardır. Zira âyette 'in mukabilinde 'in mukabilinde de * tu zikredilmiştir. Bu da güzel edebî sanatlardandır.

5. "Yapamayacaksınız" cümlesi, mu'teriza cümlesi olup geçmişte ve gelecekte meydan okumayı ifade etmekte ve bütün asırlarda muhatapların tam bir acz içinde olacaklarını vurgulamıştır.

6. "Ateşten sakının" cümlesinde ise, kinaye yoluyla güzel bir icaz vardır. Yani : "Kur'an'm benzerini getirmekten âciz kaldıysanız, onun hak olduğunu tasdik ederek cehennem ateşinden sakınınız" demektir. [90]



26. Şüphesiz Allah sivrisinek ve ondan daha büyüğü ile misâl getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misâllerin Rabblerinden gelen bir hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise, "Allah böyle misâl vermekle ne murad eder?" derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misâllerle Allah ancak fâsıkları saptırır.

27. Onlar öyle sapıklar ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler, Allah'ın, ziyaret edilip hâl ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vaz­geçerler ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.

28. Ey kâfirler! Siz (henüz yokken) size (hayat veren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Şunu bilin ki, sonra sizi O öldürecek, tekrar O diriltecektir. Tekrar O'na döndürüleceksiniz..

29. O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Son­ra semâya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi. O, herşeyi hakkıyla bilendir.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah kesin ve parlak delillerle, şüphe getirmeyecek şekilde, Kur'an'ın Allah kelamı ve son peygambere indirilmiş mucize kitap olduğunu açıkladıktan ve Kur'an'ın en kısa surelerinden birinin benzerini getirmeleri için muarızlarına meydan okuduktan sonra, bu âyetlerde, Kur'an'ı tenkit maksadıyla kâfirlerin ileri sürdüğü bir şüpheyi ortaya getir­mektedir. Bu şüphe, Kur'an-ı Kerim'de arı, sinek, örümcek,karınca ve ben­zeri, şeylerin zikredilmiş olmasıdır. Onlara göre, bu gibi şeylerin, Allah kelamında değil, fasih Arapların sözlerinde bile zikredilmesi uygun değildir. Allah, onların ortaya attığı bu şüpheye şöyle bir red cevabı verdi: Verilen misal yüce bir hikmeti ihtiva ediyorsa, bu şeylerin küçüklüğü, Kur'an'ın fesahat ve i'cazı için bir kusur değildir. [91]



Kelimelerin İzahı


"Bırakmaz" Haya, ayıplanma ve kınanma korkusundan in­sanda meydana gelen değişikliktir. Burada, bu değişikliğin gereği kasdedil-mektedir ki, o da "bırakmak"tır. Zemahşerî şöyle der: Yani Allah, hakir görüldüğü için utanarak sineğin adını anmayan kimse gibi, sivrisinekle darb-ı mesel getirmeyi terketmez.[92]

"Ondan daha küçük"

Arap dilinde fısk kelimesinin asıl manası, bir şeyden çıkmak demektir. Allah'a itaatten çıktığı için münafığa fâsık denir. Ferra bu keli­meyi şöyle açıklar: Fâsık, çıkan manasına olup, Arapların "hurma kabu­ğundan çıktı" manasına gelen sözünden alınmıştır. Fâsığa Allah'a itatten çıktığı için fâsık denilir. Fareye de, zarar vermek maksadıyla, deliğinden çıktığı için küçültme ismi olarak füveysika denir.[93]

Bozarlar. Nakz, diziyi dağıtmak, yapılan bir binayı veya bükülmüş bir ipi veya verilen bir sözü bozmak demektir. Nakz kelimesi Kur'an'ı Kerim'de bu manalarda zikredilmiştir. "İpliğini sağlamca büktük­ten sonra bozan kadın gibi olmayın[94], "Sözlerinden dönmeleri sebebiy-le....[95]

Ahd, insanın başkasına verdiği teminattır. Jl ilâ harf-i çeri ile kullanıldığında "tavsiye etmek" manasına gelir..

Misâk, yeminle pekiştirilerek verilen sözdür. Bu, ahidden daha kuvvetlidir.

İstiva aslında, itidal ve istikamet manasına gelir. Bu kelime doğru ve düzgün ağaç için kullanıldığı gibi, "Ona ok gibi gitti" teşbihinde de bu manada kullanılır. Sa'leb: "İstiva, bir şeye yönelmek manasına gelir" dedi.[96]

Onları muhkem ve sağlam bir şekilde yarattı. Bir başka görüşe göre bunun manası: "Onları çeşitli hallere soktu." demektir. [97]



Nüzul Sebebi


Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de sinek ve örümceği zikredip bunlarla müşriklere darb-ı mesel getirince Yahudiler buna güldü ve şöyle dediler: "Bu, Allah kelâmına benzemiyor. Allah bu âdi şeyleri anlatmakla ne kas-dediyor? Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu.[98]



Âyetlerin Tefsiri


Yüce Allah, yahudi ve münafıkların iddialarını reddetmek üzere

şöyle buyurur:



26. "Şüphesiz Allah, küçük olsun büyük olsun, herhangi bir şeyle darb-ı mesel getirmekten sakınıp çekinmez." "Bu mesel,ister sivrisinek, isterse hakirlik ve küçüklükte on­dan daha aşağı derecede olan başka bir şeyle getirilsin, farketmez" Allah, sineği yaratmaktan çekinmediği gibi onunla darb-ı mesel getirmekten de çekinmez. "Mü'minler Allah'ın hak olduğunu, haktan başka bir şey söylemeyeceğini ve bu darb-ı meselin de Allah'tan olduğunu bilirler. "Kâfir olanlara gelince, bu darb-ı mesellere hayret ederler ve : "Bu hakir şeyleri darb-ı mesel getirmekle Allah ne kasdediyor?" derler" Yüce Allah onlara cevaben der ki "Allah bu darb-ı meselle, onu inkâr ettikleri için birçok kâfiri saptırır; ona inandıkları için de birçok mü'mini onunla hidayete erdirir. " Böylece kâfirlerin dalâleti, mü'minlerin de hidayeti artar. "Allah bu darb-ı meselle veya bu Kur'an'la, kendisine itaatten ayrılan ve âyetlerini inkâr edenlerden başkasını saptırmaz"

Daha sonra Yüce Allah bu fâşıkların vasıflarım sayarak şöyle buyu­rur: [99]



27. Allah'ın, semavî kitaplarda, Mu-hammed (a.s.)'e iman edeceklerine dair kendilerinden almış olduğu sağlam ahdi bozarlar, veya Allah'a iman, peygamberleri tasdik ve şeriatlerle amel hususunda Allah'a verdikleri her türlü söz ve ahdi bozarlar.

"Allah'ın, ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği akrabaları ziyareti terkederler. " Âyette geçen "L" kelimesinin manası umumî olup peygamberler ve yakın akrabalarla ilgiyi kesmek, mü'minlerle dost olmayı terketmek gibi Allah'ın razı olmadığı her türlü ilgiyi kesmeyi kapsar, Masiyet,fitne, imandan men etme ve Kur'an etrafında şüphe yayma gibi davranışla yeryüzünde fesat çıkarırlar. "İşte bunlar, bu çirkin vasıflarla vasıflananlar, "ziyana uğrayanla­rın kendileridir." Çünkü onlar hidayet yerine dalaleti, mağfiret yerine azabı tercih ettiler. Böylece ebedî cehenneme gittiler. [100]



28. Bu âyetteki soru edatı, kınama ve inkar içindir. Manası şöyledir: "Yaratan Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?" Halbuki siz babalarınızın sulbünde ve annelerinizin rahimlerinde, yokluk aleminde bir nutfe idiniz de, sizi yaratıp dünya yüzüne çıkarttı Sonra eceliniz geldiğinde sizi öldürecek" Daha sonra sizi kabirlerinizden yeniden dinletecek "Sonra da, kıyamet gününde hesap ve ceza için O'na döndürüleceksiniz."Daha sonra Yüce Al­lah, öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğunu gösteren delili zikretti. [101]



29. O, faydalanmanız ve Allah'ın ya­ratıcı ve rızık verici olduğunu bilmeniz için yeryüzünü ve onda bulunanları sizin için yaratandır. Sonra iradesini semaya yöneltti ve onları muhkem bir şekilde yedi sema olarak yarattı. İşte bu, O'nun yüce kudretinin delilidir. "O, yarattığı ve icat ettiği herşeyi bilicidir" Bu gökler sizden daha büyük olduğu halde, onları yaratmaya kadir olan Allah'ın sizi yeniden diriltmeye kadir olacağını düşünemiyor musunuz? Evet, O herşeye kadirdir. [102]



Edebî Sanatlar


1. "Terketmez" kelimesi, zikr-i melzum irade-i lâzım kab­ilinden bir mecazdır. "Terketmez" manasınadır. Allah "terk" yerine "haya" kelimesini kullandı. Çünkü terk, hayanın neticesidir. Bir kimse birşeyi yap maktan haya ederse onu terkeder.[103]

2. "Allah'a verdikleri sözü bozarlar" cümlesinde istiare-i mekniyye vardır. Zira burada ahd ipe benzetilmiş, müşebbehun bih olan ir. hazfedilmiş ve istiâre-i mekniyye yoluyla, onun levazımından olan naks (çözme) ile ona işaret edilmiştir.

3. "Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz" Cümlesinde iltifa sanatı vardır. Kınama ve azarlama ifade eden. Yüce Allah kelamı, dalı; Önce üçüncü şahıs kipi ile söylerken, burada onu bırakarak ikinci şahıs ki­pine dönmüştür. Bu da bir edebî sanat nev'idir.

4. kelimesi, mübalağa kalıplarmdandır. Manası: "İlmi, herşeyi kuşatacak şekilde geniş olan" demektir. Ebu Hayyân şöyle der; Yüce Allah kendini "âlim", "alîm" ve "allâm" vasıflarıyla vasıflandırdı. Bu son iki vasıf mübalağa ifade eder. Araplar, aşırılığı pekiştirmek için "allâm" keli­mesinin sonuna "tâ" ilave ederek "allâme" derler. Kelimenin bu şekliyle Allah için kullanılması caiz değildir.[104]



Faydalı Bilgiler


1. Zemahşerî şöyle der:Darb-ı mesel manayı açtığı ve anlatılmak is­tenen maksadı açıkça ortaya koyduğu için ona başvurulur. Kendisiyle darb-ı mesel getirilen şeyin büyüklüğü ve küçüklüğü, kendisi için darb-ı mesel getirilen şeyin durumu neyi gerektiriyorsa ona göre değişir. Görmüyor mu­sun? Hak apaçık olduğundan, Yüce Allah onun için ziya ve nur ile misal getirdi. Bâtıl, hakkın tam zıddı bir vasfa sahip olduğundan onun için de "zulûmat"ı misâl verdi. Kâfirlerin, Allah'a ortak koştukları ilâhların duru­mundan daha hakir ve daha düşük bir şey olmadığından, zayıflık ve gevşeklik hususunda, onlar için darb-ı mesel olarak örümcek ağım getirdi: "Onların durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir[105] ki, Örümcek o yuvayı sinekten daha zayıf ve daha değersiz yapmıştır. Yüce Allah bir başka âyette de şöyle buyurur: "Allah'ı bırakıp ta taptıklarınız, bir sinek yaratmak için bir araya gelseler bile, yaratamazlar. Sinek onlardan birşey kapsa, onu ondan geri alamazlar" [106]Asıl şaşılacak şey, insanlar sürekli olarak hayvanlarla, kuşlarla, böcekler ve zehirli haşerelerle darb-ı mesel getirirken onların bunu nasıl inkâr ettikleridir, tşte Arap darb-ı me­selleri, şehirlisinin de bedevisinin de dillerinde yaşamaktadır.[107]

2. "Allah onunla birçoğunu saptırır, birçoğu­nu da doğru yola iletir." cümlesinde, onların kulağına gelen ilk cevabın, on­ların maneviyatını bozacak ve güçlerini kıracak korkunç bir şey olduğunu vurgulamak için "saptırmak" ifade eden "idlâl" kelimesi, "hidayet" kelime­sinden önce zikredilmiştir. Yenilenme ve devamlılık ifade ettiği için geniş zaman kipi tercih olunmuştur. Ebussuûd bunu böyle açıklamıştır.[108]

3. İbnul-Cüzeyy, "Teshil" adlı eserinde şöyle der: "O, yerde ne varsa-hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi" mealindeki âyet, Yüce Al lah'ın gökleri yerden sonra yaratmış olmasını gerektirir."Ondan sonra da yer küreyi döşedi[109] mealindeki âyetin zahiri bunun aksini göstermektedir.

Zahiren ihtilaflı görünen bu âyetleri iki şekilde uzlaştırmak mümkündür. 1.Yerküresi, göklerden önce yaratılmış, fakat göklerin yaratılmasından sonra döşenmiştir. Bu durumda aralarında bir çelişki yoktur. 2. âyetinde kelimesi, haberleri tertib ile vermek için kullanılmıştır.[110]



30. Hatırla ki: Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi. Onlar, "Bizler hamdinle seni teşbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesad çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?" dediler, Allah da onlara "sizin bilemeye­ceğinizi herhalde ben bilirim" dedi.

31. Allah Âdem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra on­ları önce meleklere arzedip: "Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunlarm isimlerini bana bildirin" dedi.

32. Melekler "Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan ten­zih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakim olan ancak Sensin" dediler.

33. (Bunun üzerine) "Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat" dedi. Âdem eşyanın isimlerini onlara anlatınca, "Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?" dedi.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah, kullarına, yaratma, icat etme, yeryüzünde bulunan herşeyi onların emrine verme ve onları yokluktan

varlık âlemine çıkarma gibi nimetlerini sayıp döktükten sonra onların yaratılışını anlatmaya başladı ve onların babalarını halife kılmak, cennete yerleştirmek ve sânını yüceltmek için melekleri ona secde ettirmek gibi nimetlerle şereflendirdiğini ve ona itibar kazandırdığını insanlara bildirdi. Şüphe yok ki, babaya yapılan ihsan, çocuklarına da ihsandır. Babalara verilen nimet, çocuklara da nimettir. Bundan dolayı Allah'ın Âdemoğullarma bunu hatırlatması uygun olmuştur. Çünkü hatırlatmak da, Allah'ın insanlara ih­san ettiği nimet tüderindendir. [111]



Kelimelerin İzahı


"İz" kelimesi zaman zarfıdır, metinde bulunmayan bir fiil ile man-subtur. Takdiri veya şeklindedir. Bazan âyetinde olduğu gibi, mahzuf fiil sarahaten zikredilir. Müberred şöyle der: "İz edatı, geniş zaman fiili ile birlikte kullanıldığında , geniş zamanın ma­nası geçmiş zaman olur. Âyetinde böyledir. Bunun manası: "Kâfirlerin sana tuzak kurdukları zamanı hatırla" demektir. İzâ edatı da, mazinin başına geldiğinde onun manasını gelecek zamana çevirir, liü iulkll lil âyetlerindeki » manasınadır.[112]

Halife, başkasının arkasından gelen ve onun yerine geçen kim­se demektir. Bu kelime (faîl) kalıbında olup (fail) manasınadır. So­nundaki tâ mübalağa için gelmiştir. İnsan, Allah (c.c.)' m hükümlerini icra etme ve O'nun rabbanî emirlerini uygulama hususunda O'na vekalet ettiği için " halife" diye isimlendirilmiştir. Nitekim: "Ey Davud! Biz seni yeryü­zünde halife yaptık.[113] mealindeki âyette de bu manada kullanılmıştır.

Döker. Sefk, dökmek ve akıtmak demektir. Kan akıtmanın dışında kullanılmaz. Misbah adlı kitabın müellifi şöyle der: Kanı sefk et­mek, onu akıtmak demektir.,Darabe babından gelir.

"Teşbih ederiz" Teşbih, Allah'ı kötülükten uzak tutmak ve ten­zih etmektir.[114] Bu kelime koşmak, gitmek ve yüzmek manalarına gelen sehh kelimesinden türemiştir. "Zira gündüz vakti senin uzun boylu koşuşturman (meşguliyetin) vardır[115] mealindeki âyette de bu manada kul­lanılmıştır. Teşbih eden kimse, Allah'ı tenzihe koşan kimse demektir.

Takdis ederiz" Takdis, temizlemek, demektir. "Arz-ı mukad­dese" ve "Ruhu'1-Kuds" terkiplerinde de bu manada kullanılmıştır. Bu ke­limenin zıddı tencis (pislctmek)tir. Allah'ı takdis etmek dernek, onu yüceltme, ululama ve şanına lâyık olmayan şeylerle O'nu anmaktan uzak durma demektir. Müslim'in Sahih"inde şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v.) rükû ve sücudunda: O, çok teşbih edilen çok takdis edilen, meleklerin ve Ruh'un Rabbi'dir." derdi.[116]

Bana haber verin" demektir. Nebe'de, büyük faydası olan önemli "haber manasınadır. "O, büyük bir haberdir."81 mealindeki âyette de bu manayadır.

"Açığa çıkarıyorsunuz" demektir.

"Gizliyorsunuz" demektir. Ketm-i ilimde, bu kökten olup "il­mi gizlemek" manasınadır. [117]



Âyetlerin Tefsiri


30. "Ey Muhammedi Rabbi-nin meleklere:"Ben yeryüzünde bana vekaleten hükümlerimi uygulayacak birini yaratacak ve onu kendime halife edineceğim" dediği zamanı hatırla" ve bunu kavmine anlat. Bu halife Âdem(a.s.) veya asırdan aşıra, nesilden nesile birbirlerinin yerine geçecek ve Allah'ın hükümlerini icra edecek bir kavimdir, Melekler hayret ve şaşkınlıkla şöyle dediler: Onları nasıl halife ediniyorsun!...Onların içinde isyanla yeryüzünde fesat çıkaracak, taşkınlık ve zulümle kan dökecek kimseler vardır, Halbuki biz sana hamd ile birlikte, layık olmayan şeylerden seni tenzih ediyoruz. Sana saygı gösteriyoruz ve inkarcıların sana isnad ettiği şeylerle anmaktan seni tenzih ediyoruz.

Yüce Allah onlara şöyle cevap verdi: "Size gizli kalan birçok yararlı şeyleri ben bilirim" Halife yaratmada, sizin bilmediğiniz, fa­kat benim bildiğim hikmetler vardır. [118]



31. Allah Adem'e (a.s.) isim verilen bütün var­lıkların isimlerini öğretti. İbn Abbas: Allah Âdem'e herşeyin ismini öğretti..Hatta çanak çömleğin ismini bile öğretti."der. Sonra o varlıkları meleklere gösterdi ve onları susturmak maksadıyla sor­du: ve dediki: Hilafete, benim halîfe ta­yin ettiğim kimseden, sizin daha layık olduğunuz hususundaki iddianızda doğru iseniz, bu gördüğünüz mahlukatm isimlerini bana bildirin. Kısacası, Allah Teâlâ Âdem( a.s.)'e, meleklerin bilmediği şeyleri öğretmek, eşyayı, isimlen, cinsleri ve dillen meleklere değil de, özel olarak ona tam bir şekilde tanıtmakla, onun meleklere karşı Üstünlüğünü gösterdi. Bunun üzerine melekler acz ve kusurlarım itiraf ederek: [119]



32. Dediler ki: Ey Allah'ım! Seni nok­sanlıktan tenzih ederiz. Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur." Sana hiçbir şey gizli kalmaz, kuşkusuz sen herşeyi bilirsin. Sen hikmetinin gerektirdiği şeyden başkasını yapmazsın. [120]



33. Bunun üzerine Yüce Allah Âdem ( a.s.)'e: Ey Âdem, bunların bilmekten âciz kaldıkları ve bilgilerinin o mertebeye ulaşamadığını itiraf ettikleri o isimleri kendilerine bildir. Âdem (a.s.) bütün eşyayı bildirip isimlerini ve yaratılış hikmetlerini söyleyince Yüce Allah meleklere şöyle buyurdu: Göklerde ve yerde sizin bilmediğiniz şeyleri ben bilirim, diye size bildirmemiş miydim? Sizin açığa vur­duğunuzu ve Allah'ın sizden daha üstün bir varlık yaratmayacağına dair içinizde sakladığınız iddianızı da bilirim dememiş miydim?

Rivayet edildiğine göre, Yüce Allah Âdem (a.s.)'i yaratınca melekler onun enteresan yaratılışını gördü ve şöyle dediler: "Rabbimiz ne isterse ya­ratsın. O, kendisi katında bizden daha şerefli bir mahluk yaratmayacaktır. [121]



Edebi Sanatlar


1. "Hani, Rabbin demişti" ifadesinde, Rabb kelimesinin Rasule tamlayan olarak gelmesi, peygamberin şerefini ve makamının yüceliğini göstermek içindir. lafzının, ifade­sinden önce gelmesi, meleklere önem verildiğini ve yaratılacak halifeye dikkatlerinin çekildiğini göstermektedir

2. "Bana haber verin" emir kipi, hakikî manasında değil, âciz bırakmak ve susturmak için kullanılmıştır.

3. "Adem onlara eşyanın isimlerini haber verince cümlesinde hazif yoluyla mecaz vardır. Takdiri: "Onlara onları haber ver. Adem onlara haber verince" şeklindedir. Manası anlaşıl­dığı için hazfedilmiştir.

4. "Sonra onlara arzetti" Bunda tağlîb sanatı vardır. Zira zamiri, erkek akıl sahipleri için kullanılan bir zamirdir. Eğer tağlib sanat olmasaydı, şeklinde olurdu.

5. "Ben, göklerdeki ğaybı bilirim" cümlesindeki cümlesinde tekrar zikredilmiştir. Bu da verilen haber* önem vermek ve Allah' m ilminin bütün eşyayı kuşattığına dikkat çekme! içindir. Buna "ıtnâb sanatı" denilir.

6. Bu âyetin sonundaki kelimelerinde bedi' ilminde "tıbâk" denilen sanat vardır. [122]



Faydalı Bilgiler


1. Bazı ilim adamları şöyle der: Yüce Allah'ın meleklere Âdem (a.s.)'i yaratacağını ve onu yeryüzünde kendine halife kılacağını haber vermesi, kullarına, işlerine girişmeden önce danışmayı Öğretmek içindir.

2. Âdem (a.s)'in halife kılınmasındaki hikmet, Allah' m halifeye muhtaç olması değil, kullara bir rahmettir. Zira kulların vasıtasız olarak, hatta melek vasıtasıyla Allah' in emir ve yasaklarım almaları mümkün değildir. Peygamberlerin beşerden gönderilmesi, Allah'ın insanlara rahmet, lütuf ve ihsanıdır.

3. Hafız İbn Kesir şöyle der: "Meleklerin, "yerüzünde fesat çıkaracak... insanı mı yaratıyorsun!.." şeklindeki sözleri Allah'a karşı bir itiraz ve Âdemoğullanna karşı bir kıskançlık için değildir. Sadece bu husustaki hik­metin açıklanmasını istemek ve öğrenmek için bir sorudur. Şunu demek is­tiyorlar: "Onların içinde yeryüzünde fesat çıkaracak kimseler bulunduğu halde, yaratıl mal arın daki hikmet nedir?[123] İbnu'l-Cizzi: Meleklerin, Âdem oğullarının fesat çıkaracağını bilmeleri, Allah'ın bu hususta kendilerine bilgi vermesiyle olmuştu" der. Bazıları da şöyle der: "Yeryüzünde cinler vardı.Fesat çıkarttılar. Allah onlara melekler gönderdi de melekler onları Öldürdü. Bunun için, melekler Âdemoğullarını onlara kıyas etmişlerdir.[124]

4. Şa'bîye,"Şeytan'm eşi var mıydı?" diye soruldu. O da, "Ben böyle bir düğün görmedim" diye cevap verdi. Şa'bî diyor ki, Biraz sonra "Şimdi sîz, beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini mi dost ediniyorsunuz?[125] mealindeki âyeti okuyanca anladım ki, eş olmadan zürriyet olmaz. Bunun üzerine: "Evet, onun eşi vardır. " dedim.[126]



34. Bir zamanlar biz meleklere "Âdem'e secde edin" dedik. İblis hâriç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.

35. Biz, "Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin, orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin, sadece şu ağaca yaklaşma­yın. Yoksa her ikiniz de zâlimlerden olursunuz" dedik.

36. Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi te­cavüz ettirdi ve içinde bulundukları cennetten onları çıkardı. Bunun üzerine "Birbirinize düşman olarak i-niniz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zama­na dek yaşamak vardır. " dedik.

37. Daha sonra Âdem, Rabbinden bir takım il­hamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.

38. Dedik ki: "Hepiniz Cennetten inin! Eğer Ben­den size bir hidâyet gelir de her kim hidâyetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.

39. İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde meleklerin ulaşamadığı derin bilgiyi sadece Âdem( a.s.)'e verdiğini bildirdiği gibi hilafeti de yalnız ona ver­diğini bildirdi. Bu âyet-i kerimeler de de Allah, ona lütfettiği başka bir şerefi de açıklamaktadır. O da, Allah'ın meleklere Âdem (a.s.)'e secde et­melerini, emretmesidir. Bu şeref, bütün beşeriyetin babası olan Âdem (a.s.)' in [şahsında, insan nevine verilen en yüce şereftir. [127]



Kelimelerin İzahı


Secde aslında, kendisine secde edilen kimse için eğilmek ve yüceliğini belirtmek demektir. Şer'î mânâsı, alnı yere koymaktır.

İblis, şeytanın adıdır. Arapça değildir. Bir görüşe göre, ümit­sizliğe düşmek mânâsına olan iblâs kelimesinden türemiştir.

Kaçındı. îbâ, birşeyi yapma imkânı olduğu halde yapmaktan ka­çınmak demektir.

Kibirlendi. İstikbâr, kendini büyük görmek ve böbürlenmek de­mektir,

Meşakkatsiz olarak bolca demektir. Rağad: Bolluk içinde yaşamak manasınadır. Toplum, bolluk içinde yaşadığında Araplar, derler. Şâir aşağıdaki beytinde kelimesini bu manada kullanmıştır.

Kişiyi müreffeh, hadiselerden emin bir şekilde bolluk içerisinde yaşarken gördüğün zaman....

"Onların ayağını kaydırdı" İzlâl, ayak sürçmesi mânâsına ge­len zelel kelimesinden türemiştir. Birisinin ayağı kaydığında de­nilir. Daha sonra bu kelime, mecaz olarak, hata etmek mânâsında kul­lanıldı. Kişi, hata ettiği ve yapmaması gereken bir şeyi yaptığında denilir. Bu hatanın işlenmesine başkası sebep olursa denilir.[128]

Müstekarr. Yerleşme yeri demektir.

Meta'; yenilecek, içilecek, giyilecek ve benzeri faydalanılabi­lecek şeydir.

Telakki, aslında karşılamak manasınadır. Arapların, "Hacıları karşılamak için çıktık" şeklindeki sözlerinde bu mânâda kullanılmıştır. Bu kelime daha sonra, birşeyi alıp kabul etme mânâsında kullanıldı. Araplar, "Falandan mektup aldım ve kabul ettim" mânâsına, derler.

Tevbe etti. Tevbe, lügatte dönmek demektir. (an) edatı ile kullanıldığında isyandan dönmek mânâsına gelir edatı ile kul­lanılırsa, tevbeyi kabul etmek mânâsını ifade eder. [129]



Âyetlerin Tefsiri


34. Ey Muhammedi Kavmine, bizim melek­lere "Âdem'e ibadet secdesi ile değil de, selam ve hürmet secdesi ile secde ediniz, dediğimiz zamanı hatırlat İblis hariç hepsi secdeye kapanmışlardı. O, kibirlendi ve kendisine emrolunanı yapmaktan kaçındı. "Böylece o kibri ve kaçınması yüzünden kâfirlerden oldu" Zira o, Allah'ın Âdem'e secde edin, emrini çirkin buldu. [130]



35. Siz dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin Havva, birlikte ebedî cennete yerleşiniz. "Cennetin mevyelerinden istediğiniz yerden, istediğiniz kadar bol bol yeyiniz"Şu ağaca yaklaşmayın, aksi tak­dirde Allah'a isyan ederek kendilerine zulmedenlerden olursunuz" İbn Abbas (r.a.) bu ağacın üzüm ağacı olduğunu söyler. [131]



36. deki zamirin ağacı göstermesi halinde âyetin mânâsı şöyle olur: "Şeytan, ağaç sebebiyle onları hataya düşürdü ve ondan yedirerek yoldan çıkardı" Zamirin, cenneti göstermesi halinde ise mânâ: "Şeytan, onları cennetten çevirdi ve uzaklaştırdı" şeklinde olur. Ve şeytan onları, içinde bulundukları cennet nimetlerinden çıkarttı. 3 : Biz de onlara, "birbirinize düşman ola­rak, şeytan size, siz de ona düşman olduğunuz halde cennetten yeryüzüne ininiz" dedik. "Kuşkusuz şeytan sizin düşmanmızdır. Siz de onu düşman sayın" mealindeki âyet te bu mânâyı desteklemektedir. " İniniz" emrinin muhatabı Âdem, Havva ve İblis'tir. "Sizin için dünyada ikamet edebileceğiniz yerleşme yeri" ve ecelleriniz gelince­ye kadar yeryüzünün nimetlerinden faydalanma imkânınız vardır. [132]



37. "Âdem, Rabbi'nin kendisine ilham ettiği bazı duaları aldı " ve onlarla Allah'a dua etti. Bu dualar, A'raf suresinde "(Adem ile eşi) dediler ki: "Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik...[133] mealindeki âyette olup, yerinde açıklanacaktır. "Rabbi de onur tevbesini kabul etti: "Zira O, tevbeyi çok çok kabul edei ve kullarına bolca rahmet edendir. [134]



38. "Dedik ki, hepiniz cennetten inin" Yüce Allar emrini pekiştirmek ve Âdem ile soyunun ikametinin cennete olmayıp Bu görüş, Celâleyn Tefsirinin yazarları Suyutî ve Mahallî1 nin görüşüdür. Bakınız Celâlcyn Tefsiri, 1/7, Taberî birinci görüşü tercih eder. 1/180 vd. Mısır, 1321

yeryüzünde olduğunu beyan etmek için "inin" emrini tekrarladı. Eğer benden size bir hidayet, yani göndereceğim bir peygamber ve size in­direceğim bir kitap gelir de "her kim hidâyetime tâbi olur, bana iman ve itaat ederse" Onlar için âhirette her hangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmezler. [135]



39. "İnkâr edip indirdiğim âyetleri ve gönderdiğim peygamberleri yalanlayanlara gelince "Onlar cehennemliktir. Orada ebedî kalacaklardır." Allah bizi o cehennemden korusun. [136]



Edebî Sanatlar


1. "Biz dedik" fiilinin çoğul olarak gelmesi saygı ifade etmek içindir. Bu fiil "Hani Rabbin söylemişti" üzerine atfedilmiştir. Burada, heybeti artırmak ve azameti göstermek için üçüncü şahıstan birin­ci şahısa dönüş vardır.

2. "Secde ettiler" deki »ti (fâ) onların, gecikmeden, süratle Allah'ın emrine uyduklarını ifade eder. Bu âyette, hazif yoluyla icaz vardır. Takdiri: şeklindedir. "kabul etmedi" kelimesinde de aynı durum olup tümleci düşürülmüştür. Takdiridir.

3. "Bu ağaca yaklaşmayın" ifadesinde mübalağa sa­natı vardır. Burada asıl yasaklanan ağacın mevyesinden yemektir. fiili ile, ağaca yaklaşmayı yasaklamak, onun meyvesinden yemeği şiddetle nehyetmek içindir. Çünkü bir işe yaklaşmayı yasaklamak, o işi yapmayı aşırı bir şekilde yasaklamak demektir. Nitekim "zinaya yak­laşmayın[137] mealindeki âyette de bu mânâ kasdedilmiştir. Çünkü zinaya yaklaşmayı yasaklamak, zina fiiline götüren yollan kesmek demektir.

4. "İçinde bulundukları şeylerden" ifadesi, içinde bulunduk­ları nimetlerin büyüklüğünü gösterme bakımından, ifa­delerinden daha vurguludur. Zira, bir şeyin büyüklüğünü göstermek için, o şeyi müphem ifade etmek belagat üsluplarından birisidir. Nitekim âyetinde de böyle olmuştur. Bundan maksat, dinleyen kimsenin, o şeyin büyüklük ve kemalini, mümkün olan en yüksek seviyede tasavvur etmesini sağlamaktır.

5. kelimeleri de mübalağa kiplerindendir. O, tevbeyi çok çok kabul eden ve rahmeti bol olan demektir. [138]


Faydalı Bilgiler


1. Soru: Allah'tan başkasına secde etmek doğru olur mu?

Cevap: Meleklerin Âdem ( a.s.)'e secdeleri, namaz ve ibadet secdesi

gibi bir secde olmayıp tazim, hürmet ve selam secdesidir. Zemahşerî şöyle der: Allah'a secde ibadet için olur. O'ndan başkasına secde ise hürmet ve tazim için olur. Meleklerin Âdem (a.s.)'e secdesi, Yakup (a.s.) ve oğulları­nın Yusuf (a.s.)'a secdesi bu kabildendir.[139]

2. Ariflerden biri şöyle der: Önceden ilahî lutfa mazhar olmuş kim­seye, sonradan işlediği suç tesir etmez ve onu velilik makamından indir­mez. Çünkü Âdem (a.s.)'in cennetten çıkarılmasına sebeb olan suçu onu ilahî lutuftan mahrum etmemiş ve hilâfet rütbesini de soyup almamıştır. Bilakis, Allah ona ihsanını bol vermiş ve hakkında: "Sonra Rabbi onu seçkin kıldı[140] buyurmuştur. Şâir de şöyle der:

Sevgili bir günah işlerse, onun iyiliklerini bin şefaatçi getirir.[141]

3. Soru: İblis meleklerden midir?

Cevap: Müfessirler bu konuda iki farklı görüş belirtmişlerdir.

Bir kısmı, âyetindeki istisnayı delil göstererek, onun meleklerden olduğu görüşünü savunmuşlardır. Diğerleri ise, buradaki istis­nanın, istisna-i munkati' olduğunu, dolayısıyla İblis'in meleklerden değil, cinlerden olduğu görüşünü savunmuşlardır. Hasan-ı Basrî ile Katâde bu görüştedirler. Zemahşerî de bu görüşü tercih eder. Hasan-ı Basrî: "İblis, bir an bile meleklerden olmamıştır." der. Biz de, aşağıdaki delillere dayanarak ikinci görüşü tercih ediyoruz:

1. "Onlar, Allah' in kendilerine emrettiği şeylere karşı gelmezler[142] mealindeki âyette de ifade edildiği gibi melekler isyandan münezzehtir.İblis ise Allah’ın emrine karşı gelmiştir.

2. Nurdan , İblis ise ateşten yaratılmıştır. Dolayısıyla, ya­ratılışları farklıdır.

3. Meleklerin zürriyeti yoktur. İblis'in ise, "şimdi siz beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini mi dost ediniyorsunuz[143] mealindeki âyette de ifade edildiği gibi, İblis'in zürriyeti vardır.

4. "İblis cinlerdendi. Rabbi'nin emrinden dışarı çıktı[144] mealindeki âyette, onun cinlerden olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir. Allah'ın bu sözü hüccet ve delil olarak yeter. [145]



40. Ey îsrailoğulları! Size verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden kor­kun.

41. Elinizde (Tevrat'ı) tasdik edici olarak indir­diğim (Kur'ân'a) iman edin! Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun.

42. Bilebile hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.

43. Namazı tam kılın, zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu âyetlerden itibaren 142. âyete kadar olan kısım, İsrailoğullarından bahseder. Kur'an-ı Kerim, tam bir cüze yakın bölümünde, geniş bir şekilde bunlardan bahseder. Bu durum, Kur'an'ın Yahudilerle ilgili hakikatleri mey­dana çıkarmak ve onların kötü ruhlarının özelliklerinden olan kötülük, düzenbazlık ve yıkıcılık gibi kötü huylarını ortaya koymak hususuna ne derece önem verdiğini gösterir, ta ki müslümanlar onların şerlerinden sakınsınlar.

Bu âyetlerin önceki âyetlerle münasebetine gelince: "Yüce Allah önce insanları kendisine ibadete, birliğini kabul etmeye çağırdı, varlığına ve birliğine delâlet eden apaçık delilleri gösterdi. Sonra da onlara babalan Âdem (a.s,)'e vermiş olduğu nimetleri hatırlattı ve özel olarak İsrailoğullarım-ki bunlar yahudilerdir- son peygambere iman etmeye, onun Allah'tan getirdiği kitabı tasdik etmeye davet etti. Çünkü onlar, o peygam­berin vasıflarını, ellerinde bulunan Tevrat'ta yazılı olarak buluyorlardı. Yüce Allah onlara farklı şekillerde hitab etti. Bazan yumuşaklıkla, bazan korkutarak, bazan kendilerine ve babalarına vermiş olduğu nimetleri hatırlatarak, zaman zaman da kötü davranışlarını kınayarak ve bu konuda hüccetler getirerek onları, İslâm'a çağırdı. Böylece Yüce Allah insanlığın babası Âdemi şereflendirmekle, insanoğluna verdiği nimetleri hatırlattık­tan sonra, İsrailoğullarına verdiği özel nimetleri hatırlatmaya başladı. [146]



Kelimelerin İzahı


İsrâîl, yabancı bir isim olup, "Allah'ın kulu" demektir. Yakup (a.s.)'un ismidir. Yüce Allah bunu, "İsrail'in kendisine haram kıldığı şeyler hariç[147] mealindeki âyette açıkça ifade etmiştir.

"Yerine getiriniz" Vefa, bir şeyi tam ve mükemmel bir şekilde yapmak demektir. Bir kimse birşeyi tam olarak yerine getirdiğinde "evfâ" ve "veffâ" denilir.

"Karıştırırsınız" Lebs, karıştırmak demektir. Araplar, "bir şeyi bir şeye karıştırdıkları zaman derler. "Bir şey bir şeye karıştı" demektir. "Onları yine düşmekte oldukları kuşkuya rdüşürürdük.[148] mealindeki âyette ise "kuşku vermek" manasına kul­lanılmıştır. Misbah'ta şöyle yazılıdır: Bu fiil babından "elbiseyi giy­mek", babından edatı ile kullanıldığında "şüpheye düşürmek", babından ise " karışık olmak, şüpheli olmak" mânâlarım ifade eder. : Zekât. Zekâ kelimesinden türemiştir. Ürün arttığında araplar derler. Zekât vermek de bereketi celbettiği için bu adı almıştır. Veya temizlik manasına zekât kelimesindendir. Zira zekât, malı temizler. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur: "Onların mallarından zekât al ki, bununla onları temizleyesin, onları arıtıp yüceltesin.[149]



Âyetlerin Tefsiri


40. Ey salih peygamber Yakup( a.s.)'un evladı!. Size ve babalarınıza sayılamayacak ve hesaba gel­meyecek kadar ihsan ettiğim nimetlerimi hatırlayınız. iman ve itaat hususunda bana verdiğiniz sözü yerine getiriniz ki, Ben de size söz verdiğim güzel mükâfatı vereyim "Başkasından değil, benden korkunuz. [150]



41. Tevhid ve nübüvvet hususunda yanınızda bulunan Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğim Kur'an-ı Kerim'e iman ediniz, Ehl-i Kitap'tan Kur'an'ı inkâr edenlerin ilki olmayınız. Size, ona iman edenlerin ilki olmanız yaraşır, Size indirdiğim apaçık âyetlerimi fani olan dünya malı ile değiştirmeyiniz, "Başkasından değil, benden korkunuz." [151]



42. Allah tarafından indirilmiş olan hakkı, uydur­duğunuz bâtıl ile karıştırmayın ve sizin uydurduğunuz yalanlarla Tevrat'ı tahrif etmeyin. Muhammed (s.a.v.)'in evsafı ile ilgi­li kitabınızda bulunan bilgileri bile bile gizlemeyin. Halbuki siz, bu bilgi­lerin hak olduğunu biliyorsunuz. [152]



43. Üzerinize farz olan namaz ve zekâtı edâ ediniz, namazı cemaatle veya Muhammed (s.a.v.)'in ashabı ile birlikte kılınız. [153]



Edebî Sanatlar


1. "Benim nimetim" nimet kelimesinin Allah'a izafesinde, ni­metin değerinin büyüklüğüne, bolluğuna ve güzelliğine işaret vardır. Çünkü bu tür izafet , Allah'a izafe edilen şeyin şereflendirildiğini gösterir. Beytul-lah (Allah'ın evi), Nâkatullah (Allah'ın devesi) izafetlerinde olduğu gibi .

2. "Âyetlerimi satmayın" cümlesindeki hakiki manasında değil, istiare yoluyla kullanılmıştır. Nitekim daha önce geçen "işte onlar, hidayeti satıp, sapıklığı satın alanlardır.[154] mealindeki âyette de istiare yoluya kullanılmıştır.

3. cümlelerinde hak kelimesinin tekrarı, ya­saklanan şeyin aşırı derecede çirkinliğini ifade eder. Çünkü açık isimdeki kuvvetlilik zamirde yoktur. Bu itnab, i'câza, diğer itnablardan daha yakındır.

4. Bu cümlede " bir bölüm" zikredilerek "bütün" kas-dedilmiştir. Rükû zikredilmiş, namaz kasdedilmiştir. Bunda mecaz-i mürsel vardır. Mânâsı "Namaz kılanlarla beraber siz de kılın" demektir.

5. "Yalnız benden korkun" ve "Yalnız benden sakının" cümlelerinde, mefulün öne alınması hasr ifade eder. [155]



Faydalı Bilgiler


Bazı arifler şöyle der: Nimetin kulları çok, nimeti verenin kulları ise azdır. Yüce Allah "nimetimi hatırlayın" mealindeki emri ile İsrail oğul lan'

na- verdiği nimetleri hatırlattı ki, onlara verdiği nimetin kadrini bilsinler. Muhammed (s.a.v.)'in ümmetine gelince, "Öyleyse siz beni anın ki, ben de sizi anayım[156] mealindeki âyetle onlara, nimeti vereni hatırlattı ki, nimeti vereni düşünerek nimetin kadrini bilsinler. İkisinin arasında ne kadar fark var!.. [157]



44. Sizler Kitab'i okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?

45. Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz bu (namaz) Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

46. Onlar, kesinlikle Rabblerine kavuşacaklarına ve ona döneceklerine inanan kimselerdir.

47. Ey Israiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.

48. Öyle bir günden korkun. O günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz, hiç kim­seden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.



Ayetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu âyetler, İsrailoğullarından bahsetmeye devam ediyor. Âyetlerde, yaptıkları kötülüklerden dolayı onlar yerilmekte ve kınanmaktadır. Çünkü onlar iyiliği emrediyor, fakat kendileri yapmıyorlardı, insanları hidayete ve doğru yola çağırıyorlar, kendileri buna uymuyorlardı. [158]



Kelimelerin İzahı


Birr, bol hayır ve iyiliktir. Genişliğinden dolayı yeryüzüne de berr ve berriyye denilmiştir. Bu, bütün hayırlı işleri kapsayan bir isimdir.

Birru'l-vâlideyn demek, ana-babaya itaat etmek demektir. Hadiste de "İyilik kaybolmaz, günah da unutulmaz[159] buyurulmuştur.

"Terkediyorsunuz" Nisyan, terketmek mânâsına gelir. Nite­kim, "Onlar Allah'ı terkettîler. Allah da onları terketti[160] mealindeki âyet te de nisyandan maksat, terketmektir. Ayrıca bu kelime, "Ne var ki, Âdem ahdi unuttu. Onda azim bulamadık.[161] mealindeki âyette olduğu gibi unut­mak mânâsına da kullanılır.

"Okuyorsunuz" ders görüyorsunuz demektir.

"Boyun eğenler" Hâşi', mütevâzi manasına gelir. Aslında bo­yun eğmek ve zillet manasınadır.. Zeccâc şöyle der: Hâşi', üzerinde zillet ve sükûnet alâmeti görülen kimse demektir. "Artık çok merhametli Allah hürmetine sesler kısılmıştır[162] mealindeki âyette de sükûnet manasına kullanılmıştır.[163]

Burada zan, şek manasına değil yakîn manasınadır. Zıd manâlı kelimelerdendir. Ebu Ubeyde şöyle der: "Araplar hem kesin, hem de şüphe­li bilgiye zan derler[164] Arap dilinde bu kelime, kesin bilgi mânâsında çok kullanılmıştır. Nitekim aşağıda mealleri verilen âyetlerde de bu mânâda kullanılmıştır: "Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı kesin olarak bi­liyordum[165] "Suçlular ateşi görür görmez, orayı boylayacaklarını kesin kes anladılar.[166]

"Şefaat", tek mânâsına gelenin zıddı, %Lz (çift)ten alınmıştır. Şef ise, kişinin başkasını, yanma ve himayesine alması demek­tir. Dolayısıyla buna şefaat denilmiştir. O halde şefaat, şefaati kabul ede­nin katında, şefaat edenin mertebesini gösterir.

Adi, fidye demektir. Kesre ile (ıdl) şeklinde okunursa benzer ve denk manâsına gelir. Araplar, birşeyin benzer ve misline ıdl ve adîl derler. [167]



Nüzul Sebebi


Bu âyetler, bazı Yahudi âlimleri hakkında nazil olmuştur. Onlar, müslüman olmuş yakınlarına: "Muhammed'in dininden ayrılmayınız şüphesiz o hak dindir, diyerek, insanlara, Muhammed (s.a.v.)'e iman etmey emrediyorlar, fakat kendileri yapmıyorlardı. [168]



Âyetlerin Tefsiri


Yüce Allah, Yahudi âlimlerine tenkit ve kınama yoluyla hitap ederek şöyle buyurur:



44. İnsanlan iyiliğe ve Hz.Muhammed (s.a.v.)' e imana çağırıyorsunuz da "Kendinizi unutuyor musunuz?" Kendiniz iman etmiyorsunuz ve hayır yapmıyorsunuz. Hal­buki siz, Hz. Muhammed (s.a.v.)' in vasıflarını ihtiva eden Tevrat'ı okuyor­sunuz. Bu yaptığınız çirkin bir şey olduğunu anlayıp da ondan

vazgeçmiyor musunuz?!..

Sonra yüce Allah nefsanî ve şehevî arzulan yenme, riyaset ve salta­nat sevgisinden kurtulma yollarını açıklar ve şöyle buyurur: [169]



45. Bütün işlerinizde, nefse ağır gelen dinî yükümlülüklere katlanarak ve dinin direği olan namazı kılarak Allah'tan yardım isteyiniz. :Şüphesiz ki namaz, Allah için ruhları tertemiz olmuş itaatkâr ve mütevazi kimselerin dışındakilere ağır ve meşakkatli gelir. [170]



46. Allah'ın bu saf kullan, seksiz ve şüphesiz bir şekilde haşr gününde Rablerine kavuşacaklarına, amellerinin hesabını vereceklerine, ve kıyamet gününde ona döneceklerine ke­sinkes inanırlar. Yüce Allah, tekrar, İsrailoğullanna verdiği birçok nimeti hatırlatır ve şöyle buyurur: [171]



47. "Ey Tsrailoğulları, size ver­diğim nimetlere karışılık bana itaatle şükrederek, nimetimi hatırlayın" Yine hatırlayın ki, babalarınızı, içlerinden peygamberler göndermek, onlara kitaplar indirmek ve onları efendiler ve melikler kılmak suretiyle, yaşadıkları zamandaki diğer toplumlara üstün kıldık. Kuşkusuz babaları üstün kılmak, onların çocukları için şereftir. [172]



48. Hiçkimsenin, başka birinin ye­rine bir hak ödeyemeyeceği o korkunç günden sakınınız. gün, Allah'ı inkâr eden hiçbir kimse hakkında asla; şefaat kabul edilmez., ve o kâfir nefisten hiçbir fidye alınmaz, Kâfirler için, onları Allah'ın azabından koruyacak ve kurtaracak hiçbir kimse yok­tur. [173]



Edebî Sanatlar


1. 'Emir mi veriyorsunuz?" kelimesindeki soru edatı, hakiki manasında değil, kınama ve tenkit manasında kullanılmıştır.

2. 'Onlar bu fiilleri geçmişte yaptıkları halde fiil şimdiki za­man olarak kullanılmıştır. Zira geniş zaman kipi yenilenme ve sonradan olma ifade eder. cümlesinde, Yüce Allah, onların yapmaları gereken şeyleri terketmelerini "unuttular" şeklinde ifade etmiştir. Bu ise, akıllarına hiç gelmiyormuş gibi, aşırı derecede terkettiklerini gösterir. "Onların aşırı derecede gaflette olduklarını vurgulamak için "enfüs" keli­mesini zikretmiştir. Hal cümlesi olan ifadesindeki kınama, tenkit etme ve susturma mânâları açıktır.

3. Bu cümle, mükemmeliyet ifade etmek için, hususî olan bir şeyi umumî olan bir şeye atıf kabilindendir. Çünkü âlemlere üstün kılma, nimeti, daha önce umumî olarak zikredilmiş olan nimetin içinde zaten vardır. Yüce Allah, "nimetimi hatırlayın" dediğinde, bütün nimetler kasdedilmiştir. "Ben sizi üstün kıldım" ifadesini ona atfet­ti. Bu atıf, hususî bir şeyin umumî birşeye atfı kabilindendir.

4. Öyle bir günden korkun" cümlesindeki kelimesi, o günün korkunçluğunu ifade etmek için nekre olarak getirilmiştir. terkibinde de, genellik ifade etmek ve tam bir ümitsizliği göstermek için nefs kelimesi nekre getirilmiştir. [174]



Faydalı Bilgiler


1. Kurtubî şöyle der: Yüce Allah, namazın şanını yüceltmek için bu­rada, diğer ibadetlerin arasından özel olarak onu zikretti. Rasulullah (s.a.v.), üzücü bir olayla karşılaştığında namaz kılardı.[175] Bilâl (r.a.)'e: 'Ya Bilâl! Onunla bizi ferahlandır.[176]

2. Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: "Benim belimi iki adam kırmıştır: Bi­rincisi, ilmi ile amel etmeyen âlim, ikincisi amel eden câhil."

Başkasını hidayete çağırıp, kendisi onunla amel etmeyen kimse in­sanları aydınlatıp kendisini yakan kandile benzer. Şâir şöyle der:

Nasihata önce nefsinden başla. Onu kötülükten nehyet. O kötülüğe sen verirse, işte o zaman sen hakîm bir kişi olursun, senin nasihatin tutu­lur ve görüşüne uyulur. Öğretmek de fayda verir.

Ebu'l-Atahiyye de şöyle der:

Sanki sen, takva sahibi imişsin gibi takvayı anlattın. Halbuki senin elbiselerinden günah kokuları yayılıyor. Bir diğer şâir şöyle demiştir:

Takva sahibi olmayıp da insanlara takvayı emreden kişi, kendisi has­ta olduğu halde, insanları tedavi eden doktor gibidir. [177]



49. Hatırlayın ki, sizi, Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar size azabın en kötüsünü reva görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Size reva görülen­lerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.

50. Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun'un taraftarlarını da siz bakıp du­rurken denizde boğduk.

51. Kırk gece için Musa ile sözleşmiştik O ayrıldıktan sonra, kendinize kötülük ederek buzağıyı tanrı edindiniz.

52. O davranışlarınızdan sonra şükredersiniz diye sizi affetttik.

53. Doğru yolu bulaşınız diye Musa'ya. Kitab'ı ve hak ile batılı ayıran hükümleri verdik.

54. Musa kavmine demişti ki: Ey kavmim. Şüphe­siz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük et­tiniz. Onun için yaradanınıza tevbe edin de nefislerini­zi öldürün. Öyle yapmanız yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi kabul etmiş olur, Çünkü acıyıp tevbeleri kabul eden ancak O' dur.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah, İsrailoğullarına vermiş olduğu nimetleri özet olarak hatırlattıktan sonra, hatırlatmada daha uyarıcı ve şükre daha çok sevkedici olması için, bu âyetlerde de, adı geçen nimetlerin çeşitlerini geniş bir şekilde anlatır. Sanki şöyle buyurur: Nimetimi hatırlayınız, hatırlayınız ki sizi Firavun taraftarlarından kurtardık. Ve yine hatırlayın ki, bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık... Ve böyle devam eder. İşte bütün bu nimetler nimeti veren Yüce Allah'a karşı küfür ve isyanı değil, şükrü gerektirir. [178]



Kelimelerin İzahı


"Âl" kelimesinin aslı ehldir. Hâ, elife çevrilerek "âl" şeklini almıştır. Bunun içindir ki, Âl, kelimesinin küçültme ismi "Üheyl" şeklinde gelir. Bu kelime, özellikle, kral ve benzeri önemli ve şâm yüksek kimseler hakkında kullanılır. Herhangi bir kimse için kullanılmaz. Meselâ ayak­kabıcı ve yularcının âli denmez.

Rum meliklerine kayser , İran meliklerine Kisra denildiği gibi Amâlika meliklerine de özel olarak Firavun denilir. Firavunlar çok kibirli ve zorba oldukları için, Araplar Firavun kelimesinden türeterek, kibirlenen kimseler için "Tefer'ane", "Firavunlaşü" kelimesini kullanırlar.[179]

"Size tattırıyorlar" Bu kelime, "kötü bir şey tattırmak" mânâsında olan U fiilinin geniş zamanıdır. Taberî: "Sizi getirip kötü azabı tattırıyorlardı." der.

"Kızları hayatta bırakıyorlardı."

Belâ, imtihan ve deneme demektir. Bu kelime, "Bir deneme ol­arak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz[180] mealindeki âyette olduğu gibi, hem hayır hem şer için kullanılır.

Fark, ayırmak demektir. "Biz,onu Kur'an olarak ayırdık[181] mea­lindeki âyette de bu mânâda kullanılmıştır. Burada ayırmaktan maksat, onu tafsilatlı bir şekilde açıkladık demektir.

Bari daha önce benzeri olmaksızın bir şeyi yaratan demektir. “Beriyye” mahlukat demektir. [182]



Âyetlerin Tefsiri


49. Ey İsrailoğullan, atalarınızı zorba Firavun ve taraftarlarının zulmünden kurtararak size vermiş olduğum nimetimi hatırlayın. Bu hitap, Peygamber (s.a.v.) zamanındaki İsrailoğullarınadır. Ancak babalara verilen nimet, oğullar için de bir nimettir.

Size azabın en şiddetlisini ve en çirkinini tattırıyorlardı" "Erkek çocuklarınızı kesiyorlar "Kızlarınızı, hiz­met için hayatta bırakıyorlardı. Erkek çocukların kesilmesi, kızların hayatta bırakılması gibi, zikredilen horlayıcı azap ile Allah sizi büyük bir imtihan ve denemeye tabi tutmuştu. Allah, iyilerin kötülerden ayrılması için onları size musallat kılarak, sizi böyle bir imti­hana tabi tutmuştur. [183]



50. Yine hatırlayınız ki, denizi sizin için yardık ve sizin için kuru yer göründü de oradan yürüyerek geçtiniz.

"Böylece sizi boğulmaktan kurtardık, Firavun ve kavmini boğduk. "Siz de olayı görmüştünüz" Bu olay, Allah'ın, dostlarını kurtarmak ve düşmanlarını helak etme hususundaki mucizelerin­den apaçık bir mucizedir. [184]



51. Hatırlayınız ki, kırk gece sonra kendisine Tevrat'; vermek üzere Musa ile sozleşmiştik. O, bu vadedilen. zamanda Rabbi ile sözleşmeye gitmek üzere sizden ayrıldıktan sonra, siz buzağıya taptınız. Siz buzağıya tapmakla haddi aşan ve nefislerine zulmeden kişiler oldunuz. Bu olay, sizin kurtuluşunuz ve Fir-avun'un helakinden sonra meydana gelmiştir. [185]



52. Siz bu son derece çirkin işi yaptıktan sonra, Allah'ın vermiş olduğu nimetlere şükredip, artık O'na itaa-ta devam edesiniz diye, bu çirkin suçunuzu bağışladık. [186]



53. Musa'ya hakkı batıldan ayıran Tevrat'ı verdiğimiz ve onu mucizelerle desteklediğimiz zamanda ki nimetimi de hatırlayın Umulur ki, o kitabın âyetlerini düşünmek ve ondaki hükümlerle amel etmek suretiyle hidayete erersiniz. Sonra Yüce Allah, bu zikredilen atfın nasıl olduğunu açıklar ve şöyle buyurur: [187]



54. Hatırlayınız ki, Musa Rabbi ile buluşmasını tamamlayıp döndükten sonra onların buzağıya taptıklarını görünce kavmine: Ey kavmim, buzağıya tapmakla kendinize zulmettiniz. Sizi kusursuz ve noksansız yaratan Allah'a tcvbe ediniz. *SL*ül I^JlsU : Kendinizi öldürünüz. Yani suçsuzlarınız suçlularınızı öldürsün. Allah'ın hükümüne razı olarak birbirinizi öldürmeniz ve O'nun emrine uymanız, Yüce yaratıcınızın nezdinde sizin için daha hayırlıdır. Böyle yaparsanız, O, tevbenizi kabul eder Çünkü o, tevbeyi çok çok kabul eden ve mağfireti bol olandır. [188]



Edebî Sanatlar


1. İbn Cezzi şöyle der: "Sizi azaba tabi tutuyor­lardı." demektir. Buradaki »^ fiili, satış için malı arzetmek manasına olup müstear olarak kullanılmıştır. Yüce Allah bu azabı "erkek çocuk­larınızı kesiyor, kız çocuklarınızı da diri bırakıyorlardı" şeklinde açık­lamıştır. Bu cümle bir öncekinin tefsiri olup onun üzerine atfedilmiş, eklenmiş bir cümle değildir.[189]

2. kelimelerinden herbiri, musibetin büyüklüğünü ve şiddetini göstermek için nekre getirilmiştir.

3. cümlesindeki mufâale kalıbı, iki taraf arasında müşareket ifade etmez. şeklindeki sülasi fiil manasınadır.

4. Ebussuûd şöyle der: ifadesinde onların cehalet ve sapıklıkta son derece ileri gittiklerini göstermek için, yaratıcı manasına gelen bârî kelimesi zikredilmiştir. Çünkü onlar, latif hikmeti ile kendileri­ni yaratan, alîm ve hakîm olan Allah'a ibadeti bırakıp, aptallıkla örnek gösterilen sığıra tapınışlardır.[190]



Faydalı Bilgiler


1. ifadesi, sıfatların birbiri üzerine atfı kabilindendir. Çünkü kitap ve furkânm her ikisi de Tevrat demektir. Bu atıf çok güzel olmuştur. Çünkü bunun manası: "Allah, Musa'ya inen kitabı ve hakkı bâtıldan ayıran Furkan'ı vermiştir" demektir.[191]

2. Müfessirlerin rivayet ettiklerine göre, İsrai loğu Harından erkeklerin öldürülmesinin sebebi şudur: Firavun bir gün şöyle bir rüya görür: Beyt-i Mukaddes tarafından bir ateş çıkar ve Mısır'ı kuşatır. Mısır'daki bütün kıbtîleri yakar. Fakat İsrailoğullarına dokunmaz. " Bu rüya onu korkutur ve rüyayı kâhinlere sorar. Onlar da: "İsrailoğullarından bir çocuk doğacak, bu çocuk senin helakine ve mülkünün elinden gitmesine sebep olacaktır." şeklinde yorumlarlar. Bunun üzerine Firavun, İsrail o ğullarmda doğacak her erkek çocuğun öldürülmesini emreder.

3. Kuşeyrî der ki: Kim, Allah uğrunda O'nun hükmüne sabrederse, Allah da ona, veli kullarıyla arkadaş olmayı nasib eder. İşte İsrailoğullan, Firavun ve taraftarlarının şiddetli işkencelerine sabrettikleri için, Allah on

ların soyundan peygamberler ve krallar gönderdi ve alemde hiçbir kimseye vermediği şeyi onlara verdi.[192]



55. Bir zamanlar, "Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız" demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı.

56. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.

57. Sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın indirdik ve "Verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz" (dedik). Onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.

58. Hatırlayın ki biz, "Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yeyin kapı­sından secde ederek girin. "Hıtta!" (Yâ Rabbi bizi af­fet" deyin ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım; zira biz, muhsinlere ziyadesiyle vereceğiz" demiştik.

59. Fakat zâlimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta ol­dukları kötülükler sebebiyle zâlimlerin üzerine gökten acıklı bir azap indirdik.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah, İsrailoğullarına, nimetlerini hatırlattıktan sonra, onların taşkınlıkları inkarları, Allah'ın emirlerini değiştirmeleri, kendilerine lütuf ve ihsan ile muamele edildiği halde küfür ve isyan içerisinde bulunmaları gibi kötü hallerinden bazılarını anlattı. Ne kötü ve ne rezil toplum bu!!..

Taberî şöyle der: İsrailoğulları buzağıya tapmalarından dolayı Alla­h'a tevbe edince, Allah kendisinden özür dilemek üzere buzağıya tapanlar­dan bir grup erkeği seçip huzuruna getirmesini Hz. Musa'ya emretti. Bunun üzerine Hz. Musa İsrailoğullarının ileri gelenlerinden yetmiş kişiyi seçti. Nitekim Yüce Allah bu hususu şöyle açıklamıştır: "Musa, tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçtim[193] Musa (a.s.) onlara, oruç tutma­larını, temizlenmelerini, elbiselerini temizlemelerini emretti. Onlar da bu emri yerine getirdiler. Hz. Musa onları Tur-ı Sina'ya götürdü. Onlar Hz. Musa'ya: "Bizim için, Rabbimizden O'nun kelâmını işiteceğimiz şekilde hitap etmesini iste" dediler. O da "İsteyeyim" dedi. Hz. Musa dağa yak­laşınca üzerine bir bulut çöktü, her tarafını kuşatacak şekilde dağı sardı. Bu seçkin grup gelerek bulutun içine girdiler ve secdeye kapandılar. Hz. Musa' ya emir ve nehiyler veren Yüce Allah'ın kelamını işittiler. Bulut dağılınca Hz. Musa onlara döndü. Onlar Hz. Musa'ya: "Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız" dediler.[194]


Kelimelerin İzahı


Cehre, alenî demektir. Cehr kelimesi, aslında "açığa çıkmak" demektir. Cehren Kur 'an okumak ve cehren yani açıkça isyanda bulunmak bu kabildendir. Araplar bu manada: Emiri, bir şeyle örtünmemiş, açıkça gördüm" derler. İbn Abbas da, cehreten kelimesini ıyânen (açıkça) şeklinde tefsir etmiştir.

Saika, azabın şiddetli sesi veya yakıcı ateş demektir.

"Sizi dirilttik" demektir. Taberî şöyle der: "Ba's kelimesi as­lın da, birşeyi yerinden oynatmak ve kaldırmak" demektir.

Gamam, kelimesinin çoğuludur. Vezin ve mânâ yönünden sehâbenin çoğulu olan sehâb gibidir. Bulut semayı örttüğü için ona bu isim verilmiştir. Her örtülü şeye de "mağmum" denilir. Bulut ayı kapatıp ta, ay görünmez hale geldiğinde denilir.

Hıtta, fiilinin masdarıdır. İstiğfar için kullanılır. Mânâsı, "günahlarımızı bağışla" demektir. Günahlarımızı bağışla" da bu kabildendir.[195]

Ricz, azab demektir. "Eğer bizden azabı kaldırırsan[196] mealin­deki âyette de bu manada kullanılmıştır.

Çıkıyorlar. Fısk, daha önce geçtiği gibi, taatten çıkmak de­mektir. [197]



Âyetlerin Tefsiri


55. Ey İsrailoğulları! Buzağıya tapmanızdan dolayı Allah'tan özür dilemek üzere Musa (a.s.) ile beraber Tur-ı Sina'ya çıktığı­nız zamanı düşünün. Hani o zaman demiştiniz ki "Allah'ı açıkça görmedikçe, bu işittiklerimizin Allah kelamı olduğuna dair seni asla tasdik etmeyeceğiz" Allah da gökten üzerinize bir ateş göndererek sizi yakmıştı. Siz başınıza gelene bakıp durur­ken.

Sonra onlar ölünce Hz. Musa ağlamaya ve Allah'a şöyle dua etmeye başladı. "Ey Rabbim! Sen İsrailoğullarınm ileri gelenlerini helak ettin. Şimdi ben onlara ne diyeceğim?!. Allah onları diriltinceye kadar Musa (a.s.) duasına devam etti. [198]



56. Bir gün bir gece ölü olarak kaldıktan sonra sizleri yeniden dirilttik. Umulur ki, ölümden sonra diriltmek suretiyle size vermiş olduğu nimete karşılık Allah'a şükredersiniz. Böylece ölüler dirilip yaşamaya başladılar. Bu esnada da, birbirlerinin nasıl diril-diklerine bakıyorlardı.

Sonra Yüce Allah, onlara, Tîh çölünde iken kendilerine vermiş olduğu nimeti hatırlattı. Zira onlar zorbaların şehrine girmekten, onlarla savaşmaktan çekinerek, Hz. Musa'ya: "Sen ve Rabbin, gidin savaşın, biz burada oturacağız[199] demişler ve bunun üzerine kırk sene oraya girmek­ten mahrum bırakılarak, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmakla ceza­landırılmışlardı. Yüce Allah şöyle buyurur: [200]



57. Bulutları üzerinize gölge yaparak, sizi güneşin sıcağından koruduk. Yorulmadan ve meşakkat çekmeden size bıldırcın ve kudret helvası gibi birçok yenilecek ve içilecek nimetler verdik.

Gökten üzerlerine bal gibi kudret helvası iniyor ve onu suyla karıştı­rıp içiyorlardı.[201] Selva, eti lezzetli ve bıldırcına benzeyen bir kuştur.[202]

"Allah'ın lezzetli nimetlerinden size rızık ola­rak verdiklerimizden yeyiniz" dedik.

Onlar bu değerli nimetlere nankörlük etmekle bize değil, kendi nefislerine zulmediyorlardı. Çünkü nankörlüğün, vebâli kendilerine aittir. [203]



58. Tîh çölünden çıktıktan sonra, "Kudüs'e gi­rin" dediğimiz zaman size vermiş olduğumuz nimetimi hatırlayınız. O za­man size demiştik ki: Oranın nimetlerinden dile­diğiniz yerden afiyetle bol bol yeyin. Çölden kurtulduğu­nuz için şükran-ı nimet olarak, şehrin kapısından Allah'a secde ederek girin ve Ey Rabbimiz! günahlarımızı affet, hatalarımızı bağışla deyin. Böyle yaparsanız "Günahlarınızı siler ve kötülüklerinizi bağışlarız Güzel amel işleyenlerin büyük Ölçüde sevap­larım artıracağız ve onlara bolca mükafat vereceğiz. [204]



59. Ama zâlimler Allah'ın emrini değiştirerek, kendilerine söylenenden başka bir söz söylediler. Onlar dübürleri üstüne sürünerek, istihza eder bir şekilde, "Bizi bağışla" ye­rine diyerek Allah 'm emirleriyle alay ettiler. Biz de o zâlimlerin isyanları ve Allah'a itaat etmemeleri sebebiyle, gökten üzerlerine taun hastalığı ve musibet indirdik. Rivayet olunduğuna göre taun hastalığı sebebi ile bir saat içinde onlardan yetmişbin kişi ölmüştür. [205]



Edebî Sanatlar


1. "Sonra sizi, öldükten sonra tekrar dirilttik." cümlesinde, onların gerçekten öldüğünü vurgulamak ve baygınlıktan veya uykudan sonra diriltmiş olmaları vehmini ortadan kaldırmak için, ^Uiu "sizi dirilttik" fiilinden sonra öldükten sonra" kaydını getirdi.

2. "Yeyin" "bize zulmetmediler" ifadelerindeki hazif-ler dolayısıyle âyette i'câz vardır. Bunların takdiri şöyledir: "İnkâr etmekle kendilerine zulmetti­ler. Bununla bize zulmetmediler" dir. Nitekim "lakin kendilerine zulmediyorlardı" ifadesi buna delâlet etmektedir.

ve ifadelerinde, onların zulüm ve inkârda devam ettiklerini göstermek için geçmiş ve şimdiki zaman kipleri birlikte kullanılmıştır.[206]

3. şeklinde zamir yerine açık isim getirilmesi, onların yaptıklarının son derece çirkin olduğunu göster­mek ve onları şiddetle kınamak ve azarlamak içindir kelimesinin nek­re olarak getirilmesi ise musibetin büyüklüğünü ve şiddetini gösterir.[207]



Bir Uyarı


Rağıp el-İsfehânî şöyle der: ifadesinde Ricz'in semaya tahsis edilmesi, iki türlü azab olduğunu gösterir. Birincisi, yıkmak ve boğmak gibi, insanlar veya diğer mahlukat vasıtasıyla gelen ve defedilme-si mümkün olan azaptır. İkincisi ise, taun, gökten inen ateş ve Ölüm gibi, insan gücüyle def edilmeyecek azaptır. Âyetindeki azaptan maksat da budur.[208]



60. Hatırlayın ki Musa, kavmi için su istemişti de biz ona "Değneğinle taşa vur!" demiştik. Derhal (taş­tan) oniki pınar fışkırdı. Her bölük, içeceği pınarı bil­di. "Allah'ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin" dedik.

61. Hani siz "Ey Musa! Bîr tek yemekle yetine­nleyiz, bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın" dediniz. Musa ise "Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi is­tiyorsunuz. O halde şehre inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var" dedi. Onlara aşağılık ve yoksulluk dam­gası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibet­ler (onların başına), Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri se­bebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taş­kınlıkları sebebiyledir.

62. Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sahillerden Allah'a ve âhiret günü­ne hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rablerİ katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu âyetler, Yüce Allah'ın, İsrailoğullanna vermiş olduğu nimetleri saymaya devam etmektedir. Tîh çölünde bulundukları sırada Allah'ın on­lara vermiş olduğu büyük nimetlerden biri de bu âyette anlatılmaktadır. Onlar bu çölde şiddetli bir şekilde susadılar, neredeyse susuzluktan helak olacaklardı, Hz. Musa, kendilerine yağmur yağdırması için Allah'a dua etti.

Bunun üzerine Yüce Allah ona, asasını taşa vurmasını vahyetti. O da vurunca, taştan, kabilelerin sayısı kadar göze fışkırdı. İsrailoğullan oniki kabile idi. Her bir kabile için özel bir ark akıtıldı. İhtiyaçlarını ordan temin ediyorlar ve kimse kimsenin suyuna karışmıyordu. Bu suların fışkırma ko­nusu Hz. Musa'ya verilmiş apaçık bir mucize idi. Buna rağmen İsrailoğulları Allah'ın âyetlerini İnkâr ederek kâfir oldular. [209]



Kelimelerin İzahı


"İsteska" kavmi için yağmur istedi, demektir. Zira bu keli­medeki sin ve tâ harfleri , (yardım istedi) ve (haber sordu) fiillerinde olduğu gibi talep içindir. Ebu Hayyan şöyle der: İstiska, su bu­lunmadığında veya az.olduğu zaman su istemek demektir. Bu fiilin mefulü mahzuftur takdirindedir.[210]

Açıldı. İnficar, açılmak manasınadır. Aydınlığı açılıp etrafa yayıldığı için sabaha fecr denmiştir. aynı mânâyadır. Bir baş­ka âyette, Yüce Allah: "Derhal ondan oniki pınar fışkırdı[211] buyurmuştur.

Su içecekleri yer ve taraf demektir.

"Bozgunculuk yapmayınız" Asy, aşırı bozgunculuktur. Birin ci ve üçüncü bablardan bozgun çıkarmak, fesat çıkarmak mânâsında kul lanılır.[212] Taberî; "Bu kelime "taşkınlık yapmayın" demek olup asıl itibar ile aşırı bozgunculuk mânâsmdadır" der.

Fûm, sarımsak demektir. Bir görüşe göre de buğdaydır.

"Değiştirirsiniz" İstibdal, bir şeyi başkasına verip, onun ye rine başka birşey almaktır.

Ednâ , daha düşük, daha âdi demektir. Âdı işler peşinde koşan kimeseye de denî adam denir,

Zillet; zelillik, horluk ve hakiri ik demektir.

Meskenet, fakirlik ve boyun eğmek demektir. Bu ke­lime, sükûn kelimesinden alınmıştır. Bu mânâda fakirliğinden dolayı < hareket eden kimseye "miskin" denir.

Bâû, "döndüler" demektir. Râzi, bu fiilin sadece şer için kulanıldığını söylemiştir.

"Sının aşarlar" İ'tida, her hususta haddi aşmak olup daha zi­yade zulüm ve isyanda kullanılır. [213]



Âyetlerin Tefsiri


60. Ey İsrailoğulları! Atalarınızın Tih çölünde susuz kaldıklarını ve Hz. Musa'nın onlar için yağmur istediği zamanı hatırlayınız. Biz Musa'ya dedik ki: "Asam herhangi bir taşa vur ki, kudretimizle ondan gözeler fışkırsın" Mûsâ asasını bir taşa vurunca ondan, kabilelerinin sayısınca, kuvvetli bir şekilde oniki göze fışkırdı. Çekişmemeleri için, her kabile kendi içecekleri suyun mahallini öğrendi, Onla­ra, Allah'tan bir rızık olarak kudret helvasını ve bıldırcını yeyiniz, Bu su­dan da içiniz, dedik. İşte bu nimetler size yorulmaksızın ve meşakkat çekmeksizin sırf Allah'ın bir ikramı olarak verilmiştir. Çeşitli fesat ve taşkınlıkla yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın[214]



61. Ey İsrailoğulları! Hatırlayın ki siz çölde kudret helvası ve bıldırcın yerken, Peygamberiniz Musa'ya şöyle demiştiniz: Biz, kudret helvası ve bıldırcın gibi, aynı yemeği de­vamlı yemeğe tahammül edemeyeceğiz. pili: Bizim için Rabbi'ne dua et de, bize bunlardan başka rızıklar versin. Kudret helvası ve bıldırcından bıktık, usandık. Toprağın bitirdiği hububat ve bak­lagillerden istiyoruz. Mesela nane, kereviz ve pırasa gibi sebzelerden, salatalığa benzer kabağından, sarımsağından, mercimek ve soğanından istiyoruz. Hz. Musa, onların bu tekliflerini yadırgayarak: "Yazıklar olsun size" dedi. Değerli nimeti, değirsiz olanla mı değiştiriyorsunuz? Soğanı, sarımsağı ve sebzeyi, kudret helvası ve bıldırcına tercih mi ediyorsunuz? Şehirlerden herhangi birine, beldelerden herhangi bir beldeye gidiniz. Orada bu gibi şeyleri mutlaka bulursunuz...

Sonra Yüce Allah, onların sapıklık, fesat, azgınlık ve düşman­lıklarına dikkat çekerek şöyle buyurur: Onların üzerine zillet, horluk, alçaklık ve hayat boyu onlardan ayrılmayacak ebedî bir rezillik damgası vurulmuştu. Ve Allah'ın şiddetli ga­zabı ve hışmma uğradılar. Onların uğramış olduğu bu zillet, horluk, hışım, gazab, işlemiş oldukları çirkin suçlardan dolayıdır. Çünkü onlar kibirlenerek Allah'ın âyetlerini in­kâr ettiler ve zulüm ve düşmanlıkla gönderdiği peygamberleri öldürdüler, İşte bütün bunlar, onların Allah'a isyanları, taşkınlıkları ve Allah'ın hükümlerine inat göstererek hakkı aşmalarından dolayıdır. Sonra Yüce Allah mü'minler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiîler gibi çeşitli din mensuplarını, sadakatle kendisine imana ve ihlas ile amele çağırdı. Bu daveti haber sıygasıyle yaparak şöyle buyurdu. [215]



62. Muhammed'e iman edenler, Musa'ya uyan­lar, İsa'ya tabi olanlar Yahudilik ve Hristiyanlıktan ayrılarak meleklere tapanlar var ya, İşte bu gruplardan kim sadakatle iman eder, Allah'ı tasdik eder ve ahirete kesin bir şekilde inanır ve dünyada Allah'a itaatle salih amel işlerse zerre miktarı kaybolmaksızm Allah katında onlar için mükafat vardır. Kâfirlerin azaptan korktuğu, ömrünü boş yere harcayıp da sevap alma fırsatını kaçıranların üzüldüğü bir anda, bu mü'minler için âhirette ne korku vardır, ne de bir tasa. [216]



Edebî Sanatlar


1. "Allah'ın rızkından yeyin ve için" cümlesinde, rızkın Allah'tan olduğunun bildirilmesi, nimet ve ihsanının büyüklüğünü göstermekte ve bu rızkın, yorulmadan ve meşakkat çekmeden elde edilen bir rızık olduğuna işaret etmektedir.

2. "Yeyüzünde fesat çıkarmayın" ifadesinde Arz keli­mesinin açıkça zikredilmesi, fesadın çirkinliğini göstermek de mübalağa ifade eder. kelimesi, hâl-i müekkidedir. Bu üslubun fesahat yönü öyledir:

Konuşan bazan, etrafında hiçbir şek ve şüpheye meydan vermeyecek bir şekilde emir vermeye ve yasaklamaya dikkat eder. İşte bu vurgu da, o dikkatten kaynaklanmaktadır. lafzı, fesadı yasaklamayı pekiştirir ve o yasağa karşı gafil davranma ve onu unutma gibi mahzurları da ortadan kaldırır.

3. "Yerin bitirdiklerinden" ifadesinde mecaz vardır. Zira gerçekte bitirici Allah'tır. Bu tür mecazlara mecâz-ı aklî denir. Mecazın alakası sebebiyyedir. Zira arz, bitkinin bitmesine sebep olduğu için, bitir­me fiili ona isnad olunmuştur.

4. "Onlar üzerine zillet ve miskinlik damgası vuruldu" cümlesi bir çadırın, içindeki kimseyi her taraftan kuşattığı gibi, zillet ve meskenet de onları kuşatmadan kinayedir.[217] Nitekim şâir şöyle der:

Yücelik, mürüvvet ve cömertlik, İbn Haşrec'i kuşatan bir çadır içinde­dir.

5. Peygamberlerin hiçbir zaman haklı olarak öldürülmeleri söz konu­su olmadığı halde kaydıyle, onların öldürülmelerinin haksız yere olduğunun kayitlanması, onların peygamberlere karşı düşmanlıklarının büyük bir çirkinlik ve adilik olduğunu göstermekedir. [218]



Faydalı Bilgiler


1. Hz. Musa'nın asâsmı vurarak su fışkırttığı taşın ne gibi ve nasıl bir taş olduğu hususunda tefsirciler birçok rivayet nakletmişlerdir. Biz bu görüşleri nakletmeyeceğiz. Taştan suyun fışkırmasının bir mucize olarak gerçekleştiğini ve Hz. Musa'nın asasının vurmuş olduğu taşın sert bir kaya olduğunu ve bunun su fışkırtmasının mümkün olmadığını bilmek âyetin mânâsını anlamak için yeterlidir. Burada mucizenin daha açık, delilin daha parlak olduğu ortaya çıkar.

Hasan-ı Basrî şöyle der: Yüce Allah Hz. Musa'nın belirli bir taşa de­ğil, herhangi bir taşa vurmasını emretti. Bu da, Allah'ın parlak delilini ve kudretini apaçık göstermektedir.[219]

2. Soru: Suyun oniki göze halinde akıtılınasmm hikmeti nedir? Cevap: Musa'nın kavmi kalabalık idi ve çölde yaşıyorlardı.İnsanlar

için suya şiddetle ihtiyaç hissedip de sonra onu bulurlarsa suyu elde etmek için aralarında çekişme ve kavga olabilir. En iyisini Allah bilir. Yüce Al­lah onların aralarında çıkabilecek bir kavgayı önlemek için her kabileye bir göze tahsis ederek bu nimeti tamamladı. İsariloğulları, Hz. Yakub'un oniki oğlunun soyundan gelen oniki kabile halinde idiler.

3. Bazı tefsirciler l^İj terkibindeki fûm kelimesinin buğday olduğu kanaattindedirler. Fakat tercih olunan görüş onun sarımsak olduğudur. İbn Mesud kıraatmda okunması, ayrıca soğan mânâsına gelen uUw m da bununla birlikte zikredilmesi bu görüşün delilidir. Fahr-i Razi: "Sarımsak, mercimek ve soğana buğdaydan daha uygun düşmektedir" der. Kurtubî bu görüşü teyid etmek için şâir Hassân'm şu beytini zikreder:

Siz asaletsiz alçak insanlarsınız. Yedikleriniz soğan ve sarımsaktan ibarettir.[220]



63. Hatırlayınız ki sizden sağlam bir söz almış, Tûr'u üzerinize kaldırmış, size verdiğimizi kuvvetle tu­tun, onda bulunanları daima hatırlayın, umulur ki, ko­runursunuz (demiştik).



64. Ondan sonra sözünüzden döndünüz Eğer size Allah'ın ihsanı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.

65. İçinizden Cumartesi günü azgınlık edenler ol­muş da bu yüzden kendilerine "Aşağılık maymunlar olun!" dediklerimizi bilmektesiniz.

66. Biz onu hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakiler için de bir öğüt vesilesi kıldık.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah İsrail oğulların a, verdiği büyük ve değerli nimetleri hatır -lattı ve hemen arkasından Allah'ın emirlerine isyan etmelerini, inkâr ve inatlarına karşılık olarak başlarına gelen musibetleri açıklamaya başladı. Çünkü Allah'ın verdiği nimetlere karşılık nankörlük ettikleri, O'na verdikle­ri ahdi bozdukları, cumartesi gününün hürmetini ihlal ettikleri için Yüce Allah onları maymuna çevirdi. Bu bir ilâhi kanundur. Allah'ın emirlerine karşı gurur ve kibir gösteren ve gönderdiği peygamberlere isyan eden her toplumun durumu budur. [221]



Kelimelerin İzahı


"Yemininiz "Misâk, yemin ve benzeri şeylerle pekiştirilen a-hittir. Buradaki ahitten maksat, Tevrat'ın hükümleri ile amel etmektir.

Tur, Hz. Musa'nın Yüce Allah ile konuşmak üzere gittiği dağdır.

Azim ve temkinle.

"Yüz çevirdiniz." Tevellî, bir şeyden yüz çevirmek ve ona arka dönmek demektir.

Hasiîn, horlanmış ve hakir mânâsına gelen hâsi kelimesinin çoğuludur. Dilciler: Hâsi, insanlara yaklaştığında, hoşt denilerek kovulan köpek gibi, kovulmuş, uzaklaştırılmış, alçak kimse demektir." derler.

Nekâl, caydırıcı, şiddetli ceza demektir. Caydırıcı ve önleyici olmadıkça her cezaya nekâl denmez. [222]



Âyetlerin Tefsiri


63. Ey İsrailoğulları! Tevrat'taki emirlerimi uygula­mak Üzere sizden yeminle söz aldığımız zamanı hatırlayınız. O zaman Tur dağını, siyah bir bulut gibi üzerinize kaldırdık ve size Tevrat'taki emirlerimizi azim ve ciddiyetle alıp onlarla amel edin, Onda olan emirleri koruyun, unutmayın ve onlar­dan gafil olmayın dedik. Emirlerimize uyarsanız, dünyada helakten, âhirette de azaptan kurtulursunuz. Bu cümlenin bir başka mânası, "umulur ki siz müttakiler zümresinden olursunuz" demektir. [223]



64. Daha sonra siz, bize verdiğiniz ahitten yüz-çevirdiniz. Tevbelerinizi kabul etmek ve hata­larınızı affetmek suretiyle Allah size lütufta bulunmasaydı, dünya ve âhirette helak olanlardan olacaktınız. [224]



65. Kendilerini cumartesi günü av­lanmaktan yasaklamış olduğumuz halde, emirlerimize uymayıp bize isyan ederek o günün hürmetini ihlal edenlere ne yaptığımızı biliyorsunuz, [225]



Daha önce insan iken, "zillet ve horluk içerisinde may­munlar olunuz" diyerek biz onları maymuna çevirdik.

66. Onları, bu olayı görenler için caydırıcı bir azab; daha sonra gelip de görmeyenler için bir ibret ve muttaki, sâlih kullar için bir öğüt olsun diye maymunlara çevirdik. [226]



Edebî Sanatlar


1. "Size verdiğimizi kuvvetle tutun" cümlesinde hazif yoluyla î'câz vardır. Takdiri: ... "Onlara.... tutun dedik" şeklindedir. Zemahşerî de bu şekilde takdir etmiştir.

2. Aşağılık maymunlar olunuz" cümlesindeki emir kipi, hakiki mânâsında değil, horlama ve hakaret etme mânâsında kul­lanılmıştır. Bazı müfessirler şöyle der: Bu emir, teshir ve tekvin emridir. Yani bu emir, onların gerçek insanlıktan gerçek maymunluğa nakledilme­leri için, Allah'ın kudretinin üzerlerinde tecellî etmesinden ibarettir.[227]

3. "Öncekilere ve sonrakilere" cümlesi, bu olaydan önce ve sonra gelen milletler ve mahlukattan kinayedir. Veya bu olayın öncekilere ve sonrakilere bir ibret olduğunu ifade eder. [228]



Faydalı Bilgiler


1. Keffâl şöyle der: Yüce Allah, onların her birinden bir and aldığını vurgulamak için kelimesini tekil olarak zikretmiştir. Nitekim: "Sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarır[229] mealindeki âyette de tıfl kelimesi tekil olarak kullanılmıştır.[230]

2. Bazı araştırıcılar şöyle der: Israiloğullarının ruhları, isyanları sebe­biyle karardığı için, hiçbir nizam tanımadan hareket ediyorlar; kibir, gurur ve taşkınlıklarından dolayı kendilerini büyük görüyorlardı. Kendilerine Tevrat'taki hükümlerle amel etmeleri emre dil di ğin de onları ağır buldular ve Allah'a isyan ettiler. Bundan dolayı Allah, onların üzerine Tûr dağını kaldırınca, bunu Tevrat'taki emirlerden daha ağır buldular ve Tevrat'ın hükümleri ile amel etmek onlara hafif geldi. Şâir şöyle der:

İsyankâr, Allah'a mucizelerle çağrılır. Kabul etmezse, o zaman onu keskin kılıçlar çağırır.[231]

3. "Takva sahipleri için bir öğüt" ifadesinde, Öğüt, müttekilere tahsis edilmiştir. Zira öğüt ve nasihatten yararlananlar on­lardır. Nitekim Yüce Allah "Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir[232] buyurur. [233]



67. Musa kavmine "Allah bir sığır kesmenizi emre­diyor" demişti de, "Bizimle alay mı ediyorsun?" demiş­lerdi. O da "Câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım" demişti.

68. "Bizim adımıza Rabbine duâ et, bize onun ne olduğunu açıklasın" dediler. "Allah diyor ki, o, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arası bir inek. Sîze emredileni hemen yapın" dedi.

69. Bu defa "Bizim için Rabbine duâ et, bize onun rengini açıklasın" dediler. "O diyor ki, bakanların içini açan sapsarı bir inektir" dedi.

70. "(Yâ Musa) Bizim için, Rabbine duâ et de onun nasıl bir sığır olduğunu bize açıklasın, çünkü inek ineğe benzer. Biz, inşaallah emredileni yapma yolunu buluruz" dediler.

71. (Musa) dedi ki; Allah şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan, serbest dolaşan, renginde hiç alacası bulunmayan bir inektir. "İşte şimdi gerçeği anlattın" dediler ve bunun üzerine onu kestiler, ama az kalsın kesmiyorlardı.

72. Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmıştınız. Halbuki Allah gizle­mekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.

73. "Haydi şimdi öldürülen adama, bir parçasıyla vurun" dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir ve düşüne-siniz diye size âyetlerini gösterir.

74. (Ne var ki) bunlardan sonra yine kalbleriniz katılaştı. Artık kalbleriniz taş gibi, hatta daha da katı. Çünkü taşlardan öylesi var ki, çatlar da ondan su fış­kırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukar­dan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah, Yahudilerin ahitlerini bozma, cumartesi gününün hür­metini ihlal etme ve indirmiş olduğu Tevrat'ın hükümlerine uymayarak Allah'a karşı gelme gibi çirkin suçlarını anlattıktan sonra, bu âyetlerde de diğer suçlarını anlatmaya devam eder. Ki bunlar da; peygamberlere muha­lefet, onları yalanlama, Allah'ın vahyettiği emirlere süratle sarılmama, peygamberlere karşı inatla mücadele etme, peygamberleri Musa (a.s.) ile konuşurken edepsizce davranış ve kötülükleridir. [234]



Kelimelerin İzahı


Hüzü', zâ'nın ötresi ve hemzenin vav'a çevrilmiş şekliyle alay etmek demektir. kelimesindeki hemzenin vava çevrilerek ol­ması da bunun gibidir. Metinde zikredilmeyen tamlayanı da nazar-ı itiban alarak mânâsı: "Bizi alay konusu mu ediniyorsun?" demektir veya mastar. ism-i meful mânâsı vermek suretiyle: "Bizi, kendileriyle alay edilen kirrseler mi ediniyorsun?" demek olur.

Fârid, yaşlı ve ihtiyar demektir. Lisânu'l-Arap'ta böyle açıklanmıştır.

Bikr, küçük olduğu için-erkekle cinsî temas etmemiş ve doğur­mamış genç demektir. Şâir şöyle der:

Vallahi! sen, misafirine yürüyemeyecek derecede yaşlı bir hayvan verdin. Ona, hoşuna gidebilecek tavlı bir hayvan vermedin. Sana nasıl dost luk gösterilip ihsanda bulunacak?[235]

Avân: Ne yaşlı, ne küçük, orta yaşta demektir. Bir başka görüşe göre, bir veya, iki defa doğurmuş hayvan demektir.

Fükû, sapsarı olmak demektir. Kıpkırmızı olan şeye, denildiği gibi, sapsarı olan şeye de denilir. Taberî der ki: Bu ke­lime, aşırı beyazlığı ifade eden nüsü' kelimesinin benzeridir.

Zelûl, ise alıştırılmış demektir Serkeşliği giderilerek işe alıştırılan hayvana denilir. Burada geçen kelimesi tarla sürmee alıştırılmamış demektir.

Müselleme, selâmet kökünden olup ayıp ve kusurdan arınmış demektir.

Siye, asıl renge uymayan alacalıktır. Taberî: nin mânâsı, o hayvanda asıl rengine uymayan ne beyazlık, ne de siyahlık vardır" demektir der.[236]

Çekiştiniz ve ihtilâfa düştünüz demektir. Bu kelimenin aslı dur. Tâ, dala idgam edildi. Sakin harfle konuşmaya başlanüamadığı için başına bir hemze-i vasıl getirildi ve oldu.. in mânâsı savmak ve def etmek demektir. Her iki grup da suçu birbirlerinin üzerine attığı için bu kelime kullanılmıştır. Hadiste Şüpheli hallerde had cezalarını def ediniz[237]. yani düşülünüz şeklinde kullanılmıştır.

Kasvet, sertlik demektir. Zıddı rikkattir.

Teşakkuk, uzunluğuna veya genişliğine yarılmak demektir.

Hübût, yukardan aşağı iniş demektir. [238]


Oluyu Diriltme Mucizesi Ve Bakara (Sığır) Kıssası


İbn Ebî Hâtim'in rivayetine göre, Ebu Ubeydc es-Selmanî şöyle demiştir: "İsrailoğullarından çocuksuz, zengin bir adam vardı. Kardeşinin oğlu bu şahsın vârisi idi. Mirasına konmak için adamı öldürerek, gecele­yin, yine İsrailoğullarından olan bir başkasının kapısının önüne götürüp koy­du. Sabahleyin de, amcasını, onların öldürdüğünü iddia etti. Neticede her iki taraf da silahlanıp birbirlerine girdiler. İçlerinden akıllı ve ileri görüşlü birisi: "Aramızda Allah'ın Rasulu varken niye birbirimizi öldürüyoruz?" dedi. Bunun üzerine kavgayı bırakarak, Musa (a.s.)'ya gelip meseleyi ar-zettiler. Musa (a.s.) onlara: "Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor" dedi. Râvî diyor ki: İsrailoğulları herhangi bir sığır kesmeye razı olup itiraz etmeselerdi, basit bir sığır onlar için kâfi gelecekti. Fakat onlar işi zora sokunca, Allah da onlara karşı işi güçleştirdi. Nihayet işi, kesmekle emrolundukları sığıra kadar götürdüler ve sığırı, ondan başka sığırı olmayan bir adamın yanında buldular. Sığırın sahibi, "Vallahi, derisinin dolusu altın vermedikçe onu size vermem" dedi. Böylece hayvanı, derisinin dolusu altın karşılığında satın aldılar. Hayvanı kesip bir parçasıyla öldürülen ada­ma vurdular Adam dirilince, "seni kim Öldürdü?" diye sordular. Kardeşinin oğlunu göstererek: "Katilim budur" diye cevap verdi, sonra tekrar öldü.. Bu­nun üzerine, onun malından kardeşine hiçbir şey verilmedi. Bu olaydan sonra da, murisini öldüren hiçbir katile onun malından miras verilmedi.[239] Başka bir rivayatte de , "katili yakalayıp öldürdüler" denilmektedir. [240]



Âyetlerin Tefsiri


67. Ey İsrailoğulları! Pey­gamberiniz Hz. Musa'nın "Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor" dediği zamanı hatırlayınız. Siz utanmadan peygamberinize "Ya Musa, bizimle alay mı ediyorsun?" diye cevap verdiniz, Musa da "alaycı, câhil zümreden olmaktan Allah'a sığınırım" dedi. [241]



68. Dediler ki:"Bizim için Rabbine dua et de, bu sığırın mahiyetini ve ne gibi özellikleri olduğunu bize açıklasın. Hz- Mûsa dedi ki: Allah, o sığırın ne çok yaşlı, ne de erkekle temasta bulunmayacak kadar küçük olmamasını, bu ikisinin arasında, orta yaşta olmasını emrediyor, Artık size emredileni yapın. İnat edip de işi zora koşmayın. Aksi halde Allah işinizi zorlaştıracaktır. [242]



69. Dediler ki, bizim için Rabbine dua etde, onun rengini bize açıklasın. Beyaz mı, siyah mı, yoksa başka bir renkmi olduğunu bilelim. Hz. Musa dedi ki: Yüce" Allah onun rengi sapsarı, görenlerin hoşuna gidecek güzel bir görünümü olan bir sığır olmasını emrediyor. İsrailoğullan, sığırın yaşını ve rengini öğrendikten sonra, özellikleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için, sığırın durumunu tekrar sorarak: [243]



70. Dediler ki: bizim için Rabbine dua et, o sığırın mahiyetini bize açıklasın. Sonra, orta yaşlı ve sapsarı birçok hay­vanın olduğunu ileri sürerek özür beyan ettiler. Ve "Bizim için iş karıştı. Kesilmesi emredilen sığırın ne olduğunu anlayamadık." Ancak, Allah dilerse biz onu anlayabiliriz, dediler. Ha­diste bildirildiği gibi, eğer böyle dememiş olsalardı, ebediyyen o hayva­nın mahiyetini anlayamayacaklardı. [244]



71. Hz. Musa dedi ki: Yüce Allah, bu sığırın tarla sürmeye ve ekini sulamaya alıştırılmamış, kusurlardan salim, renginde alacalık bulunmayan baştan aşağı sapsarı bir sığır olmasını emrediyor. Dediler ki: İşte şimdi gerçeği anlattın ve bize bütün açıklığıyla hayvan hakkında yeterli bilgi verdin. Yüce Allah, onların daha sonraki durumlarım bize şöyle bildi­rir. Onu kestiler. Ama pahalı olduğu için veya rezil oldukları için neredeyse kesmeyeceklerdi.

Bundan sonra Yüce Allah onlara sığır kesmelerini emretmesinin se­bebini ve şahit oldukları, Allah'ın parlak mucizelerini bize şöyle anlatır. [245]



72. Ey İsrail oğullan! Hatırlayın ki, siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle çekişmiş ve ihtilafa düşmüştünüz. Her grup suçu kendi üzerinden atıp diğerine yüklemeye çalışıyordu. Halbuki Allah, gizlemekte olduğunuz şeyi ortaya çıkaracaktı. [246]



73. Bunun içindir ki biz, "sığırın bir parçası ile mak­tule vurun" dedik. O dirilir ve size katili bildirir. Allah bu maktulü gözlerinizin önünde dirilttiği gibi, ölüleri de diriltip kabirden çıkaracak ve düşünüp tefekkür edesiniz ve Allah'ın herşeye kadir olduğunu anlayasanız diye size kudretinin delillerini göstere­cektir.

Sonra Yüce Allah onların kötülüklerini ve kalplerinin katılığını şöyle bildirir: [247]



74. Sonra Ey Yahudi topluluğu! Bu parlak mucizeleri gördükten sonra, yine de kalpleriniz o şekilde katılaştı ki, onla­ra ne bir öğüt, ne de bir nasihat tesir etmiyor. Artık kalpleriniz taş gibi, veya daha da katıdır. Yani bazılarınızın kalbi" taş gibi, bazılarınızın ki taştan daha da katı, demir gibi Zira taşlardan öylesi var ki, içinden bolca nehirler kaynar. öylesi de var ki, Allah korkusundan yarılır da ondan su fışkırır. Yine Öylesi de vardır ki, Al­lah korkusundan parçalanarak dağlardan aşağı iner. Yani, ey Yahudi top­luluğu, taşlar yumuşar ve Allah'ın emrine boyun eğer de sizin kalpleriniz ne yumuşar ne etkilenir. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. Yani Allah yaptıklarınızı gözetlemektedir. O'na hiçbir şey gizli kalmaz. Kıyamet gününde de amellerinize göre sizi cezalandıracaktır. Bu âyette Yahudiler için bir tehdit ve uyarı vardır. [248]


Edebî Sanatlar


1. "Onu kestiler. Neredeyse bunu yapmayacak­lardı" cümlesinde hazif vardır. Bu cümlenin başından, mânâları kelimele­rin dizilişinden anlaşılan iki cümle hazfedilmiştir. Bu tür bir hazif, Kur'an-'m i'câzmdandır. Takdiri şöyledir: "İsrailoğullan, yukarıda zikredilen va­sıfları taşıyan sığırı bulup satın aldılar. İstenilen sığırın bu sığır olduğunu anlayınca onu kestiler. Bu, hazif yoluyla i'câz kabilindendir.

2. "Allah, gizlemekte olduğunuz şeyi çıkancıdır" Bu cümle, "ihtilafa düşmüştünüz"ona vurun dedik" arasında bir ara cümlesidir. Birbirlerini takip eden iki cümle arasına gelen "ara cümle", beliğ kelâmın güzelliğini daha da artırır. Cüm-le-i mu'terizanın buradaki faydası, hakikatin kuşkusuz meydana çıkacağını muhataplara bildirmektir.

3. "Sonra kalpleriniz katılaştı"Bu cümlede istiâre-i tasrîhiyye vardır. Kalplerin sertlik ve katılıkla vasfedilmesinden maksat, onların öğüt ve ibret almaktan uzak olduklarını bildirmektir.

Ebussuûd şöyle der: Kasvet; Taşın sertliği gibi bir sertlik ve katılık demektir. İsrailoğullarınm kalpleri öğüt almaktan ve dağları eritip kayala­rı yumuşatan nasihat ve uyarılardan uzak olduğu için, kasvet kelimesi, bu uzaklık yerine müstear olarak kullanılmıştır.[249]

4. "Onlar taş gibidir" Bu cümlede teşbih vardır. Bu teşbihe, teşbih-i mürsel ve mücmel denilir. Çünkü teşbih edatı zikredilmiş, vech-i şebeh ise hazfedilm iştir.

5. "Ondan ırmaklar fışkırır" Bu cümlede de mecâz-ı mürsel vardır. Zira, "ondan nehirler fışkırır" demek, "nehirlerdeki su fışkı­rır" demektir. Araplar mahalli zikredip, o mahalde bulunanı kasdederler. Nitekim nehrin zikredilip, içinde akan suyun kasdedilmesi de bunun gibi­dir. Karine açıktır. Zira nehir değil, içindeki su fışkınr.[250]



Faydalı Bilgiler


1. "Musa: "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım" dedi. Bu âyet-i kerime, dinî konularla alay etmenin büyük bir cehalet olduğuna dikkat çekmektedir. Muhakkik âlimler âyet-i kerimelerin mizah ve şaka yerinde darb-ı mesel olarak getirilmesini men etmişler ve : "Kur'an sadece tefekkür ve itaat için indirilmiştir. Şaka, mi­zah ve efkar dağıtma için inmemiştir," demişlerdir.

2. "Hani siz bir şahsı Öldürmüştünüz." Bu âyet, Rasulullah (s.a.v) zamanındaki Yahudilere hitap etmektedir. Bu hitap şekli toplumlar arasında bilmen hitabet üslubuna uygundur. Zira, sonra gelenler öncekilerin izinden gidiyorlarsa ve onların yaptıklarına razı oluyorlarsa, öncekilerin yaptıkları, sonrakilere de isnat olunur. Bu âyet, hem geçmişteki, hem de Rasulullah'a muasır olan Yahudileri de kınamakta ve tenkit etmektedir.

3. Adam öldürme olayı her ne kadar daha sonra anlatılsa da, İsrailoğullarına, sığır kesmeleri emredilmeden Önce meydana gelmiştir. Bundaki sır, sığırın kesilmesinin sebebini bilmeye teşvik, İsrailoğullarım tekrar tekrar kınama ve tenkit etmektir.

Büyük âlim Ebussuûd şöyle der; Burada tertibin bozulmasının sebebi, tekrar tekrar kınama ve tenkittir. Çünkü Öldürülmesi haram olan bir şahsı öldürmek, Hz. Musa gibi bir peygamberle alay etmek ve onun emrini yerine getirmemek, şiddetle kınanması gereken büyük bir cinayettir.[251]

4. Yüce Allah bu müberek sûrenin beş yerinde ölüleri diriltmeyi zikret­ti: Bunlar a) "Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik.[252] b) "Bu kıssada geçen "Haydi şimdi adama, kesilen ineğin bir parçası ile vurun" dedik, böylece Allah ölüleri diriltir.[253] c) Binlercesi birden ölüm korkusundan yurtlarından çıkanların kıssasındaki "Allah onlara ölün dedi. Sonra onları diriltti[254] âyetinde, d) Üzeyr kıssasındaki, "Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı, sonra tekrar diriltti.[255] âyetinde ve e) Hz. İbrahim kıssasında geçen, İbrahim Rabbine, "Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster, demişti[256] âyetinde[257] geçmektedir.

5. Âyetinde jl edatı Jj edatı yerinde kul­lanılmıştır. "Hatta daha katı" demektir. "Yunus'u yüzbin hatta daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik[258] mealindeki âyette de edatı bu mânâda kullanılmıştır. Bazıları bu edatın terdît için olup "veya" mânâsına geldiğini, yahut tahyîr için olup tercih mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Buna göre, kalplerin durumunu bilen kimse, onları taşa veya ondan daha katı olan demir gibi bir şeye benzetir. Kalplerin durumunu bilmeyen kimse ise onları taşa benzetir veya: "Onlar taştan daha katıdır" der.

6. Bazı müfessirler, bu âyette geçen İ--Ü. (korku) kelimesinin hakiki mânâsında kullanıldığını ve Yüce Allah'ın bu taşlara kendilerine göre bir korku verdiğim söylerler. "Onu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur[259] mealindeki âyette de hamd ve teşbih bu kabilden olup, hakiki mânâda kullanılmışlardır. Bazıları da, haşyet kelimesinin mecaz olarak kul­lanıldığı kanaatindedirler. Bu, şu atasözüne benzer: Duvar çiviye: "Beni niçin yarıyorsun? diye sordu. O da: "Beni çakana sor" dedi. En iyisini Allah bilir. [260]



75. Şimdi (ey mü'minler) onların size inanacak­larını mı umuyorsunuz? Oysa ki, onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.

76. (Münafıklar) inananlarla karşılaştıklarında "iman ettik" derler. Birbirleriyle yalnız kaldıkları vakit ise "Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgile­ri), Rabbiniz katında sizin aleyhinize hüccet getirmele­ri için mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düsünemiyor.

77. Onlar bilmezler mî ki, gizlediklerini de açık­ça yaptıklarını da Allah bilmektedir.

78. Onlardan ümmîler vardır ki bir takım kurun­tular hariç Kitab'ı (Tevrat'ı) bilmezler. Onlar sadece zan ve tahminde bulunurlar.

79. Elleriyle Kitab'ı (Tevrat'ı) yazıp sonra onu az bir para karşılığında satmaları için "Bu Allah katın-dandır" diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdık­larından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!

80. İsrailoğulları "Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır." dediler. De ki (onlara): Siz

Allah katından bir söz mü aldınız? Aldıysanız Allah sözünden asla caymaz. Yoksa Allah hakkında bilmedi­ğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz.?

81. Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü ken­disini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennem­liktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.

82. İman edip yararlı iş yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah Yahudilerin inatlarını, Allah'ın emirlerine sarılmamala-rını, peygamberlerle mücadele etmelerini ve onların emirlerine boyun eğmemelerini zikrettikten sonra, bu âyetlerde de yine onların, Allah'ın ke­lamını tahrif etme, Allah'ın dostları -olduklarını ve cehennemde birkaç günden fazla yanmayacaklarını iddia etme, babalarından ve atalarından kendilerine intikal eden yalancı kuruntularla avunma gibi bazı cürüm ve çirkin fiillerinden bahseder. Yüce Allah bu âyetlere, müslümanlarm, Yahu­dilerin imana geleceklerini ümit etmemelerini bildirerek başladı. Zira on­ların fıtratlarında sapıklık vardır ve mayaları inat ve kibirle yoğrulmuştur. [261]



Kelimelerin İzahı


Şiddetle isyiyor musunuz? Tama nefsin bir şeyleri şiddetle istemesidir. İstek az olursa bına reca ve rağbet denir.

Ferîk, cemaat demektir. Rant ve kavm kelimeleri gibi, tekili olmayan topluluk ismidir.

"Onu tahrif ederler" Tahrif, aslında bir şeyden yüz çevirmek manasına gelen inhiraf kökünden olup değiştirmek ve tebdil etmek ma­nasınadır.

"Onu anladılar" bir şeyi akılla idrak etmek demektir. Maksat, "onu anladılar ve tanıdılar" demektir.

kelimesinin çoğulu olup, okuma yazma bilmeyenler demek­tir. Annesine nisbetle kişiye bu vasıf verilmiştir. Zira o, annesinden doğ­duğu gibi kalmış, okuma yazma Öğrenmemiştir.

Emânî, ümniye kelimesinin çoğulu olup, insanın istediği ve arzu ettiği veya kendi nefsinde var kabul ettiği kuruntudur. Bundan dolayı bu kelime yalan mânâsında da kullanılır. Bedevinin birisi, birine şöyle demiştir: "Bu dediğin gördüğün bir şey mi? Yoksa uydur­duğun bir yalan mıdır? Bu kelime, bazan da "okumak" mânâsında kul­lanılır. Nitekim şâir Hassan "İlk gece Allah'ın kitabını okudu" diyerek, bu kelimeyi okumak mânâsında kullanmıştır.

Veyl, helak ve yok olma demektir. Bir başka görüşe göre, rezil­lik ve rüsvaylıktır. Bu kelime, şer ve azabta kullanılır. Kadî şöyle der: Bu kelime "Hilekârlara yazıklar olsun[262] âyetinde olduğu gibi şiddetli tehdit ve uyarı ifade eder. Sibeveyh de şöyle açıklar: "Veyl, helake düşen kimse için, veyh ise, ona yaklaşan kimse için kullanılır. [263]



Nüzul Sebebi


1. Bu âyetler Ensar hakkında nazil olmuştur. Ensarla Yahudiler arasında dostluk, komşuluk, süt bağları ve ittifak vardı. Dolayısıyla onların müslüman olmalarını istiyorlardı. Bunun üzerine " (Ey mü'minler)! Şimdi onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?.,." mealindeki âyet nazil oldu.[264]

2. Mücahid, İbn Abbas'tan şöyle rivayet eder: Yahudiler diyorlardı ki: Bu dünyanın ömrü yedibin senedir. Biz her bin sene karşılığında birgün cehennemde yanacağız. Bunlar da, sayılı yedi gündür. Bunun üzerine Yüce Allah, "Ve Israiloğulları "sayılı bir kaç gün hariç, bize ateş dokunmaya­caktır" dediler." mealindeki âyeti indirdi.[265]



Âyetlerin Tefsiri


Yüce Allah, mü'min kullarına hitap ederek buyurur ki:

75. Ey mü'minler topluluğu! Yahudilerin müslüman olup sizin dininize gireceğini mi umuyorsunuz?

Halbuki onların âlim ve bilginlerinden bir grup, Allah'ın kitabı Tevrat'ı okuyor, onu açık bir şekilde dinliyor da Anlayıp idrak ettikten sonra Tevrat'taki bu âyetleri, tebdil ve tevil etmek suretiyle değiştiriyorlardı. Yani onlar bu suçu, hata Ve unut­maktan dolayı değil, bile bile işliyorlardı. [266]



76. Yahudi münafıklar, Peygamber (s.a.v.)'in ashabı ile bir arada bulunduklarında: "Sizin doğru yolda olduğunuza ve Mu-hammed (s.a.v.)'in Tevrat'ta müjdelenen peygamber olduğuna inanıyoruz derler" de mü'minlerden ayrılıp birbirleriyle başbaşa kaldıklarında, Diğerleri bunu söyleyenleri kınayarak: Doğruluğunu bildiğiniz halde Peygambere uyma­manız âhirette mü'minler tarafından aleyhinize delil olarak kullanılsın diye mi Muhammed'in Tevrat'ta açıklanan vasıflarını arkadaşlarına haber veriyorsunuz? Onlar tarafından aleyhinize delil olarak kul­lanılabilecek şeyleri, onlara anlatmaktan sizi sakındıracak kadar aklınız yok mu? derlerdi. Bu sözü, Yahudilerden münafık olmayanlar münafık o-lanlara söylemişlerdir. Yüce Allah, onları kınayarak şöyle cevap verir: [267]



77. Bu Yahudiler bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. Hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bu şekilde söyledikten sonra, nasıl iman ettikle­rini iddia ediyorlar?!!..

Yüce Allah, Tevrat'taki âyetleri tebdil ve tahrif eden âlimlerin duru­munu anlattıktan sonra, onların peşinden giden avam halkın durumunu da anlatır ve her iki grubun aynı derecede sapıklık içerisinde olduğunu vurgu­layarak şöyle buyurur: [268]



78. Yahudilerden cahil avam tabakasından bir grup da vardır ki, kendi kendilerine Tevrat'ı okuyup anlayacak ve tetkik edecek derecede okuma yazma bilmezler. Ancak onların bildikleri, âlimlerinin kendilerine vermiş oldukları kuruntulardır ki, bunlar, Allah'ın kendilerini af ve merhamet edeceği, cehennemin kendilerini, sayılı birkaç günden fazla yakmayacağı, peygamber olan babalarının kendilerine şefaat edeceği, kendilerinin, Allah'ın oğlu ve dostu olduğu ve daha bir çok boş ku­runtulardan ibarettir, Onlar, zandan başka bir şeye tabi ol­mazlar. Yani onların bu hususta kesin bir bilgileri yoktur. Bilakis aptalca ve körükörüne babalarını taklit ederler. Sonra Yüce Allah, dünya malı elde etmek için avam halkı sapıklığa düşüren o âlimlerin işledikleri suçu şöyle açıklar:[269]



79. Tevrat'ı tahrif edip tahrif ettikleri bu âyetleri elleriyle yazan Sonra da onu az bir para karşılığında satmak için: "Bu, Allah kalındandır" diyenle­rin vay haline! Helak ve azap onlar içindir. Çünkü onlar, tahrif ettikleri o âyetler karşılığında fani olan dünya malını elde etmek için kendi elleriyle yazdıkları ve yalan ve iftira olarak Allah'a nisbet ettikleri âyetleri göste­rerek "İşte gördüğünüz bu âyetler, Allah'ın Tevrat'ta Musa'ya indirdiği âyetlerdir." derler Kitab'ı tahrif ettikleri için uğrayacakları şiddetli azaptan dolayı vay hallerine! İşledikleri haramdan dolayı vay hallerine! [270]



80. Durum böyle olduğu halde: "Biz, sayılı birkaç günden fazla asla cehenneme girmeyeceğiz" derler. Bu sayılı günlerden maksat, buzağıya taptıkları süre veya sadece yedi gündür. Ey Muhammedi Onları reddederek ve kınayarak de ki: Bu hususta Allah size ahid ve söz mü verdi? Eğer Allah, bu konuda size söz verdiyse Allah kesinlikle sözünden dönmez. Yoksa , Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsu­nuz? Allah'a karşı iftira edip O'nun söylemediklerini mi söylüyorsunuz? Böylece hem Allah'ın kelamını tahrif etme suçunu işliyor, hem de O'na karşı yalan ve iftira atıyorsunuz.

Daha sonra Yüce Allah, Yahudilerin yalanlarını açıklar ve onların, cehennemin kendilerini sayılı birkaç günden fazla yakmayacağına ve ora­da ebedî olarak kalmayacaklarına dair iddialarını boşa çıkararak şöyle bu­yum r : [271]



81. Hayır kâfir olarak büyük ve küçük günahları işleyen kimseler ebediyyen cehennemde kaldıkları gibi, siz de orada ebediyyen kalacaksınız ve ateş sizi yakacaktır. Çünkü ey Yahudiler! Kim sizin yaptığınız gibi günah işler, günahları her taraftan onu kuşatır ve bütün kurtuluş yollarını kapatırsa, İşte onlar cehennem ehlidir, cehennem onların yakasını bırakmayacak ve oradan ebe­diyyen çıkamayacaklar. [272]



82. İman edip amel-i sâlih işleyenlere ge­lince, işte cehennem bunları yakmayacak ve bunlar mutluluk içinde cennet bahçelerinde yaşayacaklar.İşte bunlar, cennet ehli olup, orada ebediyyen kalacaklar ve hiç çıkmayacaklardır.

Ey, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'ım! Bizi bunların zümresinden eyle. [273]



Edebî Sanatlar


1. "Bildikleri halde" ifadesi, onların yaptıklarının son de­rece çirkin olduğunu göstermektedir. Çünkü onlar Tevrat'ı, bilgisizlik ve unutmaktan dolayı değil, kasden ve bile bile tahrif ediyorlardı. Bilerek günah işleyen bir bıri elleriyle yazarlar" ifadesinde "elle­riyle" kaydı, ifadenin mecaz olmadığını vurgulamak ve doğrudan doğruya, bizzat kendi elleriyle yazdıklarını bildirmek içindir. Nitekim: "Onu sağ elimle yazdım", " onu kulağımla işittim", denir ki, bu ifadeler de hakiki mânâlarında kullanılmıştır.

3. "Gizlediklerini ve açığa vurduklarını" ifade­sinde, edebî sanatlardan tıbâk vardık. Zira burada fiilleri bir arada zikredilmiştir. Bu sanata tıbâk-ı icâb denir.

4. âyetlerinde "veyl" kelimesinin tekrar edilmesi, onları kınamak, tenkit et­mek ve adilik ve çirkinlikte son dereceye ulaşan günahlarını açıklamak içindir.

5. "Günahları onu kuşattı" cümlesinde istiare vardır. Çünkü Yüce Allah, onların günahlarını, bileziğin bileği kuşattığı gibi, bir toplumu her taraftan kuşatan düşman ordusuna benzetmiştir. Allah, "onların kötülükleri iyiliklerine galip geldi" yerine müstear olarak, "kötülükleri onları kuşattı" tabirini kullanmıştır. Sanki kötülükleri, her ta­raftan onları kuşatmış gibidir.[274]



Faydalı Bilgiler


1. "Allah'ın kelâmını tahrif" ifadesi, o kelamın fasit bir şekilde te'vilini ve bir kelamın yerine başka bir kelamı getirerek değiştirilmesini ifade eder. Yahudi bilginleri, Hz.Peygamber (s.a.v.)'in vasıfları hakkında yaptıkları gibi, her iki mânâda da tahrifatta bulunmuşlardır.

Büyük âlim Ebusuûd şöyle der: Rivayet olunduğuna göre Yahudi bil­ginleri, riyasetlerinin elden gideceği korkusuyla, Rasulullah (s.a.v.)'in Tevrat'taki vasıflarını kasıtlı olarak tahrif ettiler. Rasulullah (s.a.v.)'m va­sıfları Tevrat'ta şöyle yazılıydı: O'nun yüzü ve saçları güzel gözleri sürme­li, teni beyaz ve orta boyludur. Bunları değiştirerek: "Uzun boylu, mavi gözlü ve düz saçlı" yazdılar. Halk, peygamber (s.a.v.)'in vasıflarını onlara sorduklarında, kendi yazdıklarını okuyorlardı. Böylece halk, Hz. Muham med (s.a.v.)'in vasıflarını Tevrat'takine aykırı bulup onu yalanlıyordu.[275]

2. Tahrif, yukarda geçen her iki manâsıyla Tevrat ve İncil gibi se­mavî kitaplarda meydana gelmiştir. "Onlar kelimelerin yerlerini değişti­rirler[276] mealindeki âyette bu mânâda kullanılmıştır. Kur'an'a gelince: Câ­hil ve kâfirler, bâtıl te'vil yoluyla tahrif ederek ona mânâ vermişlerdir. Ama, bir âyeti kaldırıp yerine başka bir kelamı getirmek mânâsmdaki tah­rif Kur'an'da olmamıştır. Zira "Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik.

yine biz koruyacağız.[277] mealindeki âyet gereğince Yüce Allah diyerek kitabı böyle bir tahriften korumuştur.

3. Buharı, Ebu Hureyre'nin (r.a.) şöyle dediğini rivayet eder: Hayber kalesi fethedüdiğinde Rasulullah (s.a.v.)'a zehirli bir koyun (eti) sunuldu. Durumu anlayan Hz. Peygamber (s.a.v.): Burada bulunan Yahudileri top­layıp bana getiriniz" dedi. Rasulullah (s.a.v.) ile, gelenler arasında şöyle bir konuşma geçti:

-Babanız kimdir?

-Falan kimsedir?

-Yalan söylüyorsunuz Bilakis babanız falan şahıstır.

-Doğru ve iyi söyledin

-Size bir şey sorsam, bana doğru cevap verir misiniz?

-Evet, ey Ebe'l-Kâsım. Eğer biz yalan cevap verecek olursak, baba­mız hakkındaki yalanımızı yakaladığın gibi, bu hususta da yakalarsın.

-Peki, cehennem ehli kimdir?

-Biz o cehennemde az bir müddet kalacağız, bizden sonra oraya siz gireceksiniz.

-Haydi ordan. Vallahi, biz oraya asla girmeyeceğiz.

-Size başka bir şey sorsam, doğru cevap verir misiniz?

-Evet,ey Ebe'l-Kâsım.

-Bu koyunun etine zehir kattınız mı?

-Evet.

-Sizi buna iten sebep neydi?

-Eğer yalan soylüyorsan senden kurtulmak istedik. Yok eğer bir pey­gamber isen, sana zarar vermeyeceğini düşündük.[278]



83. Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: "Yalnızca Al­lah'a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere iyilik edeceksiniz" diye söz almış ve "İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın zekâtı ve­rin" diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.

84. "Birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbi­rinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Bütün bunlara şahit olarak sonunda kabul etmiştiniz.

85. Bu misakı kabul eden sizler, birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu halde (hem çıkarıyor, hem de) size esir­ler olarak geldiklerinde fidye verip onları kurtarıyor­sunuz. Yoksa siz Kitab'm bir kısmına inanıp bir kısmı­nı inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların ce­zası dünya hayatında rüsvaylık; kıyamet günün de ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta ol­duklarınızdan asla gafil değildir.

86. İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek, ne de kendilerine yardım edilecektir.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu âyet-i kerimeler, İsraİloğullarmm cürümlerini saymaya devam eder. Bu âyetlerde İsrailoğullarının zulümlerini, taşkınlıklarını ve yeryü­zünde fesat çıkarttıklarını gösteren güçlü misaller vardır. Zira onlar, Tev­rat'ta kendilerinden alman ahdi bozmuşlar, Allah'ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymışlar, bâtıl yollarla insanların mallarını yemeği mubah saymışlar, din kardeşlerine zulmederek onları yurtlarından çıkarmışlar ve böylece lanetlenmeye, rüsvaylık ve helake müstehak olmuşlardır. [279]



Kelimelerin İzahı


Misak, yeminle pekiştirilen ahid demektir. Yeminsiz verilen söze de ahid denir.

Husn, hayır mânâları kapsayan umumî bir isimdir. Tatiı söz, güzel terbiye ve güzel ahlâk gibi, güzellik ifade eden herşeye şâmildir. Bu­nun zıddı, çirkinlik mânâsına gelen kubh kelimesidir. kelimesi âyette zikredilmeyen bir masdarın sıfatı olarak geçmektedir. "Güzel söz söyle­yin" demektir.

"Yüz çevirdiniz" Tevellî, bir şeyden yüz çevirmek, kabul etme­mek, terketmektir.[280] mealindeki âyette de bu rmmâda kullanılmıştır. Ba­zı âlimler, tevellî ve i'raz kelimelerine farklı mânâlar vererek: "Tevellî cism ile, i'raz ise kalb ile olur" demişlerdir.[281]

Yardımlaşiyorsunuz demektir. Bu kelimenin aslı şeklinde fiil-i muzârî olup tâ harflerinden biri düşürülmüştür. Birbirlerine yardım edenler. Sanki sırtlarım birbirlerine dayıyorlar demektir. Bu kökten gelen zahîr kelimesi de yardımcı demektir.

İsm, işleyeni, kınanmaya müstehak kılan günah demektir. Çoğulu dir.

Udvân, zulümde aşırı gitmek demektir. : Hızy, horlanma, azab ve işkence demektir. [282]



Âyetlerin Tefsiri


83. Ey İsrailoğulları! Atalarınızdan yeminle ahid aldığımız zamanı hatırlayınız. Onlardan şu emirleri yerine getirecek­lerine dair söz almıştık: Allah'tan başkasına kulluk etmeyin.

Anne ve babanıza iyilik edin. Akrabalara, anasız-babasız küçük yetimlere ve maişetini kazanamayan fa­kirlere de yardım edin. İnsanlara tatlı söz, güleryüz ve teva­zu ile güzel bir şekilde hitap edin. İslâm'ın iki temel rüknü olan namaz ve zekâtı, Allah'ın size emrettiği şekilde edâ edin. Çün­kü bunlar, bedenî ve malî ibadetlerin en büyüğüdür, Sonra siz ve atalarınız verdiğiniz bu sözden kesin bir şekilde döndünüz. Sözünde duran küçük bir grup müstesna, hepiniz ahdin gereğini yerine getirmekten yüz çevirdiniz. [283]



84. Ey tsrailoğulları! Birbirinizi öldürerek kan dökmeyeceğinize ve zulmederek yurdunuzdan sürgün edip çıkarmayacağınıza dair sizden sağlam bir ahid aldığımız zamanı düşününüz. Siz, bu ahdi ve bunun ko­runması gerektiğini itiraf etmiş ve-lüzumuna dâir şahitlik etmiştiniz. [284]



85. Ey Yahudiler! Siz bu ahdi ikrar etmiş­ken bilâhere onu bozdunuz. Din kardeşlerinizi öldürdünüz ve Allah'ın ya­saklamış olduğu adam öldürme suçunu işlediniz, Verdiğiniz bu sağlam ahde bakmaksızın sizden bir grubu yurtlarından sürgün ettiğiniz gibi, Onlara karşı zulüm ve kö­tülük etmede, birbirinize yardım ettiniz.

Fakat Esir olduklarında yardım için size ge­lirlerse onları esaretten kurtarmak için fidye verirsiniz. Halbuki onları yurtlarından çıkarmak size yasak edilmişti. Şu halde, onları esir olarak düşman elinde bırakmayı mubah görmüyorsunuz da, onları öldürmeyi ve yurtlarından çıkarmayı nasıl mubah görüyorsunuz? Tevrat'taki hükümlerin bir kısmına İnanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Bu sorudan gaye onları azarlamadır. Çün­kü onlar, imanla küfrü birleştirdiler. Halbuki, Allah'ın âyetlerinin bir kısmını inkâr etmek, hepsini inkâr etmek demektir. Onun içindir ki, Yüce Allah bundan sonra şöyle buyurur:

Sizden bunu yapanların, yani Kitab'm bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenlerin dünya hayatındaki cezası zillet, horluk, gazap ve azaptan başka bir şey değildir, Onlar, âhirette de bundan daha şiddetli bir azaba çarptırılacaklardır. Zira oradaki azap, kesilmeyen, sonsuz bir azaptır. Allah, yapmakta olduğunuz şeylerden asla ğâfü değildir. Bu âyette, Allah'ın emirlerine isyan edenler için şiddetli bir tehdit vardır. Daha sonra Yüce Allah, bu isyan ve zulmün sebebini açıklayarak şöyle buyurur: [285]



86. İşte yukarda anlatılan bu çirkin vasıfları taşıyanlar, âhiret hayatını dünya hayatı ile değiştirenler, yani dünya hayatını âhiret hayatına tercih edenlerdir. Onun içindir ki, onların azabı bir an bile hafifletilmeyecek ve on­lara yardım da edilmeyecektir. Yani, onlara yardım edecek herhangi bir yardımcıları olmayacağı gibi, onları Allah'ın acıklı azabından kurtaracak bir kurtarıcıları da yoktur. [286]



Bir Uyarı


Medine'de Benî Kureyza ve Benî Nadir isminde iki Yahudi kabilesi vardı. Beni Kureyza Araplar'dan Evs kabilesinin ; Beni Nâdir ise Hazrec kabilesinin müttefiki idi. Taraflar arasında bir savaş çıktığında , yahudi kabilelerinden her biri kendi müttefiki ile birlikte savaşa girerdi. Dolayısı ile, bir taraftaki yahudiler diğer taraftaki yahudileri öldürür, evlerinden çıkarır, evlerinde bulunan kapkacak, eşya ve maldan ne .varsa yağma eder­lerdi. Halbuki bu onların dinlerinde ve Kitapları Tevrat'ta haram kılın­mıştı. Savaş sona erdiğinde, Tevrat'ın hükmü ile amel ederek mağlup taraf­taki Yahudi esirleri fidye vererek kurtarırlardı. İşte bunun içindir ki Yüce Allah "Kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" diye onları azarlamıştir.[287]



Edebî Sanatlar


1. Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz. İfadesi nehy manasında bir haber cümlesidir. Bu tür bir ifade, açık nehiyden daha beliğdir. Nitekim Ebussuûd şöyle der: Böyle bir ifadede, yasaklanan şeyin hemen sona erdirilmesi gerektiğine işaret vardır. Sanki muhatap, yasakla­nan şeyi hemen terketmiştir. İşte bu mânâyı vurgulamak için, haber sıygası getirilmiş fakat nehy murad edilmişitr.[288]

2. "İnsanlara güzel söz söyleyin" ifadesinde, mastarı, mübalağa ifade etmek için sıfat-i müşebbehe yerinde kullanıl­mıştır. Takdiri, şeklindedir. Zira Araplar mübala­ğa maksadıyla, mastarı ism-i fail veya sifat-ı müşebbehe yerinde kul­lanırlar ve birisinin çok âdil olduğunu ifade temek için yerine derler.

3. "Dünya hayatında bir rezillik" ifadesinde kel­imesinin nekre getirilmesi, bu cezanın şiddetini ve büyüklüğünü gösterir.

4. cümlesinde, "başkasını öldürüyorsunuz" yerine, kendi­nizi Öldürüyorsunuz" tabiri kullanılmıştır. Zira başkasının kanını akıtan, sanki kendi kanını akıtmış gibidir. Böyle bir ifade, basit bir alâkadan dolayı mecaz kabilindendir.

5. "İnanıyor musunuz?" cümlesinde, soru edatı olan hemze inkâr ve kınama ifade eder. [289]



Faydalı Bilgiler


1. Âyette konular önem sırasına göre tertip edilmiştir. Gerçekte kul­larına nimeti veren Allah olduğu için önce Allah hakkı zikredildi. Bundan sonra anne-baba hakkı belirtildi, çünkü çocuğun büyütülüp beslenmesinde en büyük hak anne-b abanın dır. Bunlardan sonra akrabaların hakkı zikredil­di. Zira akrabalar arasında da rahim bağı; sıla-i rahim ve ihsandan dolayı gerçekleşecek büyük mükafat vardır. Bunları, yetimlerin ve miskinlerin hakkı takip etti. Çünkü yetimler çaresizlik, miskinler zaaf ve acz içerisindedirler.

2. Yüce Allah, "kardeşlerinize veya mü'minlere güzel söz söyleyin, yerine "insanlara güzel söz söyleyin" dedi. Bu, emrin umumi olduğunu; iyi, kötü, mü'min, kâfir bütün insanları içine aldığını ifade etmek içindir. Bu âyette güler yüzlü, tatlı dilli, terbiyeli ve edepli olma gibi güzel huylara teşvik vardır. Ediplerden birisi şöyle der:

Yavrucuğum, iyilik etmek kolay bir şeydir. Güler yüz ve tatlı dilden ibarettir. [290]



87. Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da mu'cizeler verdik. Ve onu, Rûhu'1-Kuds ile destekledik. (Ne var)ki gönlünüzün arzulamadığı şeyle­ri söyleyen bir elçi geldikçe, ona karşı büyüklük tas­ladınız. Peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz.

88. YahudiIer"Kalplerimiz perdelidir" dediler. Hayır; küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara lanet etmiştir. O yüzden çok az inanırlar.

89. Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın laneti böyle inkarcılaradır.

90. Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini (Kur'an'i) inkâr etmeleri, buna mukabil kendilerini satmaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne Allah'ın gazabına uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.

91. Kendilerine, "Allah'ın indirdiğine iman edin" denilince, "Biz sadece bize indirilene inanırız" derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'an, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş Hak kitaptır. Onlara, "şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?" deyiver.

92. Andolsun Musa size apaçık mu'cizeler getir­mişti. Sonra O' nun ardından, zâlimler olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.



Ayetlerin Önceki Ayetlerle Münasebeti


Bu mübarek âyetler de, yine İsrailoğullarından bahsetmeye devam eder. Yüce Allah'ın onlara lütfettiği bazı nimetleri, onların da bu nimetlere nankörlük, küfür ve cürümle karşılık verdiklerini hatırlatır. Zira iyiliğe karşı kötülük ve nimete karşı nankörlük etmek onların âdetlerindendir. [291]



Kelimelerin İzahı


Kitap, Tevrat demektir.

Takip ettirdik, arkasından getirdik demektir. Bu kelimenin ash US dır. Bir kimse başka birisini takip ederse birine birisini takip etti­rirse denilir.

Dilsizleri, alaca hastalığına yakalananları iyileştirmek ve ölüleri diriltmek gibi açık mucizeler demektir.

Kuvvet manasına gelen jo! den alınmış olup, "onu destekledik" demektir.

Ruhu'1-Kuds, Cebrail (a.s.)'dır. Kuds, temizlik ve bereket manasınadır.

İstiyor" İstemek, arzu etmek manasına gelen fiilinin mu-zariidir. Mastarı dir.

Gulf, tilel kelimesinin çoğulu olup "perdeli" mânâsına gelir. Bu kökten gelen gılâf kelimesi perde demektir. Kınında olan kılıç için » anlayışsız ve temyiz gücüne sahip olmayan kalbe de denilir. Bu tabir, "Sünnet edilmemiş, kabuklu" mânâsına gelen ağlef kelimesinden müsteardır.[292]

"Onlara la'net etti.." La'n, Arap dilinde asıl itibariyle kovmak ve uzaklaştırmak mânâsına gelir. Kovulmuş ve uzaklaştırılmış kurda denilir. Âyetteki mânâsı, "Allah onları rahmetinden uzaklaştırdı" de­mektir,

Bu kelime, feth ve zafer istemek mânâsına gelen istiftah mastarından şimdiki zaman fiili olup, mânâsı: "Zafer istiyorlar" demektir.

Bu kelime, ve ism-i mevsul olan kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. (ne güzel) kelimesi övmek için kul­lanıldığı gibi, (ne kötü) kelimesi de yermek için kullanılan bir fiildir.

Bağy, hased ve zulüm demektir. Bu kelimenin aslı fesat manasınadır. Yara kötüleştiğinde, denilir. Asmaî böyle açık­lamıştır.[293]

"Döndüler" demek olup çoğu kez serde kullanılan bir kelimedir.

Mühin, zillet mânâsına gelen kelimesinden türemiş olup, alçaltıcı ve rezil edici demektir. [294]



Âyetlerin Tefsiri


87. Andolsun, biz Musa'ya kitabı yani Tevrat'ı verdik. Onun arkasından da peşpeşe birçok peygamber gönderdik.:Meryem oğlu İsa'ya, onun peygamber­liğini gösteren apaçık âyetler ve mucizeler verdik. Onu Ruhu'1-Kuds yani Cebrail (a.s.) ile de destekleyip kuvvetlendirdik.

Fakat siz, ey İsrailoğulları! İsteklerinize uymayan şeyleri söyleyen bir peygamber geldikçe, ona karşı hep kibirli davranıp ona uymayacak mısınız? Zira, gelen peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz. Yüce Allah, bundan sonra, Peygamber (s.a.v.)'e muasır olan Yahudi­lerden bahseder, onların atalarına uymalarından dolayı içerisine düştükleri sapıklığı açıklar ve onların ağzından naklen şöyle buyurur. [295]



88. ”Kalplerimiz perdelidir, dolayısıyla senin söylediklerini kavrayıp muhafaza edemez, Ey Muhammed" dediler. Bu âyetlerle Yüce Allah, Yahudilerin iman edeceklerini ümid etmemesini Hz. Peygamber (s.a.v.)'e bildirmektedir.

Yüce Allah, onların bu sözlerini reddederek buyurur ki Bilakis, küfür ve dalâletleri yüzünden Allah onları kovdu ve rahme­tinden uzaklaştırdı, Onlardan iman eden pek azdır. Veya "pek az iman ederler" demektir. Yani kitabın bir kısmına inanıp diğer bir kısmını inkâr ederler. [296]



89. Kendilerine Allah katından, ellerindeki Tevrat'ı doğrulayan bir kitap yani son peygambere indirilen Kur'an-ı Kerim gelince onu inkar ettiler. Halbuki o kitap gelmeden önce, onunla düşmanlarına karşı zafer istiyorlar ve: "Ey Allah'ım! Tevrat'ta vasıflarını gördüğümüz, gönderilecek âhir za­man peygamberi ile bize yardım et" diye dua ediyorlardı, Muhammed (s.a.v) gönderilince de onu hakkıyle tanıdıkları halde, peygamberliğini inkar ettiler, Allah'ın laneti son peygam­beri inkar eden Yahudilerin üzerine olsun. [297]



90. Bu Yahudilerin, karşılığında nefislerini vere­rek satın aldıkları şey ne adi, ne kötü şeydir. Bu da, kıskançlıkları ve kendilerine ait olmayan bir şeyi talep etmeleri dolayısıyle Allah'ın indirdiği Kur'an'ı inkâr etmele­ridir. Zira onlar, Allah'ın kulları arasından seçerek dilediğine peygamberlik vermesini çekemediler, Böylece onlar gazap üstüne ga­zaba uğradılar. Yani daha önce uğramış oldukları gazaptan fazla olarak, yine Allah'ın gazabına uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı ve zelil edici şiddetli bir azab vardır. Onları inkâra götüren şey kibir ve hased olduğu için, kendilerine, alçaltıcı ve küçültücü azap ile karşılık ve­rildi. [298]



91. Onlara, Allah'ın indirdiği Kur'an'a iman edip, tasdik edin ve ona uyun denildiğinde, "Biz, bize inen Tevrat'a inanırız. O bize yeter" derler Ondan başkasını inkar ederler. Kur'an, onların ellerinde bulunan Allah kelamına muvafık ve onu tasdik edici olduğu halde onu inkâr ederler, Ey Muhammed onlara : "Eğer siz gerçekler inanıyor idiyseniz, daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldü­rüyordunuz?" deyiver. Yani, "Siz Tevrat'taki âyetlere gerçekten inanıyor ve inandığınızı yaşıyor idiyseniz, daha önce Allah'ın peygamberlerini niçir öldürüyordunuz?" de. [299]



92. Musa da size apaçık mucizeler getirmişti Sonra Onun Tûr Dağı'na gidişinin ardındar buzağıya tapmaya başladınız. Halbuki yaptığınızla kendinize zulmediyor dunuz. [300]



Edebi Sanatlar


1. "Bir grubu yalanladınız "Bir grubu öldürüyorsunuz" cümlelerinde kendisinden sonra gelecek olan şeyin önemine binaen ve dinleyiciyi de kendisine söylenecek şeye karşı uyar­mak için mefuller öne alınmıştır.

2. cümlesinde fiil geçmiş zaman olarak, cümlesinde ise şimdiki zaman olarak gelmiştir. Zira belagat üsluplarında alışılageldiği gibi, nıâzîde cereyan etmiş son derece korkunç olayları ifade etmek için, mâzî yerine muzârî kullanılır. Böylece Yüce Allah, peygam­berlerin öldürülmesi olayını dinleyicilerin gözleri önüne seriyor ve sanki onları, olayı seyreder hale getiriyor. İşte bu durumda dinleyici bu olayı daha çok yadırgar ve daha korkunç bulur.

3. Allah'ın la'neti kâfirler üzerinedir cümlesinde, şeklindeki zamir yerine, denilerek zahir ismin getirilmesi, onların, küfürleri sebebiyle lanete uğradıklarını göstermektedir.

4. "Musa, size mucizeler getirdi." cümlesinde, Hz. Musa'nın mucizeler getirdiğini bildirmekten maksat, peygamberlere tabi olmamaları sebebiyle onları kınamak ve susturmaktır.

5. "Horlayıcı azap" terkibinde ihanetin azaba isnadı, onun azap sebebiyle meydana gelmesinden dolayıdır. Fiilleri sebeblerine isnat etmek belagat usluplarmdandır. [301]



Faydalı Bilgiler


Hasan-ı Basrî şöyle der : Cebrâîl (a.s)'e Rûhu'1-Kuds ismi şunun için verilmiştir. Kuds, Allah demektir. O'nun Ruhu ise Cebrâîl (a.s)'dir. Do-Iayısıyle Rûhu'1-Kuds demek, Allah'ın ruhu demek olur. Buradaki izafet, Cebrâîl (a.s.)'i şereflendirmek içindir. Râzî şöyle der: "Nahl sûresinde bulu­nan "De ki: "Onu, Rûhu'1-Kuds, Rabbinin katından hak olarak indirdi.[302] mealindeki âyet, Rûhu'1-Kuds'ün Cebrâîl olduğunu gösteren delillerden­dir.[303]



93. Hatırlayın ki, Tûr'u üzerinize kaldırarak siz­den söz almış, "Size verdiklerimizi kuvvetlice tutun, söylenenleri dinleyin" demiştik. Onlar "İşittik ve isyan ettik" dediler. Küfürleri sebebiyle kainlerine buzağı sevgisi dolduruldu. De ki: "Eğer inanıyorsanız, imanı­nız size ne kötü şeyler emrediyor!"

94. Onlara "Şayet âhiret yurdu Allah katında di­ğer insanlara değil de yalnızca size aitse ve bu iddia­nızda doğru iseniz haydi ölümü temenni edin" de.

95. Onlar, kendi elleriyle önceden yaptıkları işler sebebiyle hiç bir zaman ölümü temenni etmeyecekler­dir. Allah zâlimleri iyi bilir.

96. Yemin olsun ki, sen onları, yaşamaya karşı in­sanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden daha düşkündürler. Her biri de arzular ikibin sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaş­tır m az. Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz

görür.

97. De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve mü'minler için de müjdeci olarak O indirmiştir.

98. Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e düşman olursa, bilsin ki, Allah da inkarcı kâfirlerin düşmanıdır.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu âyetler, Yahudilerin işledikleri diğer günahları anlatmaktadır. On­lar, yeminle Allah'a verdikleri ahdi bozdukları için Tûr Dağı üzerlerine kaldırıldı ve Tevrat'ı kabul etmeleri emredildi. Bunun üzerine onu kabul ettiklerini ve itaat ettiklerini açıkladılar. Ancak bir müddet sonra tekrar inkâr ve isyana dönerek Allah'ı bırakıp buzağıya taptılar. Buna rağmen Al­lah'ın dostları olduklarını, cennetin diğer insanlara değil, kendilerine ayrıldığım, kendilerinden başkasının oraya giremeyeceğini iddia ettiler. Başta Cebrâîl (a.s) olmak üzere, günahsız tertemiz meleklere düşman oldu­lar ve peygamberleri inkâr ettiler. İşte, tarih boyunca Yahudilerin durumu budur. [304]



Kelimelerin İzahı


Mîsâk, yeminle pekiştirilmiş ahittir.

Tûr, üzerinde Allah'ın Hz. Musa ile konuştuğu dağdır. : Azim ve ciddiyetle.

"Onlara içirildi" Üşribe, içirildi manasınadır. Yani, kalpleri onu içer duruma getirildi demektir. Arap dilinde darb-ı mesel olarak "Onun kalbine, şu şeyin sevgisi içirildi" denilmektedir. Şair Zu-heyr, bu kelimeyi şöyle kullanmıştır.

Önce içimde bulunan aşk hastalığından kurtuldum. Çünkü kalbine içirdiğin sevgi bir hastalıktır.[305]

Hâlisa, akibet ve afiyet kelimeleri gibi mastar olup, hulûs manasınadır. Yani, "Size mahsus, hiç kimse onda size ortak olmayacak" demektir.

Hırs, bir şeye düşkünlük demekitr. Hadiste: "Sana fayda veren şeyi şiddetle ara, peşine düş.[306] şeklinde kullanılmıştır. Uzaklaştırmak, kenara çekmek demektir. Nitekim: Uzaklaştırmak, kenara çekk "Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa, o gerçekten kurtuluşa ermiştir.[307] mealinedki âyette de bu mânâda gelmiştir. Şâir de, bu kelime­yi şöyle kullanmıştır:

Dostlarım! Bu gece karanlığı niçin uzaklaşıp gitmiyor? "Sabah aydın­lığına ne oldu da gelmiyor?[308]



Âyetlerin Tefsiri


93. Ey İsrailoğullan! Tevrat'taki hükümlerle amel edeceğinize dair, sizden yeminle and aldığımız zamanı hatırlayınız. O zaman, Tûr Dağı'nı üzerinize kaldırarak: Size verdiğimizi azim ve ciddiyetle alıp kabul ve itaat ederek din­leyiniz. Aksi takdirde dağı üzerinize atacağız" demiştik. Onlar "Sözünü işittik ve emrine isyan ettik" dediler. Küfürleri sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi içirildi. Yani buzağı sevgisi kalplerine karıştı, ve kara sevda haline geldi. Bu şu demektir: Buzağıya ibadet sevgisi, boyanın elbiseye ve suyun vücuda girdiği gibi, onların kalplerine girdi ve kanlarına karıştı. Onlara alay yoluyla de ki : "İmanınız size ne kötü şey emrediyor!" Buzağıya tap­mayı emreden imanınız, ne kötü bir imandır. Eğer iman ettiğinizi iddia ediyorsanız, bu yaptığınız ne kötü şeydir. Yani, siz mü'min değilsiniz. Zira iman, buzağıya ibadeti emretmez. [309]



94. Ey Muhammedi Onlara de ki: İddia ettiğiniz gibi, âhiret yurdu cennet, Allah katında başkalarına değil de, sadece size ayrılmış ise ve oradaki nimetlerde hiç kimse size ortak olmayacaksa, Eğer bu iddianızda doğru iseniz, sizi cennete ulaştıracak olan ölümü isteyiniz. Çünkü bu dün­ya nimetleri, âhiret nimetleri yanında hiçbir değer ifade etmez. Kendisinin cennet ehlinden olduğunu kesinlikle bilen kimse elbette oraya gitmeyi is­ter. Yüce Allah onların bu yalancı iddialarım reddederek şöyle buyurur: [310]



95. İşlemiş oldukları günah ve cürümler sebebiyle onlar, yaşadıkları müddetçe ölümü asla istemezler. Allah o zâlimler ve yaptıkları zulmü bilir. Ona göre cezalandırır. [311]



96. Cennete gideceklerini iddia ettikleri halde Yahudileri, insanların hayata en düşkünü olarak görü sün. Nefislerine müşriklerden daha düşkündürler. Onların bu düşkünlükleri, işledikleri suçlardan dolayı cehenneme gideceklerini bilmelerinden ileri gelmektedir. Onlardan herbiri biner sene yaşamak is­ter. Ne kadar yaşarsa yaşasın, ömrün uzunluğu onu Allah'ın azabından uzaklaştırıp kurtaracak değildir. Allah onların yaptıklarını görmektedir ve ona göre cezalandıracaktır. [312]



97. Ey Muhammedi De ki: Kim Cebrail'e düşman olursa, o, Allah'ın da düşmanıdır. Çünkü Allah Onu, kendisiyle pey­gamberleri arasında bir vasıta kılmıştır. Ona karşı kim düşmanca dav­ranırsa, Allah'a düşmanlık etmiş olur. Cibrîl-i Emîn'e düşmanlık eden bilmeli ki, bu Kur'an'ı Senin kalbine Allah'ın emriyle o in­dirmektedir. Bu Kur'an önce gelmiş semavî kitapları tasdik edici; mü'minler için bir hidayet ve bir müjdedir. Yani bunda tam bir hidayet ve cennet nimetleriyle mü'minleri sevindirecek bir müjde vardır. [313]



98. Kim Allah'a, melekle­rine ve peygamberlerine, özellikle Cebrail ve Mikail (a.s)'e düşmanlık ederse, o, Allah'ın düşmanı bir kâfirdir. Kuşkusuz, Allah da kâfirlerin düşmanıdır. Çünkü Allah, dostlarından herhangi birine düş­manlık eden kimseye buğzeder, onlara düşmanlık edenlere düşmanlık eder.

Bu âyette şiddetli tahdit ve uyarı vardır. Bu son iki âyetin nüzul sebe­bi şudur: Rivayet edildiğine göre, Yahudiler Hz. Peygamber (s.a.v)'e dedi­ler ki: "Risalet ve vahyi, her peygambere, Allah katından bir melek getirir. Sana vahyi getiren kimdir? Söyle ki sana tabi olalım. "Rasulullah (s.a.v): "Cebrail'dir" diye cevap verdi. Bunun üzerine dediler ki: O, harp ve savaş getiren bir melektir. O bizim düşmanımızdır. Eğer, yağmur ve rahmet geti­ren "Mîkâil"dir deseydin sana uyardık. Bunun üzerine Yüce Allah: "De ki: Kim Cebrail'e düşman ise, şunu iyi bilsin ki, o, Kur'an'ı senin kalbine Allah'ın emriyle indirmiştir..." mealindeki âyetleri indirmiştir. [314]



Edebî Sanatlar


1. "Kalblerine buzağı sevgisi içirildi." cümle­sinde istiâre-i mekniyye vardır. Buzağıya ibadet sevgisi, kolay içilen, lez­zetli bir meşrubata benzetilmiştir. Müşebbehün bih meşrub kelimesi hazfe­dilmiş, onun levazımından olan işrab kelimesiyle, istiâre-i mekniyye yoluy'la ona işaret edilmiştir. Şerif Râdî şöyle der: Bu bir istiaredir. Maksat, onların kalplerini, buzağıyı aşırı derecede sevmekle vasıflandırmaktır. Sanki kalpler buzağı sevgisini yudum yudum içtiler de bu sevgi, meşruba­tın ve lezzetli bir şeyin karıştığı gibi kalblere karıştı.[315]

2. "De ki: İmanınızın size emrettiği şey ne kötüdür" cümlesinde, "emr"in "inıan"a isnadı, onlarla bir nevi alaydır. Nite­kim, "Dediler ki: "Ey Şuayb, babalarımızın taptıklarını bırakmamızı... na­mazın mı sana emrediyor[316] mealinde ki âyette "emr"in "namaz"a is­nadında alay vardır. İmanın Yahudilere izafesi de böyledir. Zemahşerî bu şekilde açıklamıştır.

3. "Hayata" terkibinde hayat kelimesi, bu hayatın özel bir hayat olduğunu göstermek için nekre getirilmiştir. Bu hayat, kişinin bin­lerce sene yaşatılacağı uzun bir hayattır.

4. "Allah kâfirlerin düşmanıdır." cümlesi şartın ce­vabıdır. Onların yaptıklarının ne kadar çirkin olduğunu göstermek için isim cümlesi tercih edilmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder. terkibinde, şeklinde zamir kullanma yerine, zahir isim getirilmiştir. Bu da, küfür sıfatını onlara tescil etmek ve onların meleklere düşmanlıklarından dolayı kâfir olduklarını vurgulamak içindir.

5. Daha önce bütün melekler zikredilmişken, sonra Özel olarak Ceb-râîl ve Mîkâil zikredildi. Bu, âmmdan sonra hassın zikredilmesi kabilin-dendir. Şereflendirme ve yüceltme ifade eder. [317]



Faydalı Bilgiler


1. "Dinleyin" kelimesinde, "dinleyin" emrinden maksat, badece sözü anlamak değildir. Bilakis maksat, Tevrat'ta emredilen Şeyleri, düşünme, itaat etme ve uyma şeklindeki dinlemedir. Âyetini "Size verdi­ğimizi kuvvetle alın" mealindeki bölümü de bu mânâyı pekiştirmiştir.

2. Kur'an'ı senin kalbine o indirdi, âyetinde, özellikle kalp zikredilmiştir. Çünkü kalp, anlama, bilme ve bilgi alma yeridir.. Nitekim "Onların kalpleri vardır, onlarla kavrayamazlar,[318] mealindeki âyet de bu mânâyı vurgular.

3. Bu sûrede "onu asla istemeyecekler" cümlesinde ^ edatının, Cuma Sûresinde onu asla istemezler, âyetinde edatının getirilmesindeki hikmet şudur: Onların buradaki iddiaları, oradaki iddialarından daha büyüktür. Zira Yahudiler burada cennetin kendilerine ayrıldığım, orada ise sadece kendilerinin Allah'ın dostu olduklarını iddia

etmişlerdir. Dolayısıyle burada onların ölümü temenni etmeyeceklerini, hem şimdiki zamanı, hem de gelecek zamanı olumsuzlaştıran ^ edatı ile tekit etmek, orada ise sadece nefy edatı ile yetinmek uygun düşmüştür.[319]

4. Bu âyet-i kerime mucizelerdendir. Çünkü gaybı haber vermiş, o-lay, haber verdiği gibi gerçekleşmiştir. Rasulullah (s.a.v.)'ın zamanındaki Yahudilerden hiçbirisinin ölümü istememiş olması, bu mucizenin gerçekleştiğini göstermek için kâfidir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur: "Eğer Yahudiler ölümü isteselerdi, mutlaka ölecekler ve cehennemde­ki yerlerini göreceklerdi.[320]



99. Andolsun ki sana apaçık âyetler indirdik. On­ları ancak fâsıklar inkâr eder.

100. Ne zaman onlar bir andlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir gurup onu bozmadı mı? Zaten on­ların çoğu iman etmez.

101. Allah tarafından kendilerine, yanlarında bu­lunanı tasdik edici bir elçi gelince Ehl-i kitaptan bir gurup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu ar­kalarına atıp terkettiler.

102. Onlar Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine ve Hârût ve Mârût adındaki iki meleğe indirilene tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytan­lar kâfir oldular, çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız" demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Onlar, o iki me-lekden karı ile koca arasını açacakları şeyi öğreniyor­lardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kim­seye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların âhiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Kar­şılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke anlasalardı!

103. Eğer iman edip kendilerini kötülükten koru­salardı, şüphesiz, Allah tarafından verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke anlasalardı!



Ayetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah, Yahudilerin fıtratında bulunan kötü niyet, ahdi bozma, Allah'ın peygamberlerini yalanlama Allah ile kullan arasında elçilik, göre­vini îfa eden Cebrail (a.s.)'e kadar varacak şekilde, O'nun dostlarına düşmanlık etme gibi kötü huylarını açıkladıktan sonra, yaptıkları akitlere vefasızlık, peygamberleri yalanlama, göz bağcılık ve sapıklık yollarına gir­menin Yahudilerin âdetlerinden olduğunu açıkladı. Bu ayetlerde Hz. Mu-hammed (s.a)'i teselli vardır. Zira Yahudiler ona karşı da aynı davranışta bulunmuşlar, Allah'ın kitabı Tevrat'la o nurlu Peygamberin geleceğini müj­deleyen, ona iman etmenin, ona uymanm gerekli olduğunu bildiren âyetleri kabul etmemişler ve bunları arkaya atmışlardır. Bununla da kalmamışlar sihir ve göz bağcılık kitaplarından şeytanların kendilerine verdiği bilgilere uymuşlar ve bu bilgileri, onlarla hiç ilgisi olmayan Süleyman (a.s.)'a isnad etmişlerdir. İşte bütün peygamberlere karşı Yahudilerin tutumu böyle olmuştur. Bu sebeple neticede şöyle denmiştir: Öyleyse ey Muhammed! Sen onların yaptıklarından dolayı kendini üzme. [321]



Kelimelerin İzahı


"Attı." Nebz, atmak ve bırakmak demektir. Bundan türetilerek, yol üzerine bırakılan eşyaya denilmiştir. Şâir bu kelimeyi şöyle kullanmıştır.

Kendilerine adil olmalarını emrettiğin kimseler, senin kitabını attılar ve haramları helal saydılar.[322]

Okumak ve ardından gitmek mânâsına gelen "tilavet" kökünden türemiş olup, burada "konuşur" ve "rivayet eder" demektir. Taberi şöyle der: Arap dilinde sözündeki tilavetin iki mânâsı vardır. 1. Ardın­dan gitmek. Nitekim, birisinin arkasından gidip onu takip ettiğin zaman dersin. 2. Okumak demektir. Bir kimse Kur'an okuduğunda: denilir.[323]

Cevheri diyor ki: Kaynağı ince ve latif olan herşey sihirdir. Bu kelime aynı zamanda aldatmak mânâsına gelir. "Onu aldattı" demektir.[324] Hadiste de "Öyle açık ifadeler vardır ki büyüleyicidir[325] şeklinde gelmiştir.

Fitne; denemek, imtihan etmek demektir. Altının hakiki mi sahte mi olduğunu anlamak için ateşle deneyen kimse: altını de­nedim" der.

Halâk; nasip, pay demektir. Zeccâc der ki: Bu kelime, hayırdan bol pay demektir. Çoğunlukla hayırda kullanılır.

Mesûbet, sevap ve mükâfat demektir. [326]



Âyetlerin Tefsiri


99. Ey Muhammed! Andolsun ki biz sana se­nin peygamberliğini gösterecek apaçık âyetler indirdik. Bu âyetleri, Allah'a itaatten çıkan ve küfürde inat edenlerden başkası ne yalanlar ne de inkâr eder. [327]



100. Ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, yine onlardan bir grup bu ahdi bozmadı mı? Yani onlar apaçık âyetleri inkâr etmediler mi? Zaten onlar ne zaman bir ahit verdilerse, onlardan bir grup çıkıp bu ahdi bozmadı mı? Hatta Yahudilerin çoğu Tevrat'a da gerçekten inanmaz, bu yüzden de ahitlerini ve sözlerini bozar­lar. [328]



101. Allah tarafından kendile­rine, yanlarında bulunan Tevrat'ı tasdik eden, dinin esaslarında onunla çatışmayan ve Hz. Musa (a.s).'nin peygamberliğini ikrar eden elçi Hz. Muhammed (s.a.v.) geldiğinde, Ehl-i kitap'tan bir grup, sanki, onun peygamberliğine delalet eden hiçbir şey bilmiyormuş gibi, Allah'ın kitabını arkalarına attılar. Yani Yahudi âlim ve bilginleri Tevrat'ı terkedip ondan tamamen yüz çevirdiler. Zira o, Hz. Muhammed (s.a.v.)'ın peygamberliğini bildiriyordu. Ondaki de­lilleri bilmiyorlarmış gibi, Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini inkâr et­tiler ve bu inkârlarında ısrar ettiler. [329]



102. Süleyman'ın hükümdarlığı dönemine ait şeytanların kendilerine anlattığı sihir ve göz bağcılık gibi Şeylere uydular. Halbuki Süleyman sihirbaz değildi ve sihiri öğrenmekle kâfir de olmadı. ^lj Fakat şey­tanlar kâfir oldular. Çünkü onlar insanlara sihri Öğrettiler ve böylece sihir halk arasında yaygın hale geldi. Yahudi İleri gelenleri sihre tabi oldukları gibi, Küfe bölgesindeki Babil Krallığı'nda Hârût ve Mârût adında iki meleğe indirilen şeylere de tabi ol­dular. Halbuki Allah o iki meleği, insanları denemek ve İmtihan etmek için indirmişti. Bu iki melek hiç bir kimseye "Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın kâfir olmayasınız" demeden (sihir) öğretmezlerdi. Yani bu iki melek hiçbir kimseye, iyice nasihat etmedikçe ve : "Bu sana anlattığımız, Allah tarafından sadece bir imtihan ve denemedir. Sakın onu halka zarar vermek için kullanıp da onun yüzünden kâfir olmayasın, demedikçe sihir öğretmezlerdi. Zira kim sihiri insanları onun zararından korumak için öğrenirse kurtulur. Kim de insanlara zarar vermek için Öğrenirse sapıtır ve helak olur. '.A1 Buna rağmen onlar meleklerden, eşlerin arasını ayırmaya sebep olacak sihir ilmini öğreniyorlardı. Daha önce eşler arasında sevgi ve mu­habbet varken, aralarında ayrılık ve anlaşmazlık zuhur ediyordu. Halbuki onlar yaptıkları sihir ile, Allah izin vermedikçe kimseye zarar veremezlerdi. Onlar, kendilerine fayda değif, zarar verecek şeyi öğreniyorlardı. Yani onlar sihir öğrenmekle kâr değil, zarar ediyorlardı. Şüphesiz, Allah'ın kitabını arkaya atan ve onu sihirle değiştiren Yahu­diler, kendilerininin, ne Allah'ın rahmetinden, ne de cennetten bir payları olmadığını bilmektedir. Çünkü onlar, sihri Allah'ın kitabına tercih ettiler. Nefislerini vererek onun karşılığında aldıkları ne kötü şeydir. Keşke bunu bilseler, veya anlayıp idrâk etselerdi. [330]



103. Eğer bu sihri öğrenenler, Allah'a iman edip O'nun azabından korksalardi. Elbette Allah onlara, meşgul oldukları sihirden daha iyi bir mükâfat verirdi. Zira sihir on­lara azap. ziyan ve helakten başka bir şey getirmez. Keşke bunu bilselerdi.

Rasulullah (s.a.v.), Süleyman (a.s.)'in peygamber olduğunu söyleyince bazı Yahudi alimleri "Muhammed, Davud oğlu Süleyman'ın peygamber olduğunu iddia ediyor. Buna şaşmıyor musunuz?!.. Vallahi O, sadece bir si­hirbazdı" dediler. Bunun üzerine: "Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyoijlardı" mealindeki bölüm inmiştir. [331]



Edebî Sanatlar


1. "Allah katından bir elçi" terkibinde, tazim' için "Rasul" kelimesi nekre olarak getirilmiştir. Rasulullah (s.a.v.)'m Allah ka­tından geldiğinin bildirilmesi de tazimin büyüklüğünü ifade eder.

2. İfadesi bir darb-ı mesel olup bir şeyden tamamen yüz çevirmek, ona hiç bakmamak için kullanılır. Araplar, bir kimsenin bir şeyden tamamen yüz çevirdiğini ifade etmek için "Onu arkaya attı" derler. Çünkü arkaya atılan şeye artık bakılmaz. Bu ifade, Yahudilerin Tevrat'tan tamamen yüz çevirmelerinden kinayedir.

3. "Keşke bilselerdi." Bu ifade, belagat sanatların da yaygın olan bir söyleyiş şeklidir. Çünkü bir şeyi bilen bir kimse, ilminin gereği ile amel etmiyorsa, o kimse bazen o şeyi bilmeyen câhil yerine ko­nur ve câhiller gibi bilgisiz sayılır.

4. Burada fiil cümlesi yerine, devamlılık ve istikrar ifade etmek için isim cümlesi getirilmiştir. [332]



Faydalı Bilgiler


İki meleğin, insanlara sihir öğretmesinin hikmeti: O dönemde sihir­bazlar çoğaldı ve sihirde birçok enteresan sanatlar icat ettiler. Hatta pey­gamberlik iddia edenler de oldu. Bunun üzerine Yüce Allah, bu iki meleği gönderdi ki, insanlara sihir çeşitlerini öğretsinler de, insanlar sihirle mu­cize arasını ayırma imkanını bulsunlar ve yalan söyleyerek peygamberlik iddia edenlerin, peygamber değil, sihirbaz olduklarını anlasınlar. [333]



104. Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin, "unzur-nâ" deyin (söylenenleri )dinleyin. Kâfirler için acı veri­ci bir azap vardır.

105. Kâfirler de putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rah­metini dilediğine verir, Allah büyük lütuf sahibidir.

106. Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak mutlaka daha iyisini veya benze­rini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.

107. Bilmez misin göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

108. Yoksa siz de daha önce Musa'ya sorulduğu gi­bi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanın yerine küfrü alırsa şüphesiz dosdoğru yol­dan sapmış olur.

109. Ehl-i kitapdan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskanç­lıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndür­mek isterler. Siz, Allah onlar hakkındaki emrini geti­rinceye kadar affedip, bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

110. Namazı kılın, zekatı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız gö­rür.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde Yahudilerin çirkin işlerini ve kendile-,rine mahsus sihirbazlık ve göz bağcılıklarını anlattıktan sonra, bu âyetler­de de, onların diğer kötülük ve serlerini açıklar. Bu kötülükler, Yahudilerin Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ve müslümanlara karşı kalplerinde gizlemiş olduk­ları kin, hased, kötüleme, nimetin mü'm inlerin elinden gitmesini temenni etme ve bazı şer'î hükümlerin neshedümesi sebebiyle İslâmiyeti hedef alıp kötüleme ve tenkit etme gibi çirkin davranışlardır. [334]



Kelimelerin İzahı


Bizi gözet, bekletmek ve mühlet vermek mânâsına gelen mastarından türemiştir. Murââtın aslı da, insanların ihtiyaçlarını gözetmek mânâsına gelen "riâyet" kelimesidir. Yahudiler bunu tahrif ederek, ah­maklık mânâsına gelen "raünet" kelimesinden türetilmiş sövgü ifade eden bir kelime haline getirmişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah mü'minlerin bu kelimeyi kullanmalarını yasaklamıştır.

bjJül :Bize bak, bakmak ve "beklemek" mânâsından emirdir. Bir kim­se, birisini bekleyip gözetlediğinde der. Buna göre bu kelimenin mânâsı "Bizi gözet, bize mühlet ver" demek olur.

Temenni eder ister demektir.

"Gideririz" Nesh lügatte, iptal etmek ve gidermek demektir. Güneş ışınları gölgeyi giderdiğinde denilir. Istılahı mânâsı: Şer'î bir hükmü, yine şer'î başka bir hükümle değiştirmek ve kaldırmak demektir.

"Unuttururuz." Unutturmak mânâsına gelen inşâdan geniş za­mandır. Aslı ise zikrin zıddı olan nisyandır. O âyeti kalplerden sileriz, demektir.

Veli, insanların ihtiyaçlarının ve işlerinin idaresini üstlenen

kimse demektir.

Nasîr, nasara fiilinden türetilmiş mübalağa ifade, eden bir sıfattır. "Yardımcı" demektir. Bir kimse birisine yardım ettiğinde der­ler.

"Yoksa" mânâsına gelen ile aynı mânâdadır. Bir cümleden di-ğer cümleye geçişte kullanılır. Nitekim, "Yoksa Kur'an'ı kendisi mi uydurdu diyorlar?[335] mealindeki âyette de mânâsına kulanılmıştır.

"Değiştirir" Bir kimse bir şeyi başka bir şeyin yerine koy­duğunda denir. ve aynı mânâda kullanılır. İmanı küfürle değiştirmek, imanın yerine küfrü almak demektir.

Sevâe's-Sebîl, "orta yol" demektir. Her şeyin ortasına "sevâ" denir. Sebîl de yol manasınadır.

Affedin. Afv, bir günahtan dolayı sorguya çekmemek.

"Kınamayın" Safh günahtan dolayı kınamamak demektir. [336]



Nüzul Sebebi


Rivayete göre Yahudiler şöyle dediler: Muhammed'in durumuna şaşmıyor musunuz?!.. Arkadaşlarına önce bir şeyi yapmalarını söylüyor, da­ha sonra onu yasaklayıp aksini emrediyor. Bugün bir söz söylüyor, yarın on­dan dönüyor. Şu halde, bu Kur'an Muhammed'in kendi sözlerinden başka bir şey değildir. Çünkü bir sözü bir sözünü tutmuyor. Bunun üzerine:

Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırırsak...., âyeti nazil oldu.[337]



Ayetlerin Tefsiri


104. Bu, Yüce Allah'ın mü'minlere hitap ettiği bir ses­leniştir. O şöyle buyurur: "Bize okuduklarını ezberleyecek ve koruyacak kadar mühlet ver, bizi gözet, demek için "râinâ" kelimesini kul­lanmayın. "Bizi bekle, bizi gözet" mânâsına olan unzurnâyı söyleyiniz. Allah'ın emirlerine itaat edin Yahudiler gibi olmayın. Çünkü onlar "işittik ve isyan ettik" dediler. Peygamberi kınayıp ona söven yahudiler için acıklı, ızdırap verici bir azap vardır. [338]



105. Yahudi, Hıristiyan ve putperest kâfirler, sizi kıskandıkları ve size kin kus­tukları için, Rabbiniz tarafından size bir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise kullarından dilediğine, hususî olarak peygam­berlik ve vahy verir, onu fazl ve ihsanına mazhar kılar. Allah'ın fazl ve ihsanı boldur. Daha sonra Yüce Allah, nesh sebebiyle Ya­hudilerin Kur'an'a hücum etmelerini reddederek şöyle buyurur: [339]



106. Ey Muhammed! Biz herhangi bir âyetin hükmünü değiştirir veya onu senin kalbinden silersek Ge­rek dünya, gerekse âhiret hususunda sizin için ondan daha hayırlı ve daha faydalısını veya onun dengini getiririz. Bunu da, ya sizden meşakkati kal­dırmakla, veya mükafat ve sevabınızı artırmakla yaparız. Bilmiyor musun ki, Allah herşeyi bilir, hikmet sahibidir ve herşeye kadirdir. Kullan için O'ndan, hayır ve iyilikten başka bir şey mey­dana gelmez. [340]



107. Bilmiyor musun ki Allah hakiki maliktir, mahlukâtın işlerinde tasarruf sahibidir. İstediğini emreden ve is­tediğiyle hükmedendir. Allah'tan başka sizin işlerinizi gözetecek bir dostunuz veya size yardım edecek bir yardımcınız yoktur.Allah ne güzel bir yardımcıdır. [341]



108. Ey mü'minler! Yoksa daha Önce Yahudilerin, peygamberleri Musa'ya sorduğu gibi, siz de Pey­gamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? O takdirde peygamberlerine "Allah'ı bize açıkça göster[342] demiş olan Yahudilerin durumuna düşmüş olur ve onların saptığı gibi siz de saparsınız. Kim hidayeti dalâletle değiştirir ve imanın yerine küfrü alırsa, ana yoldan sapmış ve doğru yoldan çıkmış olur. [343]



109. "Yahudi ve Hıristi yani ardan bir çoğu sizin dininizin hak olduğuna dair apaçık delilleri gördükten sonra, kötü ruhlarının etkisiyle kıskanarak, sizi, iman ettikten sonra küfre döndürmek isterler. Onlara karşı savaşmak için Allah size izin verinceye ka­dar, onları affedin, onlardan yüz çevirmeyin, onları cezalandırmayın. Allah herşeye kadirdir. Dolayısıyle, zamanı gelince onlar­dan intikam alacaktır. [344]



110. İslâm'ın iki esası olan namazı güzelce kılmaya ve zekatı vermeye devam ediniz. Bedenî ve malî ibadetlerle Allah'a yaklaşınız. İster farz olsun, ister nafile olsun namaz, sadaka veya amel-i salih gibi hayırlardan hangisi ile

Allah'a yaklaşırsanız, sevabını O'nun katında bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı gözetmekte ve görmektedir. Kıyamet gününde ona göre size ceza veya mükâfat verecektir. [345]



Edebî Sanatlar


1. Rabbinizden, terkibindeki izafet, şereflendirmek içindir. Burada, Allah'ın kullarını büyütüp beslediğini hatırlatma da vardır.

2. Allah, hususi olarak verir, ve Allah, büyük lütuf sahibidir, âyetlerinin Allah lafzı ile başlaması, işin büyüklüğünü göstermektedir.

3. "Bilmedin mi?" Burdaki soru, takrir içindir. Hitap Peygam­ber (s.a.v.)'e olup maksat ümmetidir. "Sizin için, Allah'dan başkası yoktur" ifadesi bunun delilidir.

4. terkiplerinde, zamir yerine Allah lafzının geti­rilmesi ruhlardaki korku ve endişeyi artırmak içindir.

5. "Doğru yolu şaşırdı" Bu ifade, sıfatın mevsufa iza­feti kabilinden olup "doğru yol" manasınadır. Bu şekilde bir ifade, hakkı gördükten sonra onu bırakıp bâtıla dönen kimsenin son derece alçaklık ettiğini ve âdî birisi olduğunu vurgular. [346]



Faydalı Bilgiler


1. Yüce Allah, hitabıyle Kur'an'm 88 yerinde mü'minlere hitap etmiştir. Bu hitap Allah'ın mü'minlere yönelerek bu su­rede yaptığı ilk hitaptır. Muhatapları "Ey mü'minler!" diye seslenilmesi, onlar, bu iman sahibinin, Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır.

2. Müslümanlara, Peygamber'e hitap ederken demeleri yasak­lanmış, bunun yerine demeleri emrolunmuştur. Burada güzel bir dav­ranışa dikkat çekilmektedir ki bu da, insanın konuşurken, sevgi ve saygı göstermesi gereken bir makamda, eziyet verecek veya hürmette kusur sayılabilecek sözleri kullanmaktan sakmmasıdır.

3. Yahudiler Râinâ kelimesini kullanarak sövgü ve küfür mânâsını kastediyorlardı. Rivayete göre, Sa'd b. Muaz bu kelimeyi onlardan işitmiş ve şöyle demiştir.. "Ey Allah'ın düşmanları, Allah'ın la'neti sizin üzerinize olsun. Allah'a andolsun ki, sizden birinizin bunu Rasulullah (s.a.v.)'a söylediğini işitirsem mutlaka boynunu vururum, Yahudiler: "Siz de bunu söylemiyor musunuz? dediler. Bunun üzerine âyeti indi. [347]



111. (Ehl-i kitap): "Yahudiler yahut Hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete giremeyecek" dediler. Bu on­ların kuruntusudur. Sen onlara "Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin." de.

112. Bilakis, kim iyi işler işleyerek yüzünü Alla­h'a döndürürse onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri i-çin ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler.

113. Hepsi de kitabı okumakta oldukları halde Yahudiler: "Hıristiyanlar bir şey üzerinde değiller­dir" dediler. Hıristiyanlar da "Yahudiler bir şey üze­rinde değillerdir" dediler. Kitabı bilmeyenler de tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilafa düştük­leri hususlarda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.

114. Allah'ın mescidlerinde Allah'ın adının anılmasına engel olan ve onların harab olmasın çalışandan daha zalim kim vardır? Aslında bunların o-ralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır.

115. Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerse­niz Allah'ın zatı oradadır. Şüphesiz Allah'ın rahmeti ve ni'meti geniştir, o her şeyi bilendir.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Bu mübarek âyetlerde yine Ehl-i kitabın batıl iddiaları açıklanmak­tadır. Zira Yahudi ve Hıristiyan gruplardan her biri, cennetin kendilerine mahsus olduğunu iddia etmiş ve diğer grubun dinini kötülemiştir. Yahudi­ler Hıristiyanların küfür ve dalâlet içerisinde olduklarına inanmış, Hz. İsa'yı ve İncil'i inkâr etmişler. Hristiyanlar ise, Hz. İsa yahudilerin şeriatını tamamlamak için geldiği halde ona inanmadıklarından dolayı yahudileri kâfir kabul etmişlerdir. Bu çekişmeden, nefsanî arzuların şiddetlendirdiği bir düşmanlık meydana geldi. Neticede gruplar birbirinin dinini kötüle­meye ve cennetin kendilerine mahsus olduğunu iddia etmeye başladılar. Yüce Allah, bu her iki grubu da yalanladı ve cenneti ancak, iyi amel işleyen takva sahibi mü'minlerin kazanacağını açıkladı. [348]



Kelimelerin İzahı


Hûd, hâid kelimesinin çoğulu olup "Yahudiler" demektir. Hâid: "Tevbe etmek" mânâsına gelen fiilinden türemiş olup tevbe eden, günahından dönen demektir. Nitekim "Biz sana döndük[349] mealindeki âyette de bu mânâda kullanılmıştır.

"Onların arzuları" Emanî, Ümniye kelimesinin çoğuludur. Ümniye ise, insanın temenni ve arzu ettiği şeydir.

"Deliliniz" Burhan, kesin bilgiye ulaştıran delil ve hüccet demektir.

Teslim oldu ve boyun eğdi demektir.

Harâb, yıkmak ve yok etmek demektir. Harap, maddî ve ma­nevî olmak üzere iki kısımdır. Meselâ: Allah'ın evleri olan camileri yık­mak maddî O'nun emirlerini bu camilerden kaldırmak ise manevî tahriptir.

Hızy, zillet ve horluk demektir.

Semme, Sâ'nm üstünü ile okunduğu takdirde yer zarfı olup "orada" manasını ifade eder.

Vech, yön demektir. Burada "Allah'ın Vechi"nden murat, O'nun razı olduğu ve yönelmeyi emrettiği yön demektir. [350]



Âyetlerin Nüzul Sebebi


İbn Abbas (r.a.) şöyle rivayet etmiştir; Necran Hıristiyanları Resulul-lah (s.a.v.)'a geldiklerinde, Yahudi bilginleri onlara geldi ve Rasulullah (s.a.v)'ın yanında onlarla münakaşa etliler. Rafi b. Harmele Hıristiyanları: "Sizin dayanacağınız hiçbir gerçek yoktur", diyerek Hz. İsa'yı ve İncil'i inkâr etti. Necrân H iri s tiy ani arından bir adam da Yahudilere "Sizin daya­nacağınız hiçbir gerçek yoktur", diyerek Hz. Musa'nın peygamberliğini ve Tevrat'ı inkâr etti. Bunun üzerine Yüce Allah yâ diye başlayan âyeti indirdi.[351]



Âyetlerin Tefsiri


111. Yahudiler,Yahudi olan­lardan başkasının cennete asla giremeyeceğini, Hıristiyanlar da Hıristiyan olanlardan başkasının cennete asla giremeyeceğini söylediler. Bu onların hayalleri ve rüyalarıdır. Ey Muham­medi Onlara de ki: Davanızda doğru iseniz, iddianıza açık bir delil geliriniz. [352]



112. Hayır, kim inanarak ve Rasulullah (s.a.v.)'ı tasdik edip Ona uyarak teslim olur, boyun eğer ve Allah'a hakkıyle kulluk ederse, cennete o girer, Onun ameline karşılık Allah katında sevabı vardır. Bu tür kimseler için âhirette korku yoktur. Bunlar ne üzülürler, ne de kederlenirler. Bilakis bunlar sonsuz nimetler içinde yaşarlar. [353]



113. Yahudiler İsâ (a.s.)'yı inkâr edip "Hıristiyanların, nazarı itibara alınacak doğru bir dinleri yoktur. Onların dinleri bâtıldır, dediler. Hıristiyanlar da Ya­hudiler hakkında aynı şeyi söyleyip Hz. Musa'yı inkâr ettiler ve Yahudile­rin dini nazar-ı itibara alınacak sahih bir din değildir."dediler. Halbuki Yahudiler Tevrat'ı Hıristiyanlar ise İncil'i okuyorlardı. Her iki grup da bile bile birbirlerini inkâr ettiler. Hiçbir şey bilmeyen müşrik Araplar da, Ehl-i kitabın dediği gibi, yani: "Muham-med'in dini bâtıldır" dediler. Allah kıyamet gününde, Yahudilerle Hıristiyanlar arasında, ihtilâf ettikleri din hususunda hükmedecek ve âdil hükmüyle haklı ile haksızı birbirinden

ayıracaktır. [354]



114. Allah'ın mescidlerinde, Onun adının anılmasına engel olan ve onların harap ol­masına çalışandan daha zâlim kim vardır?!.. Bu soru, bu işi yapanlardan daha zâlim birisinin bulunabileceğinin çok uzak ve imkânsız olduğunu vurgular. Yani, insanların, Allah'ın evlerinde O'na kulluk etmesini engelleyen ve Romalıların Beyt-i Makdis'i yıktıkları veya Kureyş kâfirlerinin Beytul-lalı'ta ibadeti engelledikleri gibi o mescitlerin harap olmasına çalışan kim­seden daha zâlim hiç kimse yoktur,: O kâ­firlerin mescitleri yıkma veya oralarda ibadeti engelleme cüretleri bir tara­fa, oralara korku içinde ve boyun eğmeksizin girme hakları da yoktur. İşte yukarıda adı geçenler için dünyada zillet ve zorluk vardır. Onlar ahirette de büyük bir azab yani cehennem azabı içindedirler. [355]



115. Doğu ve batı Allah'ındır. Güneşin doğduğu yerde, battığı yer de, yani bütün dünya Allah'ındır. Yani Allah'ın emriyle hangi tarafa yönelirseniz, Onun sizin için razı olduğu kıb­lesi oradadır. Allah fazl ve keremi ile bütün mahlukâtı ku­şatır, onların işlerinin idaresini bilir. Onların durumlarından hiçbir şey Al­lah'a gizli kalmaz.

Bu âyet, kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen ve araştırmakla bu-lamıyarak herhangi bir yöne namaz kılan kimseler hakkında nazil olmuş­tur. [356]



Edebî Sanatlar


1. Bu cümle, cümle-i mu'teriza olup, onların davalarının batıl ve yalancı bir dava olduğunu vurgular.

2. "De ki, delilinizi getirin." Buradaki "delilinizi ge­tiriniz" emri, onları susturmak ve kınamak içindir.

3. "Kim yüzünü Allah'a teslim ederse" Yüz, azaların en şereflisi olduğu için burada özel olarak zikredilmiştir. "Vech" kelimesi burada müsteâr olarak kullanılmıştır. Yani, "Kim Allah'a ibadete yönelir ve bütün vücudunu O'na çevirirse" demektir.[357]

4. "İnde" kelimesinin "Rabb"e izafeti şereflendirmek içindir. ûaic "Allah'ın katında" denmeyip de, Rabb kelimesinin fiilinin failine yani müslümana izafeti "Onun Rabbi'nin katında" denmesi, kula ve­rilecek lutfun çokluğunu gösterir.

5. "Bilmeyenler dediler ki." Burada Ehl-i kitap ağır bir şekilde kınanmaktadır. Çünkü onlar, bilmelerine rağmen kendilerini, asla birşey bilmeyen kimselerle bir tutmuşlardır.

6. Bu soru nefy ifade eder. Yani: "Ondan daha zâlim hiçkim-se yoktur" demektir.

7. "Hızy" kelimesinin nekre olarak getirilmesi kor­kunçluk ifade eder. Yani onların dünyadaki cezası, şiddetinden dolayı anlatılamayacak derecede korkunç bir zillettir.

8. Alîm feîl vezninde mübalağa siygasıdır. ilmi geniş" demektir. [358]



Faydalı Bilgiler


Fahreddin-i Râzî şöyle der: Yüzü Allah'a teslim etmek, kendini Al­lah'a itaate vermek demektir. "Vech" kelimesi bazan, nefs (zât) yerine ki­naye olarak kullanılır. Nitekim: "O'nun zatından başka herşey yok olacaktır.[359] mealindeki âyette de vech kelimesi bu mânâda kullanılmıştır. Zeyd b. Nüfeyl de bu kelimeyi şiirin de şöyle kullanmıştır.

Kendimi, ağır kayalar taşıyan yerin teslim olduğu kimseye teslim ettim. Kendimi, tatlı saf sular yağmur taşıyan bulutların teslim olduğu kimseye teslim ettim.[360]



116. "Allah çocuk edindi" dediler. Haşa; O, bundan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.

117. (O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o da hemen olu­verir.

118. Bilmeyenler dediler ki: "Allah bizimle ko­nuşmalı, ya da bize bir âyet gelmeli değil miydi? Onlar­dan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini de­mişlerdi. Kalbleri nasıl da birbirine benzedi? Gerçek­leri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik.

119. Doğrusu biz seni Hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden so­rumlu değilsin.

120. Sen dinlerine uymadıkça Yahudilerde Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki, "Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur." Sana gelen ilimden sonra bilfarz onların arzularına uyacak olur­san, andolsun ki, Allah'a karşı seni koruyacak ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

121. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu, hakkını gözeterek okurlar. Çünkü onlar, ona iman e-derler. Onu inkâr edenlere gelince, işte gerçekten za­rara uğrayanlar onlardır.

122. Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi cümle aleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.

123. Ve bir günden sakının ki, o günde hiçkimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiçkimseye şefaat fayda vermez! Onlar hiçbir yardım da görmezler.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah, Yahudi ve Hristiyanlann iftiralarını ve cennetin kendile­rine mahsus olup başka hiç kimsenin oraya giremiyeceği iddialarını anlat­tıktan sonra bu âyetlerde de yine onların ve müşriklerin, Allah'ın çocuğu olduğuna dair batıl iddialarını anlatır. Zira Yahudiler Uzeyr (a.s.)'in, Hris-tiyanlar da İsa (a.s.)'nm Allah'ın oğlu olduklarını. Müşrikler ise meleklerin, Allah'ın kızları olduğunu iddia etmişlerdi. Yüce Allah onları yalanladı ve kesin delillerle iddialarını reddetti. [361]



Kelimelerin İzahı


Sübhân, mânâsına olan fiilinin mastarıdır. Mânâsı: Yüce Allah'ı, O'na lâyık olmayan şeylerden tenzih etmek ve uzak tutmak demektir.

Kanitûn, itaat ve boyun eğmek mânâsına gelen "kunut" mas­tarından ismi fail olup "itaat edenler, boyun eğenler" demektir.

Bedi', ibda' mastarından ism-i fail mânâsında bir sıfat-ı müşeb-behe olup, yaratan demektir. İbda' ise, bir şeyi örneği olmaksızın yaratmak demektir.

Kadâ, istedi ve takdir etti demektir.

Beşîr, "mübeşşir" manasınadır. Müjdeleyen, sevindiren, doğru bir şeyi haber veren demektir.

Nezîr, Münzir manasınadır. Sakınılması için korkunç şeyleri haber veren demektir.

Cehîm; alevli, şiddetli ateş demektir.

"Onların dini" Millet, din demektir. Çoğulu "milel" gelir. Mil­let kelimesinin aslı, girilen yol demektir. Bilahare, Allah'ın indirmiş oldu­ğu dine isim olmuştur.

Adi; fidye demektir. [362]



Âyetlerin Tefsiri


116. "Allah, kendine çocuk edindi" dediler. Bu söz Yahudi, Hristiyan ve müşriklerin sözüdür. Yahudiler: "Uzeyr, Allah'ın oğlu; Hıristiyanlar; "İsâ, Allah'ın oğlu"; Müşrikler de: "Melekler, Allah'ın kızlarıdır" dediler. Yüce Allah onların hepsinin iddiasını yalanlıyarak şöyle buyurdu: "Onların iddia ettiği şeylerden Allah uzak ve beridir. Bu cümledeki "bel edatı, bir şeyden yüz çevirmek mânâsına gelen "idrab" içindir. Yani, Hayır! Durum onların iddia ettiği gibi değildir. Bilakis O, bütün mevcudatın yaratıcısıdır. Uzeyr, İsâ ve Melekler de bu varlıkların içindedirHer şey O'na itaat eder. Hiçbir varlık O'nun dilemesine, takdirine ve yaratmasına karşı gelemez. [363]



117. O, örneksiz olarak göklerin ve yerin ya­ratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona "ol" der, o da oluverir. Yani bir şeyi yaratmak istediğinde o şey emre itaat ede­rek hemen oluverir. Birşey istediğinde, göz açıp kapayacak kadar bir zaman geçmeden o şey vücuda gelir. O'nun isteği hemen yerine gelir, buyruğu ge­ciktirilmez. Bu mânâyı Yüce Allah "Bizim buyruğumuz, bir anlık bir bakış gibi bir tek sözden başka bir şey değildir.[364] mealindeki âyetle de teyit etmiştir. [365]



118. Câhil müşrikler Ku-reyş kâfirleri: "Allah, senin peygamber olduğuna dair bizimle yüzyüze veya vahiy indirmek suretiyle konuşsa ya, veya bize senin peygamberliğini doğrulayacak bir delil ve bir hüccet gelse ya." dediler. Onlar bu sözleri sırf kibir ve inatlarından dolayı söylediler. On­lardan önceki yalancılar da, peygamberlerine tıpkı onların dedikleri bâtıl ve saçma sözleri söylemişlerdir. Körlük, inat ve peygamber­leri yalanlamada, bunların kalpleri de Öncekilerin kalplerine benzemiştir. Bu âyetle Peygamber (s.a.v.) teselli edilmektedir.

Kuskusuz biz hakkı ve kesin bilgiyi arayan topluluk için açıkça kati delil­ler getirdik. Bu delillerin tümü, senin getirdiğin kitab'ın doğruluğunu göstermektedir. [366]



119. Ey Muhammedi Biz seni nurlu şeriat ve doğru bir dinle, mü'minlere naîm cennetlerini müjdeleyici, kâfirleri cehennem­ azabından korkutucu olarak gönderdik. Sen onları hakka çağırmada gayret sarfettikten sonra artık onların iman etmeyenlerinden sorumlu değilsin. "Sana ancak tebliğ etmek düşer. Hesap yal­nız bize aittir.[367] [368]



120. Yahudi ve Hıristiyan gruplar, sen nurlu İslam dinini bırakıp da onların eğri dinine tabi olma­dıkça, senden asla razı olmazlarEy Muhammed! On­lara de ki: "Doğru yol ancak Allah'ın yoludur." Yani Hak din İslâm dinidir. Bunun dışındakiler sapıklıktır. Ap­açık ve kesin delillerle sen hakkı gördükten sonra onların bâtıl görüşleri ve fasit arzularına tabi olursan, Seni koruyacak veya Allah'ın şiddetli azabım senden uzaklaştıracak ne bir dostun ne de bir yar­dımcın bulunur. [369]



121. Yahudi ve Hıristiyanlardan, Kur'an'ı indirildiği gibi okuyan müslüman bir grup var ya , İşte onlar hakiki mü'minlerdir. İnatçı ve Allah'ın kelâmını tahrif edenler değil. ile başlayan cümle mübteda, diye başlayan cümle ise haberdir . Kim Kur'an'ı inkâr ederse, işte onlar dünyada ve âhirette hüsrana uğrayanlardır. [370]



122. Ey îsrailoğullan! Size ve babalarınıza verdiğim, bol nimetimi hatırlayınız. Ve yine hatırlayınız ki, ben sizi zamanınızdaki diğer milletlere üstün kılmış­tım. [371]



123. O korkunç günden korkun ki, o gün hiçkimse başkasının yerine bir şey Ödeyemez ve Allah'ın azabından hiç bir şeyi ondan uzaklaştıramaz. Çünkü her nefis kendi kazandığının karşılı­ğında bir rehinedir. Ondan hiçbir fidye kabul edilmez, Ona hiç bir kimsenin şefaati fayda vermez. Zira O, Allah'ı in­kâr etmiştir. "Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez[372] Onlara yardım da edilmez. Yani, Allah'ın azabını onlardan hiç kimse uzaklaştıramaz ve Allah'ın azabına karşı kimse onlara eman veremez. [373]



Edebi Sanatlar


1. Cümle-i mu'teriza olup zâlimlerin iddialarının bâtıl olduğunu açıklar. Onlar, Allah'ın çocuğu olduğunu iddia eden kimselerdir. Ebussuud şöyle der; Sübhan kelimesinin ten türemiş, tefil kalıbına nakledilmiş ve mastara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Mânâsı şöyle olur: "Allah'ı ona yakışır bir şekilde tenzih ederim.[374]

2. "Hepsi ona itaat eder." Bu cümlede, akıllarına mahsus olan çoğul sıygası kullanıldığı için tağlîb sanatı vardır. Yani akıllılar, di­ğerlerine üstün tutulmuştur. Tağlîb sanatı, edebiyatta kabul edilen güzel sanatlardandır.

3. Kâfir ve yalancıların Cehennem ehli kelimesiyle i-fade edilmeleri bu inatçıların kalpleri mühürlenen kimselerden olduğunu, bunların küfür ve sapıklıktan iman ve iz'ana dönmelerinin umulamı-yacağmı gösterir.

4. "İşte hidayet odur" ifadesinde kelimesinin zamir-i fasih ile müptedâdan ayrılması ve takısı ile marife olarak getirilmesi, hidayetin sadece Allah'ın dinine mahsus olduğunu ifade eder. Bu ifade, sıfatın mevsufa kasrı kabilindendir. İslâmın tümü hidayettir. Bunun dışındakiler heva, heves ve körlükten ibarettir.

5. "Onların arzularına uysan": Heyecanlandırma ve uyarı kabilindendir. [375]



Bir Uyarı


Kurtubî der ki: demek, tarifsiz ve örneksiz olarak gökleri ve yeri icat eden, yaratan, inşâ eden ve güzel yapan demektir. Örneği olmaksızın birşey inşa eden kimseye mübdi' denir. "Ehl-i bid'at" ta­biri de bu köktendir. Bid'atı söyleyen kimse onu, herhangi bir imamın söz veya fiili olmaksızın icat ettiği için bid'at ismi verilmiştir. Buharî'de bulu­nan "Bu (Ramazan orucunu tutmak), ne güzel bid'attır." hadisindeki bid'at kelimesi bu manada kullanılmıştır. Kurtubî sonra şöyle devam eder: "Yaratıklardan meydana gelen her bid'atm şeriatte ya aslı vardır veya yoktur. Eğer onun şeriatte aslı varsa, o övgüye lâyık bir bid'­attır. Hz.Ömer (r.a.)'m: Bu ne güzel bid'attır." Sözüde bunu pekiştirir. Eğer bid'atm şeriatte aslı yoksa, o da kınanır ve inkâr edilir. Aşağıdaki hadis-i şerif bunu açıklamıştır:

"Kim İslâm'da güzel bir çığır açarsa, O-na, yaptığının mükafatı ve o yolda gidenlerin mükafatı kadar mükafat verilir. Kim de İslâm'da kötü bir çığır açarsa Ona, yaptığının günahı ve o yol­dan gidenlerin günahı kadar günah yüklenir.[376]



124. Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım ke­limelerle imtihan etmiş, onları tam olarak yerine geti­rince, "Ben seni insanlara önder yapacağım demişti. "Soyumdan da olsun" dedi. Allah, ahdim zâlimlere er­mez buyurdu.

125. Biz, Beyt'i insanlara toplantı ve güven yeri kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e: "Tavaf edenler için Evim'i temiz tutun" diye emretmiştik.

126. İbrahim de demişti ki, "Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle". Allah buyurdu ki: İnkâr edenleri de az bir süre faydalandırır, sonra onu

cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yer­dir orası!

127. Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor, "Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilen­sin" (diyorlardı).

128. "Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin."

129. "Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikme­ti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gön­der. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin."



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde İsrailoğull arına vermiş olduğu nimetle­ri hatırlattıktan ve onların bu nimetlere karşı nasıl inatla nankörlük ettik­lerini ve nasıl çirkin sözler söyleyip yakışıksız davranışlarda bulunduk­larını açıkladıktan sonra söz, Yahudi ve Hıristiyanların, kendisine mensup olduklarını iddia ettikleri ve faziletini kabul ettikleri, Peygamberler (a.s.) babası Hz. İbrahim (a.s.) kıssasına geldi: Eğer onlar bu sözlerinde doğru ol­salardı, elbette bu Muhterem Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e de uymaları ve Onun dosdoğru dinine girmeleri gerekirdi. Zira O, Mekke halkım İslam'a çağıran Hz. İbrahim'in izini takip etmişti. Sonra O, İsmail (a.s.)'in soyun-dandı. Dolayısıyle ona uymak ve Onun, İbrahim (a.s.)'in şeriatı ile aynı olan yüce hanif dinine sarılmak daha evlâdır. [377]



Kelimelerin İzahı


İmtihan etti demektir. İbtilâ, imtihandır. Tam ve mükemmel bir şekilde onları yaptı. İmam, sözlerinde ve fiillerinde kendisine uyulan önder de­mektir.

öl£« : Mesabe, merci demektir. Bu kelime birinci babtan olup, bir kimse geri döndüğünde "sabe" denilir. Yani insanlar, senden müstağni ol­maksızın sürekli olarak oraya gider gelirler. Şâir şöyle der:

Beyt, onlara merci (varılacak yer) kılındı. Hiçbir zaman ondan müs­tağni kalamazlar.

Emn, korkudan selamet bulmak, kendi ve ehli hakkında huzur ve sükûna ulaşmak demektir.

Emrettik ve vahyettik demektir.

"Tâifîn tavaf edenler." Tâif kelimesinin çoğulu olup, birşeyin etrafında dönmek mânâsına gelen tavaf kökündendir. Kabe'nin etrafında dönenler demektir.

"Âkifîn, oturanlar." Akif kelimesinin çoğulu olup, bir yerde durmak ve ondan ayrılmamak mânâsına gelen ukûf kökündendir. ibadet maksadıyla Harem'de ibadet edenler ve ordan ayrılmayanlar demektir.

"Onu faydalandırırım." Temtî' mastarından geniş zamandır. İnsana faydalanabileceği bir şeyi vermek demektir. "De ki: Faydalanınız. Dönüp varacağınız yer cehennemdir..[378]

Kavâid, temel, esas mânâsına gelen "kaide" kelimesinin çoğuludur.

"Bizim ibadetlerimiz" İbadet ve taat mânâsına olan "mensik" kelimesinin çoğuludur.

Hikmet, kendisiyle amel edilen faydalı ilim. Burada maksat, Hz. Peygamberin Sünnet-i seniyyesidir.

Aslında, artırmak mânâsına gelen tezkiye mas tanrıdandır. Araplar, ekin büyüdüğünde f derler. Daha sonra bu kelime "nefsî te­mizlik" mânâsında kullanılmıştır. Burada:"Onların nefislerini temizler, de­mektir." Nefsini kötülüklerden arındıran, kurtuluşa ermiştir.[379] mealindeki âyet de bu mânâyadır. [380]



Âyetlerin Tefsiri


124. Ey Muhammedi Rabbinin, kulu İbrahim (a.s.)'i imtihan ettiği ve gerek emir, gerek nehiy bütün şer'î mükellefiyetlerle onu mükellef kıldığı zamanı hatırla. O bunları tam ve mükemmel bir şekilde yerine getirmişti, Rabbi Ona, "Kuşkusuz ben seni insanlar için bir önder ve onlara yol gösterici kıldım" dedi. İbrahim; "Ya Rabbi! Soyumdan da önderler kıl" dedi.

Yüce Allah da: Bu büyük lutfa, kâfirlerden hiçbiri nail olamaz buyurdu. [381]



125. Hatırla ki, biz Kâ'be-i Muazzamâ'yı, insanların her taraftan yönelip gelecekleri bir merci (varış noktası) ve em­niyet yeri kıldık. Oraya sığman herkes emniyettedir. Bu da Allah'ın, Bey-tullah'a karşı Arapların kalbine tazim ve hürmet duygusu yerleştirmesindendir. İnsanlara, "İbrahim'in makamım namaz kılacak yer edinin" yani "Orada namaz kılın" dedik. Bu makam, Kâ'be'yi bina ederken, Hz. İbrahim (a.s.)'in üzerinde durduğu taştır, «- Biz, İbrahim ve oğlu İsmail'e, beyti pisliklerden ve putlardan temizleyip korumalarını emrettik ki, onun etrafında tavaf edenlere, orda devamlı ibadet edenlere ve namaz kılanlara bir sığınak olsun. Âyet-i kerime Beyt-i Haram'da ibadet eden üç sınıfı bir araya getirmiştir. Bunlar tavaf edenler, i'tikafta bulunanlar ve na­maz kılanlardır. Yüce Allah sonra İbrahim (a.s.)'den haber verir ve şöyle buyurur: [382]



126. Hani İbrahim; "Ey Rabbim! Bu yeri yani Mekke-i Mükerreme'yi halkının güven ve istikrar içerisinde bulu­nacağı emniyetli bir şehir kıl." Ve ey Rabbim! Oranın halkından ve sakinlerinden mü'min olanları çeşitli meyvelerle rızıklandır ki sana itaata yönelsinler ve sana ibadet için vakit bulsunlar diye dua etmişti. Hz. İbrahim duasında sadece mü'minlerin nzıklandırılmasıni istedi. Buna cevaben Yüce Allah şöyle buyurdu: Mü'minleri rızıklandırdığım gibi, kâfirleri de rızıklandır irim. Mahlukâtı yaratıp sonra rızıksız mı bırakacağım?Ancak kâfiri, dünyada az bir nimetle rızıklandırırım. Bu da onun, dünyada yaşadığı kısa bir süredeki

rızkıdır. Sonra onu ahirette cehennem azabına sevke-derim. Ordan kurtuluş bulamaz,: Kâfirin varacağı yer olan cehen­nem ne kötü bir gidiş ve varış yeridir. İbrahim (a.s.), rızkı imametle kıyaslayarak sadece mü'minlere rızık verilmesini istedi. Bunun Üzerine Yüce Allah onu uyararak, rızkın dünyevî bir rahmet olduğunu, iyileri de kötüleri de içine aldığını, imametin ise bunun tersine olup mü'minlerin yüksek tabakasına mahsus olduğunu vurguladı.

Sonra Yüce Allah, Kâ'be'nin bina ediliş kıssasını anlatarak şöyle bu­yurur: [383]



127. Ey Muhammed! İki büyük peygamber İbrahim ve İsmail (a.s.)'in yaptıkları önemli işi hatırla. Onlar Beyt'in temellerini atarak onun binasını yükseltiyorlar ve hürmet ve tazim içinde Allah'a şöyle diyorlardı . "Ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur. Şüphesiz sen işitensin, bilensin." Yani onlar Kâ'be'yi bina edip duvarlarını yükseltirken şu mübarek duaları ediyorlar ve: Ey Rabbimiz! Bu amelimizi kabul et, onu senin yüce rızana muvafık kıl. Zira sen dualarımızı işiten ve niyetlerimizi bilensin" diyorlardı. [384]



128. Ey Rabbimiz! Bizi sana itaat eden ve senin hükmüne boyun eğen kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan ve senin azametine boyun eğen ümmet meydana getir,

Bize ibadet yollarım ve haccm yapılış şekillerini Öğret.

Tevbemizi kabul buyur ve bize acı. Çünkü se­nin mağfiretin büyük, rahmetin geniştir. [385]



129. Ey Rabbimiz! O Müslüman ümmetin içinden, onlara senin kitabının âyetlerini okuyacak, Kur'an-ı Kerim'i ve Sünnet-i Seniyye'yi öğretecek ve onları şirk pisliğinden temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü sen güçlüsün, kimse sana galip ve üstün gelemez. Hikmet sa­hibisin, hikmet ve maslahatın gerektirdiğinden başkasını yapmazsın.

Bu dua, İbrahim ve İsmail (a.s.)'in mübarek duaları cümlesindendir. Yüce Allah onların dualarını kabul buyurmuş ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'i peygamber olarak göndermiştir. [386]



Edebî Sanatlar


1. "Rabbi, İbrahim'i imtihan etti" Burada Rabb kelimesi­nin, Hz. İbrahim (a.s.)'e ait zamire muzaf olmasından maksat, İbrahim (a.s.)'i şereflendirmek ve bu imtihanın onu yetiştirmek ve önemli bir işe hazırlamak için olduğunu bildirmektir. Mânâsı şudur: Yüce Allah ona, im­tihan ediyormuş gibi muamele etti. Zira,onu büyük imamete (önderliğe) lâyık olduğunu meydana çıkaracak bir çok emir ve yasaklarla yükümlü kıldı.

2. "Emin" mastarının ism-i fail yerine kullanılması mübalağa ifade eder. Buradaki isnad mecazidir. Yani "Orayı, içine girenler için em­niyetli kıldık" demektir. Nitekim, "Oraya giren emniyette olur.[387] âyeti, bunun en güzel tefsiri olup bu mânâyı kuvvetlendirmektedir.

3. Evimi temizle "cümlesinde, beyt kelimesinin Allah'a ait bir zamire izafeti, o eve şeref ve yücelik vermek içindir.

4. "İbrahim yükselttiği zaman" Bu âyetle, mâzîde ce­reyan eden bir olay şimdiki zaman sıyğasıyla ifade edilmiştir. Bu sanat, Arap edebiyatında bilinen güzel sanatlardandır. Burada geçmişte olan bir olay, şimdi gözler önünde cereyan ediyormuş gibi tasvir edilmekte ve gözler önüne serilmektedir. Dinleyici sanki, İbrahim ve İsmail (a.s.) binayı yükseltirken, binanın yükselişine bakıyor ve onu görüyormuş gibi olur. Ebussuûd şöyle der: Geçmiş bir olayı nakletmek için muzâri sıygasının kullanılması, o olayın apaçık bir mucizeyi haber veren fevkalade bir olay olduğunu gözler önüne sermek içindir.[388]

5. "Tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet eden" Bu iki kelime, mübalağa ifade eder. Çünkü Fa'âl ve faîl kalıpları mübalağa sıygalarındandır. [389]



Faydalı Bilgiler


1. "Rabbi, İbrahimi imtihan etti" cümlesinde, tümlecin öne alınması gereklidir. Çünkü, mef ûle ait bir zamir faile bitişik gelmiştir. Eğer fail öne alınmış olsaydı, zamirin, hem lafzan hem rütbeten, kendisin­den sonra gelen bir isme âit olması gerekirdi.

İbn Mâlik, bu nahiv kaidesini şöyle açıklar:

"Ömer, Rabbindan korktu" şekli yaygındır. "(Ağacın) nuru, ağacı süsledi" şekli şazdır.

2. İhtibar, aslında şahsın doğruluk ve yalancılığını anlamak için, onu bir şeyle imtihan etmek manasınadır. Fakat bu, Allah hakkında muhaldir. Çünkü Allah, imtihan etmeden önce de bunu bilir. Maksat, Allah ona im­tihan eden kimse gibi muamele etti ki, insanlar durumu anlasınlar.

3. Allah'ın, İbrahim (a.s)'i imtihan ettiği kelimeler hakkında müfes-sirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunların en doğrusu, ibn Abbas'tan rivayet edilen şu görüştür: "Allah'ın İbrahim'i imtihan ettiği ve onun da ye­rine getirdiği yükümlülükler şunlardır: Kavminden ayrılması emredil-diğinde, Allah yolunda onlardan ayrılması, Allah hakkında Nemrud ile mü­cadelesi, kendisini yakmak için ateşe atmalarına sabretmesi, kavminden ayrılması emredildiğinde vatanını terk etmesi ve oğlu İsmail'i kesmekle imtihan edilmesi[390]

4. Âyet-i kerimede geçen "İmamlık"tan maksat, "din hususunda ön-derlik"tir. Bu da, Allah'ın zâlimlere nasip etmediği peygamberlik şerefidir Eğer imamlıktan maksat, dünyevî önderlik olsaydı, gerçeğe aykırı olurdu. Çünkü zâlimlerden bir çoğu dünyevî liderliği elde etmiştir. Buradan da: âyetteki imamlıktan maksadın, özellikle din hususunda olduğu anlaşılır.

5. Büyük âlim İbnu'l-Kayyim der ki: Beytullah'm faziletli kılınma­sının sırrı kalpleri cezbetmesi ve gönüllerin onu sevmesi ve onu görmey arzu etmesi hususunda açıkça görülür. Onun, kalpleri kendine çekmesi mıknatısın demiri çekmesinden daha kuvvetlidir. İnsanlar dünyanın dört bi tarafından onu ziyarete gelir fakat ziyarete doymazlar. Hatta, ne kadar faz lâ ziyaret ederlerse, ona karşı arzuları o kadar artar.

Şâir şöyle der:

Göz onu görünce, ona bakmaktan başka tarafa dönemez. Arzu ve iş­tiyakla sürekli olarak ona bakar.[391] [392]



130. İbrahim'in dininden kendini bilmezlerden »aşka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada önder seçtik, şüphesiz O, âhirette de, iyilerdendir.

131. Çünkü Rabbi ona: "Müslüman ol" demiş, O da "Âlemlerin Rabbine boyun eğdim demişti.

132. Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet |etti. Ya'kub da: "Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. O halde sadece müslümanlar olarak ölünüz" (dedi).

133. Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman Ya'kub oğullarına: "Benden sonra neye tapacaksınız" demişti. Onlar," Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek Allah'a kul­luk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur." de­diler.

134. Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah, Halil İbrahim (a.s.)'in yaptığı güzel işleri ve tevhid meşalesi olan Beytullah'ı yapmasını anlattıktan sonra, Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerden onun dinine muhalif olanları şiddetle kınadı. Zayıf görüşlü, aklı az ve şeytanın adımlarına uyan her kötü kimseden başkasının onun di­ninden yüz çevirmeyeceğini vurguladı. [393]



Kelimelerin İzahı


Kendini düşürdü, nefsini alçaktı, Sefeh'in asıl mânâsı ha­fifliktir. Hafif yulara denir.

Onu kirşiz, tertemiz kıldık. Bu kelime "safvet" kelimesin­den türemiştir. Mânâsı: "En temizini seçmek" demektir. Maksat, Yüce Allah'ın peygamberliğe, dostluğa ve büyük imamete Hz. İbrahim (a.s.)'i seçmesidir.

Tavsiye, başkasına, kendisinde iyilik ve Allah'a yakınlık olan şeyi göstermektir.

Şüheda, hazır ve mevcut mânâsına gelen "şâhid"in çoğulu­dur.

Geçti, yok oldu demektir. [394]



Âyetlerin Tefsiri


130. "İbrahimin dininden ve onun yüce şeriatından, kendini bilmez, alçak ve sefihten başkası yüz çevirmez. Peygamberlik ve önderliğe, insanların arasından onu seçtik.: Şüphesiz o, âhirette de salih kullarımızdan, yani bize yakın, yüksek derecelere nail olan kullarımızdandır. [395]



131. Hatırla ki, Rabbin ona: "Rabbinin emrine teslim ol ve O'na candan kulluk et" demişti de, "O, âlemlerin Rabbi Allah'ın emrine teslim oldum ve hükmüne boyun eğdim" diye cevap vermişti. [396]



132. İbrahim (a.s.) oğullarına kendi dinine tabi olmalarını vasiyet etti. Aynı şekilde Yakup (a.s.) da İbrahim (a.s.)'in dinine uymaları hususunda oğullarına vasiyette bulundu. Her ikisi de dedi­ler ki:: Ey oğullarım! Allah size din olarak İslam'ı seçti. Öyleyse siz de, size ölüm gelinceye kadar İslam'da sebat edin ve bu dine bağlı olarak ölünüz. [397]



133. Yoksa Yakup ölmek üzere olup ta Ona ölüm geldiği ve oğullarına Hz. İbrahim'in dinine tabi olmalarını va­siyet ettiği zaman siz orada hazır mıydınız?

Hani Yakup, oğullarına, "Benden sonra neye tapacaksınız?" demişti Onlar: "Biz tek ilah olan, âlemlerin Rabbi, Allah'tan başkasına tapmayız. O, senin babalarının ve geçmiş ataların İbrahim, İsmail ve İshak'm ilahıdır. Biz sadece O'na itaat eder ve O'na boyun eğeriz" demişlerdi. Maksat, şirkten uzak olduklarını ifade etmektir. Yüce Allah, bu temiz nesle işaret ederek şöyle buyurur: [398]



134. Onlar, yani İbrahim ve oğulları gelip geçmiş bir cemaat ve bir nesildir. Onların kazandıklarının sevabı kendilerinin, sizin kazandığınızın sevabı da sizindir. Kıyamet gününde onların dünyada yaptıkları size sorulmaz. Bi­lakis herkes, kazanmış olduğu kötülüğün yükünü tek başına taşıyacaktır. [399]



Edebî Sanatlar


1. Buradaki soru, inkâr ve kınama ifade eder. Olumsuz mânâsı vardır. Yani, "Kendini bilmezden başkası, İbrahim'in dininden yüz çevirmez" demektir. Cümle, kafirleri kınamak için söylenmiştir.

2. O,"Ahirette salih kişilerdendir" cümlesi, ile tekit edilmiştir. Çünkü bu olay, ahirete ait gaip bir şeyden ha­ber verdiği için tekide ihtiyaç duyulmuştur. Dünyanın durumu buna benze­mez. O bilinmekte ve müşahede edilmektedir.

3. Hani, Rabbin ona "müslüman ol" demişti. Bu cümlede iltifat sanatı vardır. Çünkü âyetin akışı denilmeyi gerektirir. İltifat sanatı, belagatın güzelliklerindendir
4. "Babaların" Bu ifade, amca baba ve dedeyi kapsar. Dede İbrahim (a.s.), amca İsmail (a.s.), baba ise İshak (a.s.)'dır. Burada tağlîb sa­natı vardır. Bu sanat, fasih kelamda bilinen mecazlardandır. [400]



Faydalı Bilgiler


Ebu Hayyan şöyle der: Burada, ölümün belirtileri yerine Ölümün zik­redilmesi kinayedir. Çünkü Ölümün kendisi gelmiş olsa, muhtazar (yani ölmek üzere olan kişi) bir şey söyleyemez. ifadesinde, güzel bir kinaye vardır. Bu da, ölümün mutlaka gelecek olan bir gaib olmasıdır. Bundan dolayı, dua ederken şöyle denir: Olumu, gaibten gelmesini beklediğimiz en hayırlı şey kıl.[401]



Bir Uyarı


Yüce Allah'ın: "Ancak müslüman olarak ölün" mealindeki ayetinin zahirî mânâsı, ölürken müslümanlıktan başka bir hal üzere ölmeyi yasak­lar. Maksat ise, ölüm gelinceye kadar İslam dini üzerinde sebat etmeyi em­retmektir. Yani: "İslam dini üzerinde sebat ediniz, ondan asla ayrılmayınız ve kamil bir müslüman olarak size ölüm gelinceye kadar Onun dosdoğru nurlu yolunda yürüyünüz" demektir. "Namaz kılarken "mutlaka huşu içinde ol" ifadesi, bu âyetin bir benzeridir. Yani "namazda huşu içinde sebat et" demektir. [402]



135. "Yahudi ya da Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız." dediler. De ki "Hayır! Biz, hanif olan İbra­him'in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.

136. "Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve esbât'a indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygam­berlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim ol­duk" deyin.

137. Eğer unlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; Yüz çevirirler­se mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.

138. Allah'ın verdiği renk ile boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin).

139. De ki: "Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında bizimle tartış­maya mı girişiyorsunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağla­nanlarız."

140. "Yoksa siz, İbrahim, İsmail,İshak, Ya'kub ve esbâtın Yahudi, yahut Hıristiyan olduklarını mı söylü­yorsunuz?" De ki, "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Al­lah mı?" Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

141. Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların ka­zandıkları onlara, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah Hz. İbrahim'in dininin yüce hanif dini olduğunu, ona iman etmeyen ve ondan yüz çeviren kimselerin son derece cehalet ve sefahet içinde olduklarını zikrettikten sonra, bu ayetlerde de Ehl-i kitabın, sadece Yahudilik ve Hıristiyanlığa tabi olmakla hidayete erilebileceği şeklindeki batıl iddialarını anlattı ve bu iddianın bir delile dayanmadığını veya bir •şüphe olmadığını, bilakis mücerret bir inat ve inkar olduğunu açıkladı. Bun­dan sonrada Hak dinin, bütün peygamberlerin dini olan İslam dini olduğunu bildirdi. [403]



Kelimelerin İzahı


Hanif, batıl dine karşılık hak dine meyleden demektir. Hanf meyletmektir. Ayaklarının birinde eğiklik olan kişiye "ahnef" ismi verilir. Şâir şöyle der:

Biz yaratıldığımızda, bütün batıl dinlerden uzak, hanif dini üzerine yaratıldık.[404]

Esbat, "sıbt" kelimesinin çoğuludur. Torunlar demektir.

Ya'kup (a.s.)'m on iki oğlu vardı. Bunların İsrail oğulları içerisindeki duru­mu, Araplar içerisinde kabilelerin durumu gibidir.

Şikak, muhalefet ve düşmanlık demektir. Bunun aslı, yan mânâ­sına gelen "Şıkk" kökündendir. Yani, "birisi bir tarafta, diğeri başka bir ta­rafta olmuştur." demektir.

Korumak mânâsına gelen kifayet kökünden olup, "onlara karşı Allah sana yeter, onlara karşı seni korur" demektir.

Sıbğa, bir şeyi herhangi bir renge boyamak mânâsına olan Sabğ kökünden, alınmıştır. Buradaki maksat dindir.

Mücadele mânâsına olan Muhâcce mastarından olup "bizim­le mücadele mi ediyorsunuz?" demektir.

"İhlaslı kişiler" İhlas, amelde sadece Allah rızasını gözet­mektir. [405]



Ayetlerin Tefsiri


135. Yahudiler dediler ki: Bizim dini­miz "Yahudiliği kabul edin ki hidayet bulaşınız." Hıristiyanlar da: "Hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız" dediler. Gruplardan herbİri insan­ları kendi eğri dinine çağırıyordu. Ey Muhammedi Onlara de ki: Bilakis biz yüce haniflik dinine tabi oluruz. O, bütün dinlerden yüz çevirip doğru dine meyleden İbrahim (a.s.)'in dinidir. İbrahim (a.s.) müşriklerden değil bilakis muvahhid bir mü'min idi. Bu â-yette Ehl-i kitaba ta'riz edilmekte ve onların yaptıklarının şirk ve sapıklık olduğu bildirilmektedir. [406]



136. Ey mü'minler! "Allah'a ve bize indirilen Kur-an'ı Kerim'e iman ettik "deyiniz, Yine biz, İbrahim'e indirilen sahifelere ve peygamberlerin kendisiyle amel ettiği hükümlere de inandık. Yine İbrahim ve İshak (a.s.)'m torunlarının amel ettiği, -çünkü peygamberlik bunlarda de­vam etmiştir- hükümlere de inandık. Musa'ya verilen Tevrat'a ve İsa'ya ve­rilen İncil'e inandık Uy Diğer bütün peygamberlere indiri­lenlerin hepsine inanırız ve Allah katından getirdikleri açık âyet ve muci­zeleri tasdik ederiz. Yahudi ve Hıristiyanların yaptığı gibi bir kısmına inanıp bir kısmını inkar ederek onların birini diğerinden ayırmayız. Biz, Allah'ın emrine boyun eğer ve hükmüne rıza gösteririz, deyiniz. [407]



137. Ey mü'minler topluluğu! Eğer Ehl-i kitap sizin iman ettiğiniz şeye aynen iman ederlerse, sizin doğru yolu bul­duğunuz gibi onlar da doğru yolu bulurlar Eğer, sizin imana davet ettiğiniz şeyden yüz çevirirlerse, bil ki, onlar sana düşmanlık ve muhalefet etmek istiyorlar. Hakkı arama hususunda herhangi bir problemleri yoktur. Ey Muhammedi Onların kötülüğüne ve eziyet­lerine karşı Allah sana yeter. O seni, onlardan koruyacaktır. işiten ve bilendir. Onların konuştuklarını işitir ve kalplerinde gizledikle­ri hile ve kötülüğü bilir. [408]



138. Allah'ın verdiği renk ile boyandık. Kim Allah'tan daha güzel renk verebilir? Yani bizim inandığımız din Al­lah'ın dinidir. Bize bu rengi O verdi ve O bizi bu renkte yarattı. Dolayısıyla, boyanın elbisede göründüğü gibi, dinin eseri de bizim üzerimizde göründü. Din bakımından Allah'tan daha üstün kimse yoktur, Biz ancak O'na kulluk ederiz. O'ndan başka hiç kimseye ibadet etmeyiz. [409]



139. De ki: "Siz, Allah'ın oğulları ve dostları oldu­ğunuzu; peygamberlerin sadece sizden geleceğini, başkalarından gelme­yeceğini iddia ederek Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz?" Halbuki O, eşit olarak herkesin Rabbidir. Hepimiz O'nun kul­larıyız. Bizim amellerimizin karşılığı bize, sizin amellerinizin karşılığı size aittir. Hiç kimse diğerinin yükünü yüklenmez. Biz O'nun samimi kullarıyız. Din ve amel hususunda sa­dece Allah'ın emrine uyarız. [410]



140. Ey Ehl-i kitap! Yoksa siz İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kup ve bunların torunlarının Yahudi ve Hristiyan olduklarım mı iddia ediyorsunuz? De ki: Onların dinlerini siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Kuşkusuz Allah onların İslam dini üzere olduklarına şehadet etmiş ve on­ları Yahudilik ve Hristiyanlıktan uzak tutmuştur: "İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi. Fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi.[411] Durum böyle olduğu halde, onların sizin dininizde olduğunu nasıl iddia ediyorsunuz? Tevrat ve İncil'in âyetlerinde bildirilen Rasulullah (s.a.v.)'m geleceğine dair müjdeyi gizleyenden daha zalim kimse yoktur. Veya peygamberlerin, İslam dini üzere olduğuna dair Yüce Allah'ın haber verdiği şeyleri gizleyenden daha zalim kimse yok­tur. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. Amelleri­nize muttalidir, onlara göre size ceza verecektir. Bu âyette şiddetli bir teh­dit vardır. [412]



141. Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin ka­zandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.

Bu âyet, tehdit ve korkutma mânâsı ihtiva ettiği için, Yüce Allah bunu tekrarladı. Yani bu peygamberler yüceliklerine ve derecelerinin üstünlüğüne 'rağmen kazandıklarıyla hesaba çekileceklerine göre, siz bu işe daha layıksınız. Bu ayetin tefsiri daha önce geçtiği için burada tekrarlanmamıştır. [413]



Edebî Sanatlar


1. "Yahudi veya Hıristiyan olun dediler" cümlesinde hazifle i'câz vardır. Takdiri Yahudiler "Yahudi olun"; Hıristiyanlar da "Hıristiyan olun" dediler, şeklindedir. Her iki grup da aynı şeyleri söyleyerek: "Yahudi veya Hıris­tiyan olun" dememişlerdir. Çünkü her grup diğerinin dinini bâtıl saymak­tadır.

2. "Allah onlara karşı seni korur". Bunda i'câz olduğu açıktır. "Allah, onların şerrinden seni koruyacak" demektir. Fiilin başına değil de harfinin getirilmesi, Rasulullah (s.a.v.) onlara, yakın bir zamanda galip geleceğini gösterir.

3. Bu iki kelime mübalağa sığalarından dır. Manası: Al­lah'ın işitmesi ve bilgisi herşeyi kuşatmıştır, demektir.

4. "Allah'ın boyası" Bu terkipte istiare yoluyla "dine" "boya" ismi verilmiştir. Zira boyanın rengi elbisede görüldüğü gibi, dinin alâmeti de mü'min üzerinde görülür.[414]

5. "Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsu­nuz?" Buradaki soru, kınama ve tenkit ifade etmektedir. [415]



Faydalı Bilgiler


1. "Allah, yaptıklarınızdan gafil-değildir". Bu ayet Kur'an-ı Kerim'de bir çok yerde tekrarlanmıştır. Ebu Hayyan der ki: Bu cümle, masiyet işlemeyi anlatan cümlelerin peşinden gelir. Tehdit manası ifade eder ve Allah'ın, bu isyankârları başıboş bırakmayacağını bildirir.[416]

2. İbn Abbas fr.a.) şöyle der: Hristiyanların bir çocukları doğduğunda, üzerinden yedi gün geçtikten sonra, onu temizlemek için kendilerine mah­sus ma'mûdî (vaftiz suyu) denilen bir suya sokarlar ve: "Sünnet olma yerine bu bir temizliktir" derlerdi. Bunu yaptıklarında çocuğun hakkıyle Hıristiyan olduğuna inanırlardı. Bunun üzerine âyeti nazil oldu.[417]

3. Ehl-i kitap Tevrat'ı İbranice okuyor ve müslümanlara Arapça tefsir ediyorlardı. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ehl-i kitabı tasdik de etmeyiniz, in­kâr da etmeyiniz. "Biz Allah'a ve bize indirilen kitaba iman ettik" deyiniz.[418]

142. İnsanlardan bir kısım beyinsizler, "Yönel­mekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da batı da Allah'ındır. O dile­diğini doğru yola iletir."

143. İşte böylece sizi, insanlığa şahitler olmanız, Resul'ün de size şahit olması için mutedil bir millet kıl­dık. Biz daha önce yöneldiğin (Kudüs'ü), ancak Pey­gambere uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırt-etmemiz için kıble yapmıştık. Bu, Allah'ın hidayet ver­diği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah si­zin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah in­sanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.

144. Biz, senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Ha­ram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, Ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğu­nu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta oldukların­dan habersiz değildir.



Bu Âyetlerin Önceki Ayetlerle Münasebeti


Yahudi ve Hıristiyanlar, Hz. ibrahim ve onunla birlikte diğer pey­gamberlerin Yahudi ve Hıristiyan olduklarını, peygamberlerin kıblesinin Beyt-i Makdis olduğunu iddia ettiler. Rasulullah (s.a.v.)'da Mekke dönemin de Beyt-i Makdis'e dönerek namaz kılardı. Kâ'be-i Muazzama'ya dönmesi emredilince, Yahudiler onun peygamberliğine sataştılar ve İslamdan inti­kam almak için bunu bir vesile edinerek şöyle dediler: "Muhammed, doğ­duğu yeri özledi. Yakında kavminin dinine de dönecektir". Bunun üzerine Yüce Allah, sefihlerin söyleyeceği şeyi Rasulüne haber verdi ve ona kuv­vetli bir delil telkin etti ki onlara cevap versin ve onlardan ansızın gelebi­lecek istenmeyen eziyetlere karşı kendini alıştırsın. Bu haber Kıblenin tah­vilinden Önce Rasulullah (s.a.v.)'a bir mucize olarak bildirilmiş ve aynen tahakkuk etmiştir. [419]



Kelimelerin İzahı


Süfehâ, câhil, zayıf görüşlü, menfaat ve zararını iyi bileme­yen mânâsına gelen sefih kelimesinin çoğuludur. Sefehin aslı, hafiflik ve inceliktir. Dokusu hafif ve ince olan elbiseye " denilmesi bu kabil­dendir.

Onları çevirdi manasınadır. Bir kimseyi bir şeyden çevirmek için bir kimsenin bir şeyden dönmesi için de kelimeleri kul­lanılır.

Vasatan, Taberî der ki: "Arap dilinde vasat, "seçkin demektir. Bir başka görüşe göre vasat'tan maksat "âdil" demektir.[420] Bu şöyle kul­lanılır: "En hayırlı şey orta olan şeydir." Fazlalık ve nok­sanlık zemmedümiştir.

Topuk mânâsına gelen akîb kelimesinin ikilidir. : Kebîra, ağır ve meşakkatli demektir. Şatr, lügatte, cihet manasınadır. Şair şöyle der:

O, kibirli bir şekilde Necid tarafından bize saldırıyor." Bu ke­lime "yarı" mânâsına da gelir. Nitekim: "Temizlik imanın yarısıdır" hadisinde bu mânâda kullanılmıştır.[421]



Âyetlerin Nüzul Sebebi


Berâ (r.a.)'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v.) Me­dine'ye geldikten sonra 16 veya 17 ay Beyt-i Makdis'e doğru namaz kıldı. Namaz kılarken Kâ'be'ye doğru dönmeyi arzu ediyordu. Bunun üzerine Yüce Allah: "(Ya Muhammed) biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz" mealindeki âyetini indirdi. Bu âyet nazil olunca, be­yinsiz Yahudiler : Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren ne­dir? dediler. Yüce Allah: "De ki: Doğu da batı da Allah'ındır" buyurdu.[422] Bu hadisi Buharî rivayet etmiştir.[423]



Âyetlerin Tefsiri


142. İnsanlardan bir kısım zayıf görüşlüler diyecek ki: Daha önce yönelerek namaz kıldıkları, onların ve onlardan önce gelen peygamberlerin kıblesi olan Beyt-i Mak-dis'ten onları çevirip döndüren nedir? Ey Muhammed! onlara de ki: Bütün yönler Allah'ındır. Doğu da batı da onundur. Yüzümüzü nereye çevirsek Allah'ın rızası oradadır. O, mü'min kullarını dünya ve âhiret mutluluğuna götüren doğru yola iletir. [424]



143. Ey mü'minler topluluğu! Sizi İslam di­nine ilettiğimiz gibi âdil ve seçkin bir ümmet kıldık ki Siz kıyamet gününde diğer ümmetlerin peygam­berlerinin onlara tebliği ulaştırdığına şahitlik edesiniz. Peygamber de size tebliğ ettiğine dair şahitlik etsin, Biz sırf insanların imanını deneyelim de peygam­ber (s.a.v.)'i tasdik edenler ile imanı zayıf olduğu için dinde şüpheye düşüp küfre dönenleri biribirinden ayıralım diye sana, önce Beyt-i Makdis'e yönelmeni emrettik, sonra da seni buradan Kâ'be'ye çevirdik. Kuşkusuz bu değiştirme Allah'ın hidayet nasip ettiği kimselerden başkasına güç ve zor gelir Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Yani Allah'ın Beyt-i Makdis'e doğru yönelerek kılmış olduğunuz namazları zayi edeceği doğru değildir. Bilakis Ao namazlarınızdan dolayı size sevap verecektir.

Rasulullah (s.a.v.)'e Beyt-i Makdis'e doğru namaz kılıp da Kıblenin çevrilmesinden Önce ölenlerin namazlarının durumu soruldu. Bunun üzerine yukarıdaki âyet nazil oldu.

çırj Bu âyet Önceki hükmün sebebini bildirir. Yani Yüce Allah'ın kullarına rahmeti boldur. Onların işlemiş oldukları salih amelleri zayi etmez. [425]



144. Ey Muhammed kıblenin değiştiril­mesini arzu ettiğin için çok zaman gözlerini semâya çevirdiğini görüyoruz. İşte seni sevdiğin bir kıbleye, Ata'n İbrahim'in kıblesi olan Kâ'be'ye çeviriyoruz. Artık namazda yüzünü Kâ'be-i Muazzama yönüne çevir, Ey Mü'min-ler! Siz de nerede olursanız olunuz, namazda yüzünüzü Kâ'be tarafına çeviriniz, Yahudi ve Hıristiyanlar kıbleyi değiştirmenin Allah tarafından gelen bir gerçek olduğunu pek iyi bilirler. Fakat onlar insanların kalplerine şüphe atarak onları fitneye düşü­rürler. Oysa Allah onların yaptıklarından habersiz değildir, onların amellerinden hiçbir şey ona gizli kalmaz, Allah onları amellerine göre cezalandıracaktır. Bu âyette Ehl-i Kitab'ı uyarı ve onlar için tehdit vardır. [426]



Edebî Sanatlar


1. "Ökçeleri üzerine döner" cümlesi istiare-i temsilî-yedir. Zira, dininden dönen kimseler, ökçeleri üzerine geri dönen kimselere benzetilmiştir. İmam Fahreddin Râzî bu şekilde açıklamıştır.

2. Re'fet, aşırı merhamet demektir. Burada âyetin fasılası göz önüne alınarak daha mübalağalı olan Rauf sıygası öne alınmıştır. Fasıla, âyetlerinin sonlarındaki "mîm" dir. Rauf ve Rahîm kelimelerinin her ikisi de mübalağa sıyğalarmdandır.

3. "Yüzünü çevir" Burada vech (yüz) zikredilmiş "zât" murat edilmiştir. Rabbinin zâtı bakîdir" âyetinde de durum böyle­dir. Bu sanata, edebiyatta mecâz-ı mürsel denilir. Zikr-i cüz, irâde-i kül kabilindendir. [427]



Faydalı Bilgiler


1. Buhârî'nin Sahih'inde rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kıyamet günü Nûh (a.s.) çağrılır. O da: "Ya Rabbi, emrine hazırım, buyur" der. Yüce Allah: "Dinimi tebliğ ettin mi?" diye sorar. Nûh (a.s) : "Evet" der. Ümmetine, "size tebliğ etti mi? diye sorulur. Onlar: "Bi­ze herhangi bir uyarıcı gelmedi" derler. Yüce Allah Nuh (a.s)'a: Tebliğ ettiğine dair şahidin var mı?" diye sorar. O da: "Muhammed ve ümmeti" diye cevap verir. Bunun üzerine Muhammed ve Ümmeti, Nûh (a.s).'in, Al­lah'ın dinini tebliğ ettiğine şahitlik ederler. "Sizin insanlara Şahitler ol­manız Rasul'un de size şahit olması için.." âyetinin mânâsı budur.[428]

2. "Allah sizin imanınızı yani namazınızı zayi edecek değildir" âyetinde Yüce Allah namaza "iman" ismini verdi. Çünkü iman ancak namazla kâmil olur. Aynı zamanda namaz niyet, söz ve amele şâmil olduğu için imanı da ihtiva etmektedir.

3. Kâ'be yerine Mescid-i Haram tabirinin kullanılması, bizzat Ka'-be'nin kendisine değil de, o tarafa yönelmenin vacip olduğuna işarettir. Çünkü uzaktan Kâ'be'nin kendisine yönelmekte, insanlar için büyük bir güçlük vardır. [429]



145. Yemin olsun kî sen Ehl-i kitaba her türlü âyeti getirsen yine de onlar senin kıblene dönmezler. Sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana gelen ilimden sonra eğer, onların arzularına uyacak olursan, işte o za­man sen zâlimlerden olursun.

146. Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlar­dan bir gurup, bile bile gerçeği gizler.

147. Gerçek olan, Rabbİnden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma!

148. Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey mü'minler) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Çünkü Allah her şeye kadirdir.

149. Nereden yola çikarsan çık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

150. Nereden yola çikarsan çık yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzü­nüzü o yana çevirin ki insanlar için aleyhinize bir hüccet bulunmasın. Ancak hiçbir hüccet kabul etmeyen inatçı zâlimler müstesna. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulaşınız.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah, Kıblenin Kudüs'teki Beyt-i Makdis'den Kâ'be-i Muazza-ma'ya çevrilmesi esnasında beyinsiz Yahudilerin ne söyleyeceklerini an­latıp Rasulüne, namaz kılarken Kâ'be-i Muazzama'ya dönmesini emrettik­ten sonra, bu âyetlerde de Ehl-i Kitab'ın, İslamı kabul etmelerinden ümit kestirecek dereceye varan inat ve kibirlerinden bahsetti. Ve buyurdu ki: "Çünkü onlar delil getirilerek giderilebilecek arızî bir şüpheden dolay: değil, inat ve kibirlerinden dolayı muhalefet ederek senin kıbleni kabul et mediler." Burada, Ehl-i Kitab'ın inkâr ve yalanlamalarına karşı Rasulullal (s.a.v.)'ı teselli vardır. [430]



Kelimelerin İzahı


Âyet, alâmet ve delil demektir.

Onların arzulan": Ehvâ, kelimesinin çoğuludur. Nefsin hevâsı, nefsin istediği ve arzu ettiği şey demektir,

"Şüpheye düşenler." İmtirâ, şüphe demektir. Bir şey hususun da şüpheye düşen kimse için denilir. Mira ve Mirye kelimt leri de bu köktendir. "İnkâr edenler hâlâ Kur'an hakkında şüplı içindedirler[431] mealindeki âyette de "mirye" kelimesi şüphe mânâsın kullanılmıştır.

"Viche" Ferrâ şöyle der: Vichet, cihet ve vecih aynı mânâyadı Burada vichet'ten maksat kıbledir.

"O, o tarafa yüzünü çevirir" demektir. Âyette "yüz" kelime zikredilmemiştir. Ferrâ: "Ona döner" diye terceme etmiştir.

"Koşun, acele edin" demektir.

Hayrat, hayre kelimesinin çoğulu olup salih ameller demektir. Onlardan korkmayın. Haşyet, korku demektir. [432]



Âyetlerin Tefsiri


145. Ey Muhammedi Vallahi sen Yahudi ve Hıristiyanlara, kıble hususunda doğru olduğuna dair bütün mucizeleri getirsen, yine de sana uymaz ve senin kıblene doğru na­maz kılmazlar. Allah seni onların kıblesinden çevirdikten sonra, artık sen de onların kıblesine dönecek değilsin. Bu ayet Ehl-i kitabın boş ümitlerini kesmek için indirilmiştir. Çünkü Yahudiler, Rasulullah (s.a.v.)'ı aldatmak için: "Eğer sen bizim kıblemize devam etseydin, senin beklemekte olduğumuz peygamber olacağını ümit ederdik" dediler. Onlar birbirlerinin kıblelerine de dönmezler. Yani Yahu­diler Hıristiyanların kıblesine dönmedikleri gibi, Hristiyanlar da Yahudile­rin kıblesine dönmezler. Çünkü, her iki grup da İsrailoğullanndan olmasına rağmen, aralarında şiddetli ihtilaf ve düşmanlık vardır. Farz edelim ki, sana vahy yoluyla apaçık deliller geldik­ten sonra sen, onların arzulan yönünde yürüdün ve onların isteklerine uy­dun. Hiç şüphesiz bu takdirde, en çirkin zulmü işleyen za­limlerden olursun.

Burada bu âyet, farazi ve takdirî bir mânâ ifade eder. Yoksa Rasulul­lah (s.a.v.) mücrim kâfirlerin arzularına uymaktan uzaktır. Bu ifade, hak yolda sebat etmeye teşvik kabilindendir. [433]



146. Kendilerine kitap ver­diğimiz Yahudi ve Hıristiyanlar, çocuklarını kesin olarak tanıdıkları gibi, Muhammed (s.a.v.)'i de yakinen tanırlar. Onların ileri gelen ve bilginlerinden bir grup bile bile hakkı gizlerler ve onu açıklamazlar. Peygamber (s.a.v)'in vasıfları, kitaplarında apaçık bir şekilde yazılı olduğu halde onları gizlerler. "Yanlarındaki Tevrat ve incil'de yazılı buldukları o elçiye o ümmi peygambere uyanlar (var ya)[434] mealindeki âyette bu husus anlatılmaktadır. Bile bile onun vasıflarını giz­lerler. [435]



147. Ey Muhammed! Kıble ve din ile ilgili olarak Allah sana ne vahyettiyse o haktır. Sakın şüpheye düşenlerden olma. Bu hitap peygamberedir, ancak maksat ümmetidir. [436]



148. Ümmetlerden herbirinin, yüzlerini döndüreceği bir kıblesi vardır. Ey Mü'minler! Hayır işlere koşmaya ve onlarda acele etmeye bakınız. Siz nerede olursanız olun; ister yeryüzünün en derin yerlerinde, isterse dağların

tepelerinde bulunun, Allah sizin hepinizi hesap için toplayacak ve doğru yolda gidenle yanlış yolda gideni birbirinden ayıracaktır. Bedenleriniz ve cisimleriniz parçalanıp dağılsa da, şüphesiz Allah si­zin bu parçalarınızı yeryüzünden toplayıp biraraya getirmeye kadirdir. [437]



149. Sefere nereden çıkarsan çık, namazda yüzünü Kâ'be tarafına çevir. Bilesin ki bu kıblenin çevrilmesi Rabbinden gelen bir haktır. Allah sizin yaptığınızdan gafil de değildir. Bu âyetin tefsiri daha önce geçti. Yüce Allah, kıble hususunda sefer ile hazar halinin hükmünün aynı olduğunu bildirmek için âyeti tekrarlamıştır. [438]



150. Ey Rasulüm! Nereden yola çıkarsan çık, namazda yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Nerede olursanız olunuz, namazda yüzünüzü o yana çevirin.

Bu âyetle, Kabe'yi Muazzama'ya dönmek üçüncü defa emredildi. Bu emrin tekrarlanmasında şu fayda vardır: Beyt-i Makdis'e dönmek, ilk nesh-edilen şer'î hükümdür. Şüpheyi gidermek, emrin muhtevasını gönüllere yerleştirmek ve tekit etmek için tekrara ihtiyaç duyulmuştur.

Allah kıble işini size öğretti ki, Yahudiler aleyhinize delil getirip de: "Dinimizi inkâr ediyor, kıblemize uyuyor" demesinler, sizin aleyhinize onların elinde bir hüccet bulunmasın. Veya Müşrikler: "Muhammed, İbrahim'in dinine uyduğunu iddia ediyor, faka: onun kıblesine uymuyor demesinler. Ancak insanlardan, Kâ'be'nin değiştirilmesi ile ilgili hiçbir sebep kabul et­meyen inatçı zâlimler müstesna. Onlara hüccet de getirseniz kabul etmez­ler. Onlardan da korkmayın, benden korkun, Size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulaşınız. Yani, kıblenizi Atanız İbrahim'in kıblesine çevirdik ki size olan nimetimizi tamamla­yalım ve size dünya ve âhiret saadetini nasip edelim. [439]



Edebî Sanatlar


1. "Kendilerine kitap verilenler" cümlesinde zamir yerine ism-i mevsul kullanılması, Ehl-i kitab'm, inatlarından dolayı son derece kötü bir durumda bulunduklarım açıklamak içindir.

2. "Sen onların arzularına uysan" Bu cümle, hakta sebatı sağlamak için yapılan teşvik ve tahrik kabilindendir.

3- "Sen onların kıblesine uymazsın" cümlesi, olumsuz ifadesinde: "Onlar senin kıblene uymazlar" cümlesin­den daha mübalağalıdır. Çünkü birincisi isim cümlesidir. Ayrıca olumsuz­luğu "U" harf-i çeri ile tekit edilmiştir. El-Futûhâtu'1-İlâhiyye Sahibi bunu böyle açıklamıştır.

4. "Kendi oğullarını bildikleri gibi" Bu cümle de mürsel mufassal bir teşbih vardır. Yani: "Ehl-i kitap, kendi soylarından ge­len çocuklarını nasıl tanıyorlarsa, Hz. Muhammed'i (a.s.)'da açık bir şekil­de Öyle tanırlar"

demektir. [440]



Faydalı Bilgiler


1. Rivayete göre Hz. Ömer (r.a.) Abdullah b. Selâm'a; "Sen çocuğunu tanıdığın gibi Muhammed'i tanıyor musun?" diye sordu. O da: "Daha iyi tanıyorum", dedi. Çünkü onun vasıflarını gökten güvenilir biri, yerdeki güvenilir birine getirdi. Ben onu tanıdım. Onun peygamber olduğunda her­hangi bir şüphem yoktur. Çocuğuma gelince annesinin durumunu bilmiyo­rum, belki de ihanet etmiş olabilir. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) Abdullah'ın başını Öptü.[441]

2. Âlimlerin tehdit edilmesi, diğerlerininkinden daha şiddetlidir. Bundan dolayı Yüce Allah "Bile bile" kaydı ile Ehl-i kitab'ı aşırı derecede kınamıştır. Çünkü bilmeyerek günah işleyen kimse, bilerek işleyen gibi değildir.

3. Kâ'be'ye yönelme emri üç defa tekrarlanmıştır. Kurtubî, bu tekrarın hikmetini şöyle anlatır: Birinci emir Mekkeliler için, ikinci emir diğer şehirlerde olanlar için, üçüncü emir de sefere çıkanlar içindir.[442]



151. Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran; size Kitab'ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Rasul gönderdik.

152. Öyle ise siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!

153. Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'­tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabreden­lerle beraberdir.

154. Allah yolunda öldürülenlere "Ölüler" deme­yin. Bilakis onlar dirilerdir, lâkin siz anlayamazsınız.

155. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallar­dan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma île dene­riz. Sabredenleri müjdele!

156. O sabredenler, kendilerine bir bela geldiği zaman "Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz" derler.

157. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet on­laradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Kur'an-ı Kerim, mü'minlerin ibret ve öğüt almaları için Yahudilerin birçok günahlarım saymıştır. İşte Yüce Allah, geçen âyetlerde de İsrâîl-oğullarından bahsetmiş, onların nankörlük ve küfürle karşılık verdikleri ni­metleri, surenin üçte birinden daha çok bölümünde geniş geniş anlatmıştır. Yahudilerle ilgili bu geniş açıklamadan sonra, sıra mü'minlere Allah'ın yüce nimetlerini ve onların dünya ve âhiret saadetlerini temin edecekleri hikmetli kanunlarını hatırlatmaya geldi. Dolay isiyle bu mübarek âyetler mü'minlere hitapla ve son peygamberi göndermek lütfunda bulunan Allah'ın yüce nimetlerini hatırlatmakla başladı. [443]



Kelimelerin İzahı


Kitap, Kur'an-ı Kerim'dir.

Hikmet, Peygamber (a.s.)'in sünnetidir.

"Beni anın" : Zikir aslında, zikredilen şey için kalbi uyar­maktır. Dille zikir, kalben zikrin alâmeti olduğu için ona da zikir den­miştir.

"Sizi mutlaka imtihan edeceğiz". Belânın aslı imtihandır. Bu kelime bazan hayırda bazan serde kullanılmıştır. "Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz[444] mealindeki âyette her iki mânâ­da kullanılmıştır.

Musibet, mü'minin canına, malına veya çocuğuna isabet edip ona eziyet veren her şeydir.

Salevât, aslında dua mânâsına olan salât kelimesinin çoğulu­dur. Allah'tan olursa rahmet; meleklerden olursa istiğfar mânâsına gelir. [445]



Âyetlerin Tefsiri


151. Bu âyet, daha önce geçen âyetiyle ilgilidir. Mânâsı şöyledir: Size nimetimi tamamladığım gibi, içinizden size bir de peygamber gönderdim. peygamber size Kur'an'ı okuyor, çirkin fiillerden ve şirkten sizi temizliyor, size yüce kitabın hükümlerini ve mübarek sünnet-i seniyyeyi, dünya ve din işlerinden bilmediğiniz daha birçok şeyi öğretiyor. [446]



152. İbadet ve itaatla beni hatırlayın ki, ben de mağfiret ve sevabla sizi hatırlayayım. Size verdiğim nimetime şükredin, isyan ve inkârla ona nankörlük etmeyin.

Rivayete göre Hz. Musa (a.s): Ey Rabbim! Sana nasıl şükredeyim? diye sordu. Rabbi ona: Beni hatırlarsın ve beni unutmazsın. Beni hatırladığında bana şükretmiş olursun, beni unuttuğunda da nimetlerime nankörlük etmiş olursun, dedi.[447]

Sonra Yüce Allah mü'min kullarına "Ey iman edenler" diye seslendi-ki, mü'minler, himmetlerini O'nun ilahî emirlerine sarılmaya yöneltsinler. Bu nida, bu mübarek sûrede gelen ikinci nidadır: [448]



153. Ey mü'minler! Dünya ve âhiret işlerinizde sabır ve namaz ile Allah'dan yardım isteyin. Çünkü sabır sayesinde her türlü iyiliğe kavuşursunuz. Namaz sayesinde de her türlü kötülükten sakınırsınız. Allah zafer, yardım, koruma ve des-teklemesiyle sabırlılarla beraberdir. [449]



154. Allah yolunda şehit olanlara ölüler demeyin. Bilakis onlar diriler olup Rablerinin katında rızıklandırılmaktadırlar. Fakat siz bunun farkına varamazsınız. Çünkü onlar bu hayattan daha yüce olan berzah hay atadadırlar. [450]



155. Andolsun ki biz sizi korku, açlık, mallarınızın bir kısmının telef olması, dost­larınızın bir kısmının ölmesi, meyve ve ekinlerinizin bir kısmının zayi ol­ması gibi muhtelif belalarla imtihan edeceğiz. ve musi­betlere sabredenleri naîm cennetleriyle müjdele. Sonra Yüce Allah, sabredenleri şöyle tarif etti: [451]



156. Sabredenler o kimselerdir ki, kendilerine bir sıkıntı, veya bir belâ veya hoşa gitmeyen bir şey geldiğinde: lil "Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz" derler. Yani bu davranışlarıyla Allah'a döneceklerini ifade eder, kendilerinin Allah'ın kul­ları olduklarını, Onun, dilediğini yapabileceğim kabul ederler. [452]



157. Yukanda anla­tılan vasıfları taşıyanlar var ya, işte Allah onları, övmüş, şereflendirmiş ve onlara merhamet etmiştir. Saadet yoluna erenler de onlardır. [453]



Edebî Sanatlar


1. "Gönderdik" ve "elci" kelimeleri arasında iştikak ci­nası vardır. Bu da edebî güzelliklerdendir.

2. "Size kitabı ve hikmeti öğretir" cümlesinden

sonra "Size bilmediklerinizi öğretir cümlesmır gelmesi, hususîden sonra umumînin zikri kabilinden olup kapsam ifade eder. Belagatta buna "İtnâb" denilir.

3. İfadesinde hazif sebebiyle icaz vardır. Takdiri: şeklindedir. Bu iki kelime arasında tibâk sanatı vardır.

4. Terkibinde şey'in kelimesinin nekre gelmesi, azlıkti Salavât ve Rahmet kelimelerindeki tenviri ifade eder. "Az bir şeyle" demektir.

5. Salavât ve Rahmet kelimelei azamet ifade eder. Rabb kelimesinin, müminlere ait bir zamire muzaf ola­rak gelmesi, onlara gösterilen ilginin çokluğunu ifade eder.

6. Burda kasr sanatı vardır. Bu, sıfatın mevsufa tahsisi kabilindendir. [454]



Faydalı Bilgiler


1. Rivayete göre Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Bana gelen her mu­sibette üç nimet buldum." Birincisi, bu musibet dinim hususunda değildi. İkincisi, olduğundan daha büyük değildi. Daha beteri olabilirdi. Üçüncüsü, Allah ona karşılık büyük bir mükâfat verecektir. Sonra şu âyeti okudu:

2. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; Kulun çocuğu öldüğünde Yüce Allah meleklere: "Kulumun çocuğunu mu öldürdünüz? der. Melekler: "Evet" derler. Yüce Allah : "Onun gönlünün meyvesini mi aldınız? der. Melekler: "Evet" derler. Yüce Allah: "Peki kulum ne dedi?" diye sorar. Melekler: "Sana hamd etti ve dedi" derler. Yüce Allah: "Öyleyse kuluma cennette bir ev yapın ve ona "Beytu'1-hamd" ismini verin" der.[455]



158. Şüphe yok ki; Safa ile Merve Allah'ın koy­duğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir.

159. İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanla­ra apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere, hem Allah, hem de bütün la'net ediciler, la'net eder.

160. Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeyi çokça kabul e-den ve çokça merhamet edenim.

161. İnkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların la1 neti onla­rın üzerinedir.

162. Onlar ebediyen la'net içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir, ne de onların yüzlerine bakılır.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah kendisinin zikir edilmesini ve verdiği nimetlere şükredilmesini emredip mü'minleri sabır ve namazdan faydalanmaya çağırdıktan sonra haccın önemini ve onun, dinin esaslarından olduğunu be -yan etti. Bundan sonra da ilmi yaymanın, onu gizlememenin gerektiğine dikkat çekti. Allah'ın indirdiği hüccetleri ve hidayete götüren vesileleri gizlemenin tehlikesini anlattı. Nitekim Yahudi ve Hıristiyanlar kitapların­daki bu hüccetleri gizlemişler, dolayısıyla la'net, gazap ve helake müstehak olmuşlardı. [456]



Kelimelerin İzahı


Şeâir, lügatte alâmet mânâsına gelen şeira kelimesinin çoğuludur. Şiar da bu köktendir. Bir kimse kurbanlık hayvanını tanımak için ona işaret koyduğunda denilir. Şeâir: Tavaf, sa'y, ezan ve benze­ri dinî işlerle Allah'a kulluk ettiğimiz her şeye denir.

Hacc, lügatte kastetmek demektir. Istılahta ise, tavaf ve sa'y gibi haccla ilgili ibadetleri eda etmek için Ka'be-i Muazzama'yı ziyaret et­mektir.

Umre yaptı demektir. Lügatte umre, ziyaret manasınadır. Daha sonra ibadet maksadıyla Beytullah'ı ziyaret için özel isim olmuştur.

Cünah, günaha meyletmek demektir. Başka bir görüşe göre de günahın kendisidir. Batıla meyletmekten ibaret olduğu için bu ismi almıştır. Bir kimse bir şeye meylettiği zaman denir. İbnu'1-Esir şöyle der: Nerede gelirse gelsin, bu kelime, günah ve meyil manasınadır. : Kitman, gizlemek ve Örtmek demektir. "Onlara mühlet verilir" demektir. [457]



Nuzûl Sebebi


Enes (r.a.)'e Safa ve Merve sorulduğunda şöyle cevap verdi: Biz iki­sini Câhiliye işlerinden sanıyorduk. İslam gelince, onlardan uzak durduk. Bunun üzerine âyeti indirildi.[458]



Âyetlerin Tefsiri


158. Safa ve Merve, Beyt-i Hârâm'a yakın iki tepenin adıdır. Bunlar Allah'ın dininin alâmetlerinden ve kulluğumuzu gösterme vesilelerindendir. Kim hacc veya umre mak­sadıyla Beytullah'ı ziyaret ederse Bu iki tepe ara­sında koşmasında bir günah ve vebal yoktur. Müşrikler bu iki tepe arasında koşuyor ve putlara el sürüyorlarsa, siz de âlemlerin Rabbi Allah için koşunuz ve müşriklere benzeme korkusuyla, o iki tepe arasında koşmayı bırakmayın. Kim farz olan haccını eda et­tikten sonra nafile olarak hacc ve umre yaparsa veya farz olsun, nafile ol­sun hayırlı bir iş yaparsa, şüphesiz Yüce Allah onun itaatini kabul eder ve onu en güzel şekilde mükâfatlandırır. Çünkü Allah, kullarının yaptığı bütün amelleri bilir. Güzel amel işleyenlerin mükâfatı O'nun katında zayi ol­maz. [459]



159. Kendilerine Tevrat'ta veya semavî kitaplarda açıkça bilgi verdikten sonra, Muhammed (s.a.v.)'in doğruluğunu göstermek üzere indirdiğimiz açık delil ve hüccetleri gizleyenler var ya, İşte bu çirkin amelleri yapanlar, âyet-i kerimede "yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye uyanlar..." denildiği halde peygamberin vasıflarını giz­leyenler, Tevrat'ın hükümlerini tahrif edenler var ya, işte Allah onları la­netler ve rahmetinden uzaklaştırır, melekler ve mü'mmler de onlara lanet eder. [460]



160. Ancak, yaptıklarına piş­man olanlar, âyetleri gizlemek suretiyle ifsad ettiklerini, gerçeği açıklayarak ıslâh edenler ve Allah'ın indirdiği hakikati insanlara anlatanlar müstesna. Allah bunların tevbelerini kabul eder ve bunlara rahmet eder. Ben kullarımın tevbesini çok çok kabul ederim. Rahmetim on­ları kuşatmıştır, işlemiş oldukları günahları bağışlarım. [461]



161. Allah'ı inkâr etmiş ve küfürde de­vam etmiş, nihayet bu hal üzere ölmüş olanlara gelince, İşte onları Allah, melekler ve yeryüzündekilerin tümü hatta kafirler lanetler. Zira kafirler de kıyamet günü birbirlerini lanetleyeceklerdir. [462]



162. "Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır, lafzında, zahir isim yerine zamir kullanılması, işin korkunçluğunu gösterir. Onların cehennemdeki azapları süreklidir, ne kesilir, ne de bir an hafifletilir. "Onların azabı hafifletilmeyecektir. Onlar azab içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.[463] Onlara mühlet de verilmez veya azaptan tehir edilmez. Bilakis, dünyadan ayrılır ayrılmaz azapları on­ları karşılar. [464]



Edebî Sanatlar


1. "Allah'ın alâmetlerinden" Burada hazif yoluyla icaz vardır, "Allah'ın dininin alâmetlerinden" demektir.

2. "İtaata sevap verir" demektir. Ebussuûd şöyle der: Allah kullarına bolca ihsan edeceğini bildirmek için, itaata karşı sevap verir ye­rine, "itaatini kabul eder" buyurdu. Şükrü zikretti, mecazın, onun karşılığı olan mükafatı kastetti.

3. "Allah onlara la'net eder". Bu cümlede, birinci şahıs za­mirinden üçüncü şahıs zamirine dönüş vardır. Zira bunun aslı "Onları la'netleriz" dir. Ancak cümlesinde Allah lafzının açıkça zikredil­mesi, kalbe korku ve heybet vermektedir.

4. "La'netçiler onlara lanet eder". Bu cümlede iştikak ci­nası vardır. Bu da edebî güzelliklerdendir.

5. Onlar la'nette veya cehennemde ebedî kalıcıdırlar. Bura­da işin korkunçluğunu ve şiddetini ifade etmek için cehennem ismi yerine zamir -kullanılmıştır.

6. "Onlara mühlet verilmez". Olumsuzluğun sürekliliğini ve devamını ifade etmek için isim cümlesi tercih edilmiştir. [465]



Faydalı Bilgiler


1. Safa tepesinde İsaf, Merve tepesinde ise Naile denilen bir put bu­lunuyordu. Müşrikler bu iki tepe arasında sa'y ettiklerinde, bu putlara sürünüyorlardı. Müslümanlar, Câhilliye ehline benzemekten korktukları için, bu iki tepe arasında sa'y etmeyi günah saydılar.Bunun üzerine bu âyet indi. Safa ile Merve'nin Allah'ın dininin alâmetlerinden olduğunu ve bu iki tepe arasında sa'yetmede, müslümanlar üzerine bir günah olmadığını açıkladı. Zira müslümanlar putlar için değil, Allah için sa'y ediyorlardı.

2. Şükrün mânâsı, nimet ve ihsana, bunları vereni överek ve tanıyarak karşılık vermektir. Allah hakkında bu mânâ muhaldir. Zira hiç kimsenin O'na bir iyilik ve yardımı yoktur ki, Allah bunlara karşılık ona şükretsin. Bundan dolayı âlimler buradaki şükrün mânâsını sevap ve mükâfat vermek­le yorumlamışlardır. Yani: Yüce Allah ona sevap verir, amel edenlerin mükâfatını zayi etmez. Kanaatimce doğru olan, Selefin "Allah'ın sıfatları­nı, âyet ve hadiste geldiği gibi kabul etme" görüşüdür. Buna göre, Allah'ın şükrü, O'nun azamet ve kemâline lâyık bir şükürdür. [466]



163. İlahınız bir tek Allah'tır. Ondan başka ilâh yoktur. O, Rahmandır, Rahimdir.

164. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insan­lara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah'ın indirip de kurumuş toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yay­masında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir top­luluk için bir çok deliller vardır.

165. İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Al­lah'a eş tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi se­verler. İman edenler ise Allah'ı daha çok severler. Keşke zâlimler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.

166. O zaman kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşmışlar, azabı gör­müşler ve nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalan­mıştır.

167. (Kötüklere) uyanlar şöyle diyecekler: “”Ah keşke dünyaya bir daha geri gitmemeiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de on­lardan uzaklaşsaydık!" Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah daha önce, âyetlerini inkâr eden kâfirlerin durumunu ve onlara âhirette terettüp edecek azap ve cezayı anlattıktan sonra burada da kudret ve birliğini gösteren delilleri zikretti ve hikmet sahibi yaratıcının varlığını gösteren deliller getirdi: Bu âyetlere önce ulvî, sonra suflî âlemi zikrederek başladı. Sonra sırasıyla gece ve gündüzün ard arda gelişini, de­nizlerin dalgalarını yararak giden gemileri, ekinlere ve nefislere hayat ve­ren yağmurları, yeryüzüne yayılmış acayip hayvan türlerini, rüzgarları, in­sanların fâidesi için emre âmâde kılınmış bulutları zikretti. Bütün bunların sonunda Allah'ın sanatının ve yaratıkların güzelliklerini düşünmeyi ve bu konularda akıllarını kullanmalarını insanlara emretti ki, aklını kullanan, eserlerine bakarak bunları yaratanın varlığına, sanata bakarak, hikmetle ya­ratanın büyüklüğüne delil getirsin. [467]



Kelimelerin İzahı


"İlâhınız". İlâh, hak veya batıl ma'bud demektir. Buradaki maksat hak olan ma'buddur ki, o da âlemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Fülk. büyük gemi demektir. Tekil ve çoğul için kullanılır.

Besse; yaydı, dağıttı demektir. "Yayılmış pervaneleri gibi" mea­lindeki[468] âyette bu mânâda kullanılmıştır.

Dâbbe, lügatte: Yeryüzünde yürüyen her türlü insan ve hayvan demektir. "Yavaş yavaş yürümek" mânâsında olan "debîb" kelimesinden alınmıştır. Ancak örfte, sadece hayvanlar için kullanılır. "Allah her hay­vanı sudan yarattı, işte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde, kimi dört ayağı üstünde'yürür.[469] meak'ndeki âyet1 de bu kelimenin lügat mânâsını açıklar. Dâbbe lafzı hem sürüngenleri, hem insan­ları, hem de hayvanları kapsar.

"Rüzgarların çeşitli yönlere çevirmesi". Riyâh, rîh keli­mesinin çoğuludur. Rîh de, hava esintisi demektir. Onun tasrifi, onu çeşitli yönlere çevirmek ve bir hâlden diğer hâle nakletmektir. Buna göre, rüzgar bazen sıcak, bazan soğuk; bazan şiddetli; bazanda hafif eser. Bitkileri bazan aşılar, bazan da kısır bırakır.

Kolaylaştırma ve zelil kılma mânâsına gelen teshir mas­tarından olup, emre hazır kılınmış demektir.

Denk ve mümasil mânâsına gelen nidd kelimesinin çoğuludur. Buradaki mânâsı "putlar" demektir.

Aslında "ip" mânâsına gelen sebep kelimesinin çoğuludur. Bu­radaki mânâsı insanlar arasında mevcut olan soy veya dostluk gibi bağ­lardır.

Kerre, önceki hale dönmek, avdet etmek demektir.

Haserât, hasret kelimesinin çoğuludur. Hasret ise, elde etme imkânı varken elden kaçırılan şeye şiddetli pişmanlık duymak ve üzül­mektir. Âyet-i Kerimede de bu mânâda kullanılmıştır: "Kişinin "Allah'a -karşı aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun" diyeceği günden sa­kının[470]



Nüzul Sebebi


Ata b. Ebi Rabah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Medine'de "Sizin ilâhınız tek ilâhtır" âyeti nazil olunca Mekke'deki Kureyş Kâfirleri: Bir ilâh bu insanlara nasıl yetecek?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah âyetini indirdi.[471]



Âyetlerin Tefsiri


163. Sizin, ibadet edilmeye müstehak olan ilâhınız bir tek ilâhdır. O'nun ne zatında, ne sıfatlarında ne de fiillerinde bir benzeri vardır. O'ndan başka ibadete lâyık bir ilâh yoktur. O, Rahman ve Rahimdir. Nimetlerin sahibi, lütufların kaynağı O'dur. [472]



164. Sanatın inceliklerini ve kudretin delillerini gösteren göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sağlam bir nizam içinde birbirlerini takip etmesinde, gecelerin uzayıp gündüzlerin kısalmasında, gündüzlerin uzayıp gecelerin kısal­masında Allah'ın kudretini gösteren deliller vardır, İnsanların ihtiyacı olan ticaret veya diğer eşyalardan meydana gelen ağır yükler yüklenmiş olarak denizde yüzen büyük gemilerde, Allah'ın buluttan, ülkelerin ve kul­ların hayat sebebi olan yağmuru indirerek bununla kurumuş ve çatlamış, bitkisiz ve meyvesiz bir hale gelmiş olan yeryüzünde ekinleri ve ağaçları, canlandırmasında, yeryüzünde hacimleri, şekilleri, renk­leri ve sesleri farklı birçok hayvan türlerini yaratıp yaymasında, rüzgarların esişini güneyden kuzeye, kuzeyden güneye çevirmesinde, sıcak ve soğuk, hafif ve şiddetli hallere sokmasında, Gök ve yer arasında Allah'ın kudretiyle emrine hazır hale getiril­miş bol su yüklenip yeryüzüne damlalar halinde yağdıracak şekilde Alla­h'ın istediği yere doğru giden bulutlarda, Kavrayacak aklı, idrak edecek ve bu işlerin kadir ve hikmet sahibi bir ilahın sanatı olduğunu düşünebilecek basireti olan bir topluluk için, Allah'ın üstün gücünü, engin hikmetini ve geniş rahmetini gösteren somuz deliller ve hüccetler vardır. Ka'bu'l-Ahbar şöyle der: "Bulutlar yağmurların kalburlarıdır. Bulutlar ol­masa, yağmur düştüğü yeri harap eder.[473]

Yüce Allah bundan sonra, kendisinden başka şeylere tapan müşrikle­rin kötü sonlarını haber vererek şöyle buyurur: [474]



165. İnsanlardan bazılarının cehaleti o dereceye varmıştır ki, reislerini ve putları Allah'a ortak koşmuşlardır. O putları, mü'minlerin Allah'ı sevdikleri gibi sever, onlara hürmet gösterir ve boyun eğerler. Mü'minlere ge­lince, onların Allah'ı sevmeleri, müşriklerin putları sevmelerinden daha fazladır. Eğer zâlimler, kıya­met gününde kendileri için hazırlanmış olan azabı gördüklerinde, bütün gücün tek Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının şiddetli elem verici olduğunu bilselerdi, başlarına, anlatılamayacak dere­cede korkunç ve şiddetli bir azabın geleceğini anlarlardı. [475]



166. O za­man, azabı görürler, aralarındaki bağlar kopar, sevgi yok olur. Kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar. [476]



167. Uyanlar: "Ah! Keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı, şimdi onların biz­den uzaklaştıkları gibi bizde onlardan uzaklaşsaydık" derler. Yani, kötülükte önderlere uyanlar dünyaya bir daha geri dönmeyi isterler ki, orada kendilerini doğru yoldan saptırıp da şimdi bu şiddetli günde kendilerinden uzak duran bu Önderlerden uzaklaşsınlar. Yüce Allah, onlara azabının şiddetini göstereceği gibi, onların çirkin amel­lerini ve bunların neticesi olan şiddetli nedametleri ve cehennem kıvılcımları gibi zaman zaman onların kalplerini yakan pişmanlıkları da gösterecektir. Onlar artık ateşten çıkacak değillerdir. Yani onlar için ateşten çıkacak bir yol yoktur. Bilakis onlar ebedî bir azap ve bedbahtlık içinde kalacaklardır. [477]



Edebî Sanatlar


1. "Sizin ilâhınız bir ilâhtır." Bu cümlede, Allah'ı inkâr eden, inkâr etmeyen kimse mevkiine konulduğu için, haber te'kitsiz gel­miştir. Zira onların önünde güçlü ve kesin delillerden Öyleleri vardır ki, eğer onlar düşünseler, Allah'ın birliğine tam manâsıyla kanaat getirecek­lerdir.

2. "Âyetler." Âyet kelimesi, azamet ifade etmek için nekre getirilmiştir. Yani, "Bu sayılanlarda Allah'ın üstün gücünü ve engin hik­metini gösteren oüyük deliller vardır." demektir.

3. "Allah sevgisi gibi." Bu terkipte mürsel ve mücmel teş­bih vardır. Çünkü teşbih edatı zikredilmiş, vech-i şebeh hafzedilmiştir.

4. "Allah'ı daha çok seven". Eşcddü kelimesini açıkça kullanarak, mukayese yapmak; şeklinde mukayese yapmaktan daha mübalağalıdır. Yüce Allah: "Artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katı" mealindeki âyette de: kasveti (katılığı) mukayese ederken demek uy­gun düştüğü halde daha aşırılık ifade etmesi için buyurmuştur.

5. "Zulmedenler görse" cümlesinde, şeklin­deki zamir yerine zahir isim gelmiştir. Bu, dinleyicinin zihninde olayı canlandırmak, tasvir etmek ve şiddetli azabın sebebi olan korkunç zulmü tescil içindir.

6. "Azabı gördüler "Sebebler kesildi." âyetlerinin sonunda seci' vardır. Buna Arap edebiyatında tersîl denilir.

7. "Onlar ateşten çıkamazlar." Burada, azabın sürekli ve ebedî oluşunu ifade etmek için isim cümlesi getirilmiştir., [478]



Faydalı Bilgiler


1. Yüce Allah, eserlerinden ibret alınmasına dikkat çekmek ve bir­liğine delil getirmek üzere bu âyetlerde yaratıklarından harikulade sekiz türünü açıkladı: Birincisi; Göklerin ve onda bulunan ay, güneş ve yıldız­ların yaratılışı. İkincisi; Yerküresi ve orada bulunan dağlar, denizler, ağaçlar, nehirler, madenler ve cevherler. Üçüncüsü; Gece ve gündüzün uzayıp kısalarak birbirini takip etmesi ve havanın aydınlanıp kararması. Dördüncüsü; Sabit dağlar gibi büyük gemilerin, ağır yük ve insanlarla dolu olarak rüzgar vasıtasıyla denizde yürümesi ve ileri geri gidip gelmesi Beşincisi; Allah'ın, yeryüzündeki bitki ve diğer canlılardan oluşan yarlıklar için hayat sebebi kıldığı yağmur ve yağmurun zaman zaman belli miktarlarda indirilmesi. Altıncısı; Yeryüzüne dağıtmış olduğu renkleri, şekilleri ve suretleri farklı insan ve hayvanları. Yedincisi; Rüzgarların esişini iste­diği yöne çevirmesi. Hava, latif bir cisimdir. Buna rağmen o derecede kuv­vetlidir ki kayaları ve ağaçları kökünden söker ve büyük binaları yıkar. Bu­nunla birlikte o, varlıkların hayat unsurudur. Hava akımı bir an durduru­lacak olsa ruh sahibi her varlık ölür ve yeryüzünde bulunan herşey kokar. Sekizincisi; İçinde büyük miktarda sıi taşıyan, yağdığında büyük vadilerden seller akıtan bulutlar. İşte bu bulutlar, tutunacakları bir bağ ve dayanacak­ları bir direk olmaksızın yerle gök arasında durmaktadır. Bir ve her şeye galip olan Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim.

2. Riyâh lafzı Kur'an-ı Kerim'de hem tekil hem de çoğul olarak kul­lanılmıştır. Rahmet için kullanıldığında çoğul, azap için kullanıldığında ise tekil gelmiştir. Rahmet için geldiğine misal: "(Hayat ve bereket) müj­decileri olarak rüzgarları göndermesi de Allah'ın alâmetlerindendir...[479] "Rüzgarları, rahmetinin önünde, müjde olarak gönderen odur...[480] Azap hakkında tekil geldiğine misâl:"Âd kavmi ise uğultulu, azgın bir rüzgar ile helak edildiler[481] "Âd kavminde ibretler vardır. Onlara kasıp kavuran rüzgarı göndermiştik.[482]

Rüzgar estiği zaman Rasulullah (s.a.v.) Allahım onu bizim için hayırlara vesile olacak rüzgarlar kıl, musibet geti­ren rüzgar kılma, diye dua ederek bu kelimeyi rahmet hakkında çoğul, mu­sibet hakkında ise tekil olarak kullanmıştır. [483]



168. Ey İnsanlar! Yeryüzünde bulunanların helal ve temizlerinden yeyiniz. Şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

169. O size kötü ve çirkin şeyleri yapmanızı ve Allah hakkında bilmediklerinizi söylemenizi emreder.

170. Onlara "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bul­duğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları bir şey anla­mamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?

171. Kâfirlerin hali, bağırıp çağırma dışında bir şey anlamayan hayvanlara bağıran çobanın haline benziyor. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir, düşünmezler.

172. Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız; O'na şükredin.

173. Allah size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah, çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.

174. Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yeyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır.

175. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onîar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar.

176. O azabın sebebi, Allah'ın kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. Farklı yorum yapıp kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüş­lerdir.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah, önceki âyetlerde tevhidi ve delillerini zikredip takva sa­hibi mü'minler için verilecek mükâfat ile âsî kâfirlerin çarptırılacakları azabı açıkladıktan sonra bu âyetlerde de küfrün, nimetin kesilmesine tesir etmediğini göstermek için hem mü'mine hem de kâfire verdiği nimetleri açıkladı. Çünkü Yüce Allah, âlemlerin Rabbidir. O'nun ihsanı iyi, kötü; mü'min, kâfir ayırımı olmaksızın bütün insanlığı içine alır. Daha sonra Yüce Allah, mü'minleri, nimeti verene şükretmeye, Allah'ın mubah kıldığı temiz nimetlerden yemeğe ve haram kıldığı pis şeylerden de kaçınmaya çağırdı. [484]



Kelimelerin İzahı


Hutuvât, hutva kelimesinin çoğuludur. Hutva aslında yürürken iki ayak arasındaki bir adımlık mesafeye denir. İzlerin takibinde mecaz olarak kullanılır.

insanı üzen kötü şey demektir. Söz fiil ve itikad olacak işlenen günaha denilir. Çünkü günah, işleyeni ya hemen veya âhirette üzecektir. Fahşâ, büyük ve çirkin günah demektir. Fahşâ günahların en büyüğüdür.

Luiil : Bulduk demektir. "Kapının önünde O'nun efendisini buldular.."[485] ve "Çünkü onlar atalarım dalâlette buldular.[486]

Haykınp çağırıyor demektir. Çoban davara bağırıp onu sevk ve idare ettiğinde denir. Şâir Ahtal bu kelimeyi şöyle kul­lanmıştır:

Ey Cerir! Sen koyunlarına seslen. Çünkü sen yalmz kaldığında nefsin sana sadece sapıklık temenni ettirir.

İhlal, sesi yükseltmek demektir. İhrama giren kimse telbiye ya­parak sesini yükselttiğinde denir. Doğduğu zaman çocuğun ağlamasına da denir. Müşrikler, hayvan kestiklerinde yüksek sesle Lât ve Uzza'nm adım anarlardı. Buna da ihlal denirdi.

Mecbur kaldı, yani zaruret onu haramlardan yemeye zorladı de­mektir.

Bağı, bağy kökünden; adi ise udvan kökünden gelmekte

olup her ikisi de zulüm ve haddi tecavüz etmek manasınadır.

"Onları temizlemez" temizlemek mânâsına gelen tezkiye mastarındandır. Allah onları temize çıkarmaz demektir.

Şikâk, ihtilâf ve düşmanlık demektir. [487]



Âyetlerin Tefsiri


168. Bu hitap bütün insanlığa şâmildir. Yani Ey İnsanlar! Allah'ın, sizin için helâl kıldığı bizatihi temiz, akla ve bedene zarar vermeyen nzıklardan yeyiniz. Şeytanın süsleyip size güzel gösterdiği fuhuş ve günahlardan onun izlerine uyup ardından gitmeyiniz. Çünkü o sizin için büyük bir düşmandır. Onun düşmanlığı akıllı kimselere kapalı kalmayacak kadar açıktır. [488]



169. Şeytan size hayırlı bir şeyi emretmez. O size ancak günahları, kötü şeyleri son derecede çirkin ve rezil şeyleri em­reder, Ve Allah hakkında bilmediklerinizi söyle­menizi emreder. Yani Allah'ın size helâl kıldıklarını haram, haram kıldıklarını da helâl sayarak kendiliğinizden helâl ve haram kılıcı hükümler koy­mak suretiyle Allah'a iftira etmenizi emreder. [489]



170. Müşriklere Allah'ın peygambere indirdi­ği vahye ve Kur'an'a tabi olun, cehalet ve sapıklığı bırakın denildiğinde on­lar: Bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" derler.

Yüce Allah onlara cevaben buyurur ki: babalan beyinsiz ve aptal iseler, onları kötülükten koruyacak akılları ve onların yolunu aydınlatacak basiretleri yoksa yinede onlara mı uyacak­lar? Buradaki soru inkâr, kınama ve onların körü körüne babalarını taklid etme durumlarına karşı hayret ifade eder.

Sonra Yüce Allah kafirler için son derecede açık ve vazıh misal ge­tirerek şöyle buyurur: [490]



171. Kur'an'dan ve onun parlak delillerinden faydalanamayan kâfirlerin ve onları hidayete ça­ğıran kimsenin durumu, davara bağırıp onu sevk eden çobanın durumuna ve çobanın söz ve maksadından bir şey anlamaksızın sadece onun ses ve çağrısını işiten davarın durumuna benzer.

İşte bu kâfirler, mer'âdaki hayvan sürüleri gibidir ki senin, kendilerini çağırdığın şeyi anlayıp idrâk etmezler. Kur'an'ı işitirler fakat ona karşı ku­laklarını tıkarlar. "Gerçekten onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar daha da yoldan sapmışlardır.[491] Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurur: Onlar sağırdırlar hakkı dinlemezler, dilsizdirler hakkı söyle­mezler, kördürler onu göremezler. Kendilerine söyleneni anlamazlar. Çün­kü onlar sapıklıkta hayvanlar gibidirler, akılları ermez. Bu misalin creti -Allah daha iyi bilir şöyledir: Kâfir olanların hali, mânâsını anlamaksı­zın , çobanın sözünü işiten hayvanların haline benzer. İbn Abbas'm sözünün Özeti budur. [492]



172. Yüce Allah bu âyette mü'minlere hitap etti. Çünkü Rabbani tevcihlerden faydalananlar onlardır. Mânâ şöyledir: Ey Mü'minler! Allah'ın size rızık olarak verdiği helâl, te­miz ve lezzetli olan şeylerden yiyiniz. Eğer siz sadece Allah'a ibadet ediyor, ondan başkasına, tapmıyorsanız size verdiği sayılamayacak kadar nimetlerine karşı Allah'a şükrediniz. [493]



173. Allah size ancak ölü (leş), kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanlar gibi domuz pis şeyleri haram kıldı. "Burada Allah'tan başkası, adına kesilenden maksat Alladın adı değil Lât ve Uzza gibi putların adı zikredilerek kesilen hay­vanlardır."

Kim haram olan şeylerden yemeğe mec­ k şartıyla bir Kim haram olan bur kalırsa, fesada gitmemek ve ihtiyaç miktarını aşmamak şartıyla bir miktar yemesinde bir günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çok­ça bağışlayan, merhamet edendir. O günahları bağışlar kullarına merhamet eder, haram olan şeyleri zaruret anında mubah kılması, onun rahmetindendir. [494]



174. Allah'ın indirdiği kitapta yani Tevratta Peygamber (s.a.v.)'in zikredilen vasıflarını gizleyip onu dünya malından az bir karşılıkla değiştiren Yahudiler var ya işte onlar, başka birşey değil, kıyamet gününde karınlarında alevlenecek ateş yerler. Çünkü bu haram malı yemek onları ötürecektir Kıyamet gününde Allah ateşe götürecektir. mü'minlerle konuştuğu gibi onlarla hoşnut bir şekilde konuşmayacak, bila­kis kızgın bir şekilde konuşacaktır. Nitekim âyet-i kerimede "Orada alçaldıkça alçalm! Benimle konuşmayın artık[495] buyurulmuştur. Allah onları günah kirinden de temizlemez. Onlar için elem verici bir azap vardır. O da cehennem azabıdır.

İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Yahudilerin ileri gelenleri Pey­gamber (s.a.v.)'in evsafını gizledikleri zaman bu âyet onlar hakkında nazil olmuştur. [496]



175. İşte onlar hidayeti dalâletle, imanı küfürle, mağfireti azapla ve cenneti cehennemle değiştirenlerdir. Cehennem ateşine karşı ne kadar da sabırlılar! Bu âyet kâfirlerin çeşitli günahlar işlemeye gösterdikleri cürete karşı mü'minleri hayrete düşürür. Sonra Yüce Allah bu ibret verici azabın sebebim şöyle açıklar: [497]



176. Bu elem verici azabın sebebi şudur: Yüce Allah hakkı açıklamak üzere kitabı Tevrat'ı indirdi de Yahudiler hakki gizlediler ve Tevrat'taki âyetleri tahrif ettiler. Kitabın yorumu ve tahrifinde ihtilafa düşenler elbette haktan ve doğrudan uzak şiddetli azabı gerektiren derin bir anlaşmazlığa.düşmüşlerdir. [498]



Nuzûl Sebebi


İbn. Abbas'dan rivayet edildiğine göre bu âyetler Kâ'b b.Eşref, Malik b. Sayf ve Huvey b. Ahtap gibi Yahudi ileri gelenleri hakkında inmiştir. "Bunlar kendilerine tabi olanlardan hediyeler alarak menfaat sağlıyorlardı Rasulullah (s.a.v.) gönderilince bu menfaatlerinin kesilmesinden korktula ve Hz. Muhammed (s.a.v.) ve şeriatıyla ilgili emirleri gizlediler; Bunun üzerine.... âyeti indi.[499]



Edebi Sanatlar


1. "Şeytanın izleri" terkibi şeytana uyma ve onun izle­rine tabi olmaktan istiaredir. Telhîsu'l-beyân yazarı şöyle der: Bu ifade şeytanın emirlerine itaatten ve birşey yapmaya davet ettiği sözünü kabul etmekten sakındırma konusunda en beliğ ifadedir.[500]

2. Özel bir ifadenin genel olana atfı kabilindendir. Çün­kü kötülük mânâsına olan kelimesi bütün günahları kapsar. Fahşâ ise günahların en çirkinidir.

3. "İnkâr edenlerin durumu" bu cümlede mürsel ve mücmel teşbih vardır. Edat zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hafze-dildiği içinde mücmeldir. Kâfirler, çağıranın sesini işitip sözün mânâsını ve maksadını anlamayan hayvanlara benzetilmiştir.

4. "Sağırlar, dilsizler, körler." Burada, teşbih (benzetme) edatı veya benzetme yönü gizlendiği için, teşbih-i beliğ vardır. Yani onlar hakkı işitmede sağırlar gibi Kur'anm nurundan faydalanmada da körler ve dilsizler gibidirler.

5. "Karınlarında sadece ateş yerler" bu cümle ileride olacağı nazar-ı itibara alınarak mecazi mürsel olur. Yani onlar an­cak kendilerini cehenneme götürecek haram mal yerler demektir.

terkibi ise onların hallerinin çirkinliğini ve adîliğini ifade eder ve onları cehennemin kızgın taşlarım yiyen kimseler olarak vasıflandırır. Bu da en korkunç bir işitme ve en şiddetli elem veren şeydir

6. Bu istiaredir. Maksat "iman'ı küfürle değiştirdiler" demektir. Bu istiarenin izahı sûrenin baş taraflarında geçmiş­tir. [501]



Faydalı Bilgiler


1. İbn-Abbas şöyle der: Peygamber (s.a.v) yanında âyeti okundu. Sa'd b.Ebi Vakkas: "Ya Rasulullah! Allah'a dua et de beni, duası kabul olanlardan eylesin" dedi. Rasulullah buyurdu ki Ey Sa'd! Güzel şeyler ye ki, duası kabul olanlardan olasın. Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a and olsun ki karnına haram lokma sokan kişinin kırk gün duası kabul olunmaz. Her kim ki, haram ve faizle beslen­mişse ona ateş daha lâyıktır.[502]

2. Selefden bazıları şöyle der: Allah'a karşı işlenen her günah ve masiyetlerle ilgili adanan her adak şeytanın izlerine uymaktır. Şa'bî şöyle der: Bir adam oğlunu kurban kesmeyi adadı, Mesrûk ona bir koç kesmesi için fetva verdi ve böyle bir adak, şeytanın izlerindendir, dedi.[503]

3. İbnu'l-Kayyim E'lâmu'l-Muvakkiîn adlı kitabında "Kâfirlerin hali bağırıp çağırma dışında birşey duymadan haykıran kimsenin hâline benzer" mealindeki âyetini şöyle açıklar: Bu teşbihi teşbih-i mürekkep de yapabili­riz, teşbih-i mufarrak da. Eğer teşbih-i mürekkep kabul edersek, anlamama­ları ve faydalanmamaları hususunda kâfirleri koyun sürüsüne benzetmiş ol-uruzki çoban onlara bağırır çağırır fakat onlar çobanın sözlerinden, sadece haykırıp çağırmaktan ibaret olan mücerred bir ses olarak işitir. Ondan birşey anlamazlar. Eğer bu teşbihi teşbih-i mufarrak kabul edersek, bu tak­dirde kâfirler, hayvanlar yerinde kabul edilir. Onları hidayete ve doğru yola çağıran kimse de bağırıp çağıran çobana, hidayete çağrılmaları ise mânâsı anlaşılmayan haykırma ve çağrıya benzetilir. Onların mücerred haykırma ve çağırmayı anlamaları ise hayvanların sadece çobanın sesini işitmeleri gibidir. Allah daha iyisini bilir. [504]



177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygam­berlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan har­car, namaz kılar, zekat verir. Andlaşnıa yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş za­manlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!

178. Ev iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi tarafından bir miktar bağışlanırsa, artık sonunda iyiye yönelmesi, öldürülenin velisine güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bun­dan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.

179. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat , vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.

180. Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur.

181. Her kim bunu işittikten ve kabullendikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu değiştirenlere­dir. Şüphesiz Allah işitir ve bilir.

182. Her kim, vasiyet edenin haksızlığa yahut günaha meyletmesinden endişe eder de (alâkalıların) aralarını bulursa kendisine günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, hem de merhemet edendir.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Buradan itibaren bu mübarek sûrenin yaklaşık olarak İkinci yansı başlamaktadır, Sûrenin geçen yansı dinin esasları ve İsrailoğullarmm çirkinlikleriyle ilgiliydi. Bu yarısı ise genellikle dinî-hukukî hükümlerle İl­gilidir. Bu âyetlerin öncekilerle ilgisi şöyledir: Yüce Allah geçen âyetlerde Ehl-i kitabın dinleri hususunda büyük bir ihtilafa düştüklerini bu yüzdende asla anlaşamadıklarını açıkladı. Bu anlaşmazlıklardan biri de kıble meselesidir. Çünkü Ehli kitap bu konuya çok eğildi ve müslüman-iarın Kâ'be'ye yönelerek namaz kılmalarını kabul etmediler. Yahudi ve Hristiyan gruplardan herbiri hidayetin kendi kıblelerine yönelmekte olduğunu iddia ediyorlardı. Yüce Allah bu âyetlerde bunların iddiaların reddederek gerçek ibadetin ve iyi amelin insanın doğuya veya batiye yönelmesinde değil, sadık ve derin bir imanla Allah'a itaat ve onun emirle rine sarılmakta olduğunu açıkladı. [505]



Kelimelerin İzahı


Bir, iyilik mânâsına olup bütün itaat ve hayırlı amelleri kapsa yan bir isimdir.

Aslında boyun mânâsına olan Rakabe kelimesinin çoğuludur. Ayn (göz) kelimesi casus yerinde kullanıldığı gibi bu kelimede beden ye­rinde kullanılır. Âyetteki maksat, esirler ve köleler demektir.

Be'sâ fakirlik demektir.

Darra', hastalık ve ağrı manasınadır.

Be's lügatte şiddet mânâsına olup burada savaş manasınadır.

Farz kılındı manasınadır.

Kısas, izi takip etme mânâsına gelen kas kelimesinden türemiştir. Buradaki mânâsı öldürme veya yaralamalarda misliyle ceza­landırmaktır. " Annesi Musa'nın ablasına onun izini takip et dedi[506] mea­lindeki âyette de izlemek mânâsında kullanılmaktadır,

Katıl kelimesinin çoğuludur. "Öldürülenler" demektir. Müzek -ker ve müennes için kullanılır. Öldürülmüş adam" denildiği gibi "öldürülmüş kadın" da denir.

Elbab, Lübb'ün çoğulu olup akıllar demektir. Hurma ağacının Özü ve halisi mânâsına olan den alınmıştır.

İsm, günah demektir.

Cenef, hata ederek haktan ayrılmak demektir. [507]



Nüzul Sebebi


Katade'den şöyle rivayet edilmiştir: Câhiliye devri insanlarında zu­lüm ve şeytana itaat hüküm sürüyordu. Onlardan, güçlü olan bir kabilenin kölesini başka bir kabilenin kölesi öldürdüğünde, "buna karşılık kesinlikle hür bir adamdan başkasını öldürmeyi kabul etmeyiz" derlerdi. Diğer kabile­lerden bir kadın bunlardan bir kadını Öldürdüğünde de "bunun yerine bir er­kekten başkasını öldürmeyi kabul etmeyiz" derlerdi. Yüce Allah, bu hak­sızlığı ortadan kaldırmak için "Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürü­lür" mealindeki âyeti indirdi.[508]



Âyetlerin Tefsiri


177. Hayırlı iş ve amel-i salih, sadece insanın namaz kılarken doğuya vaye batıya yönelmesinde değildir. Lâkin gerçek hayır Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere inananların imanıdır, ve kişinin sevdiği malından yakın­larına vermesidir. Çünkü onlar yardıma daha layıktır. Yine babalarını yitirmiş yetimlere, malı olmayan yoksullara, malından mülkünden uzakta kalmış ihtiyaç içindeki yolculara ihtiyaçlarını gidermek için yardım isteyen dilencilere yardım etmesi, fidyelerini vererek köle ve esirleri hürriyetine kavuşturması dır. Yine iyilik kişinin, İslamın en mühim esaslarından olan namazı dosdoğru kılması ve zekatı vermesidir. Söz verdiklerinde sözlerini yerine getirip vaadlerin-den dönmeyenlerin davranışı ile, fakirlik, hastalık ve savaş zamanlarında şiddet ve sıkıntılara ve Allah yolunda savaşa katlananların sabrıdır. Bunlar övgüye lâyık kimselerdir. İşte bu vasıfları taşıyanlar gerçekten iman edenler ve takvada kemâle erenlerdir. Bu âyette iyiler Övülmekte, ulaşacakları huzur ve güzel hayırlara işaret edilmektedir. [509]



178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Yani zulüm ve düşmanlık etmeksizin eşit bir şekilde muamele ederek maktulün katiline kısas uygulamanız farz kılındı. Ancak kısası sadece suçluya uygu­layınız. Hür bir erkek, hür bir erkeği öldürürse Öldürülene karşılık siz de ka­tili öldürün. Köle köleyi Öldürürse siz de katil köleyi öldürün. Kadınlar için de durum aynıdır. Bir kadın başka bir kadını öldürürse sizde ona kısas uygu­layın. Kısası misliyle uygulayınız. Suçludan başkasını öldürerek haddi aşmayınız. Zira suçludan başkasını cezalandırmak kısas değil bilakis zulüm ve haddi tecavüzdür, Kime öldürülen kardeşinin kanından birşey bağışlanırsa yani öldürü­lenin velisi diyet almaya razı olur da kısası düşürürse, diyeti, şiddet kullan­madan ve kan dökmeksizin iyilikle katilden istemelidir. Katilinde diyeti geciktirmeden ve eksiksiz olarak maktulün velisine ödemesi gerekir, Katilin affedilip te kısas yerine diyetin alınmasını meşru kılması sizin için Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir. Diye­tin meşru kılınmasında katil için kolaylık ve hafiflik, maktulün velileri için de fayda vardır. İslam, öldürme fiilinin cezasında adaletle rahmeti bir araya toplamıştır. Maktulün velileri istedikleri takdirde kısas onlara bir hak olarak verilmiştir. Bu adalettir. Kısastan vazgeçtiklerinde de diyet al­maları meşru kılınmıştır. Bu da rahmettir. Kim diyeti kabul ettikten sonra katile zulüm ederse âhirette onun için elim bir azap vardır. [510]



179. Ey akıl sahipleri! Meşru kıldığım kısasta sizin için hayat vardır. Hem de ne hayat! Çünkü bir kimse başkasını Öldürdüğünde kendisinin de Öldürüleceğini bilirse bu işten geri çekilir, Öldürmekten vazgeçer. Böylece hem kendi hayatını, hem de öldürmek iste­diği şahısın hayatını korumuş olur. İşte insanların kanları ve hayatları bu­nunla korunur, Umulur ki Allah'ın yasakladığı şeylerden sakımı ve günahlardan kaçınırsınız. [511]



180. Birinize ölüm geldiği vakit, bif hayır ve birçok mal bırakacaksa anaya, babaya ve yakınlara adaletli bir şekilde yani malın üçte birini aşmamak ve zengin akrabaları için vasiyet edipte fakirleri bırakmamak üzere vasiyet etmesi onun üzerine farz kılındı Bu vasiyet Allah'tan korkanlar üzerine bir borçtur. Miras âyeti inmeden önce bu hüküm farz idi. Sonra miras âyeti ile kaldırıldı. [512]



181. Vâsî veya şahitten her kim işitip öğrendikten sonra bu vasiyeti değiştirirse bunun günahı değişti­renleredir. Çünkü onlar hıyanet etmiş ve dinin hükmüne aykırı davran­mışlardır. Şüphesiz Allah her şeyi işitir ve bilir. Bu âyette vasiyeti değiştirenleri şiddetli bir tehdit vardır. [513]



182. Her kim de vasiyet edenin hata ederek veya kasten günah işleyerek haktan ayrıldığını anlarsa veya öyle sanar da vasiyet edenle vasiyet edilen kişinin arasını bulursa bu değiştirmeden dolayı ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Islah ve düzeltmek maksadıyla arabuluculuk eden kimseler için Allah'ın rahmet ve mağfireti geniştir. [514]



Edebî Sanatlar


1. Cümlesinde mübalâğa yoluyla iyilik, iman edenin kendisi sayılmıştır. Bu tür ifade edebiyatçıların sözlerinde bilinmektedir. Onlar şöyle der: Cömertlik Züheyr'dir. Yani cömertlik Ha-tim'in cömertliğidir. Şiir de Züheyr'in şiiridir, Sibeveyh de bu âyeti böyle a-çıklamıştır. Zira o kitabında şöyle deri Yüce Allah buyurdu. Ancak bunun takdiri şefcüfidedif[515] Bunun benzeri şöyledir. Cömertlik bir dirhem har­canan değildir. Fakat cömertlik binlerictır. fakat cömert binleri harcıyandff demek münasip değildir.

2. Burada hazifle vardır. Takdiri şeklinde­dir. Esirlerin fidyesini vermek manas Rıkab iafzmda mecazi mürsel vardır. Çünkü Rakaba (boyun) kelimesi kişinin kendisi kasdedilmiştir. Bu mecaz zikri cüz irade-i kiil bilindendir.

3. Aslında bu kelimesi, gibi merfu yani şeklinde okunması gereklidir. Ancak burada ihtisas üzere nasb okun­muştur. takdirindedir.. Özellikle savaşta sabredenleri zikrederim, manasınadır. Bu üslup edebiyatçılar arasında bilinir. Övmek veya yermek için bir takım sıfatlar zikredilir de i'râb bakımından farklılık gösterirlerse buna tefenmm (sanat çeşittemçsi) denir. B«na k,at' (kesme) denir. Çünkü alışılagelmiş şeyi değiştirmek o şeyin fazla önemli olduğunu ve onu dinlemeye teşvik edildiğini gösterir.

4. Bu cümlede haber fiil-i mâzî olarak gelmiştir. Bu, tahkik ifade etmek ve sadakatin onlardan vaki ve mevcut olduğunu ifade etmek içindir. İkinci haber ise şeklinde isim cümlesi olarak gelmiştir. Bu da takva sıfatının mü'minlerde sabit olduğunu zaman zaman meydana gelen bir olay değil rnü'minlerin karakter ve seciyeleri olduğunu göstermek ayrıca fasılaya riayet etmek içindir.

5. Burada muttakilerin zikri teşvik ve tahrik içindir.

6. kelimeleri ile kelimeleri arasında tıbak sanatı vardır. [516]



Faydalı Bilgiler


1. "Kime, öldürdüğü kardeşinin kanından bir şey bağışlanırsa" âyetinde, kardeşliğin zikredilmesi bağışlamaya sebep olan bir şefkat ifadesidir. Yüce Allah, din kardeşliğini ve insaniyeti hatırlatmak için, katili maktulün velisine kardeş kıldı ki, bunların birbirlerine karşı şefkatlerini tahrik etsin de, aralarında bağışlama, iyiliğe uyma ve güzellik­le eda etme meydana gelsin.

2. İsrail oğullarında kısas vardı, fakat diyet yoktu. Hıristiy anlarda ise diyet vardı, kısas yoktu. Yüce Allah, Muhammed (s.a.v.) ümmetine lûtufta bulunup onları kısas, diyet ve affetme hususunda serbest bıraktı. İşte bu, peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed (s.a.v)'in getirdiği Şeriat-ı Garrâ'nın kolaylıklarındandır.

3. Edebiyatçılar, âyetinde, belagatın en yüksek de­recesinin bulunduğunda ittifak ederler. Bu manada Araplardan şöyle bir atasözü nakledilmiştir. "Öldürmeyi en iyi önleyen şey katili öldürmektir". Ancak bu hikmetli sözün Kur'an'da ifade ediliş şekli, edebî bakımdan diğerinden üstündür. Eğer sen Kur'an'm belagatının ve mertebes­inin yüksekliğinin, edebiyatçıların söylediği sözlerin mertebesinden daha üstün olduğunu anlamak istersen, her iki söze de bir bak. O zaman, hâlikin sözü ile mahlûkun sözü arasındaki farkı görmeni sağlayacak i'caz esintile­rini göreceksin: a) Kur'anî hikmete gelince o, ceza olarak misli misline Öldürmekten ibaret olan kısası hayat sebebi kılmış, Arap atasözü ise öldürmeyi hayat sebebi kılmıştır. Halbuki bazen zulmen öldürme olabilir. Bu takdirde öldürmek, yaşamaya değil yok olmaya sebep olur. Buna göre Arap atasözünü şöyle tashih edebiliriz: Zulm ile öldürmeyi en iyi önleyen şey, kısas ile Öldürmektir." b) Âyette lafzı tekrar yoktur. Atasözünde ise "kati" lafzı tekrar edilmiştir. Bu tekrar Arap ata­sözüne ifade ağırlığı getirmiştir. Bu ağırlık âyette yoktur, c) İki söz arasındaki ince farklardan biri de şudur: Âyet, kısası hayat için sebep kıldığı halde, atasözü öldürmeyi, katli önlemeye sebep kılmıştır. Katli önlemek ise, her zaman hayat sebebi olamaz. Âlimler, Kur'an'm bu âyeti ile Arap atasözü arasında yirmi yönden fark saymışlardır. Süyutî bu farkları Itkân'ında anlatmıştır. Oraya bakarsan tatmin olacağın bilgiyi bulursun. [517]



183. Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip -geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılın­dı. Umulur ki korunursunuz.

184. Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa diğer günlerde kaza eder. Oruç tutmağa güçleri yetmeyen (ere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla be­raber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

185. Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğru­nun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'm indirildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan ayını idrâk edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allah'ı ta'zim etmeniz, şükretmeniz içindir.

186. Kullarım sana, beni sorarlarsa ben çok yakı­nım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde benim davetime uysunlar ve bana i-nansınlar ki doğru yolu bulalar.

187. Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettik­lerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescidler-de ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sa­kın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetle­rini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah geçen ayetlerde kısas ile ana, baba ve akrabalara yapılan vasiyet hükmünü anlattıktan sonra fett âyetlerde de, oruç hükümlerini geniş bir şekilde açıkladı. Zira bu rnü&Srek sûrenin bu bölümü, fıkhı hükümleri ele almaktadır. Oruç da İslaimn önemli esaslarından biri olduğu için Yüce Allah kullarım yüce makamlara ve takva sahibi iyi kimselerin yükseldiği mevkilere hazırlamak için bu âyetler de orucu anlattı. [518]



Kelimelerin İzahı


Siyam, lügatte, bir şeyden kendini tutmaktır. Ebu Ubeyde der ki; Yemekten, konuşmaktan veya yürümekten kendini tutan herkes sâimdir. Şâir bu kelimeyi şöyle kullanmıştır.

Bir grup atlar, serbest, toz duman içinde hareket halindedir. Diğer grupta ise tutulup bağlanmış, gemleri gevelemektedirler. Istılahta siyam kelimesi, kişinin niyetle birlikte gündüzün yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten kendini tutmasidır.

Güçlük ve meşakkatle oruç tutuyorlar demektir. Rağıb şöyle der: "Takat, insanın güçlükle yapabildiği şeyin miktarıdır. Bir şeyi kuşatan halkaya benzetilmiştir.[519]

Fidye, insanın kendini kurtarmak İçin verdiği mal ve benzeri şeylerdir.

Şehr, açığa çıkma mânâsında olan iştihar mastarından olup Türkçedeki karşılığı "ay" dır.

Ramazan, şiddetli sıcaklık manasına olan "Ramd" kökündendir. Güneşin ısısının şiddetine Ramda denilir. Ramazan, günahları yaktığı için bu ismi almıştır.

Refes, cima "ve sebepleri demektir. Bu kelime aslında çirkin söz manasınadır. Daha sonra çımadan kinaye olarak kullanılmıştır. Şâir de bu kelimeyi çirkin söz mânâsına kullanmıştır.

O kadınlar aşk sözleri duyduklarında zinâkar görülürler. Erkeklerin çirkin sözlerinden ise nefret duyarlar.

"Hıyanet ediyorsunuz" demektir. Lisânu'1-Arap yazarı bu ke limeyi şöyle açıklar: Bu kelime* sulâsiden hâne, iftiâl babından ihtâne vez­ninde kullanılır. Mimli mastar olan mehanet mastarıda da hıyanet kökündendir. Hıyanet ise emanetin zıddıdır. Birisine kılıcın ne olduğu so­ruldu da o, "Sana hıyütiet utşe de kardeşindir" diye cevap verdi.

Lügatte i'tikaf, bir yerde durmak ve ayrılmamak demektir. Istılahta ise, ibadet maksadıyle mescitte durmak manasınadır.

Hadd lügatte, men etmek demektir. Bu kelime aslında, birbi­rine karşı olan iki şey arasındaki engel manasınadır. Hak ile bâtılı birbirin­den ayırdığı için hükümlere "hudûd" ismi verilmiştir. [520]



Nuzûl Sebebi


Rivayet edildiğine göre bedevi Araplardan bir grup Rasulallah1 (s.a.v)'a dediler ki: Ya Muhammed! Rabbimiz bize yakınsa O'na alçak sesle, yok eğer uzaksa yüksek sesle dua edelim". Bunun üzerine âyeti nazil oldu. [521]



Âyetlerin Tefsiri


183. Ey iman edenler! Ramazan orucu sizden önceki milletlere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de farz kılındı ki, Allah'ın emirlerini uygula­yanlar, yasaklarından da sakınanlardan olasınız. Yüce Allah bu âyette mü'minlerin itaat duygularını harekete geçirmek ve onlardaki iman ateşini tutuşturmak için "Ey mü'minler! " diye hitap etti.[522]



184. Oruç günleri az ve sayılı günlerdir. Yükünüzü hafif­letmek ve size merhamet etmek için, devamlı oruç tutmak size farz kılınmadı. Sizden kimin bir has­talığı olur veya yolcu olur da orucunu bozarsa, Ramazanın dışındaki günlerde oruç tutamadığı günlerin sayısınca kaza etmesi gerekir,

İhtiyarlık veya zayıflıktan dolayı orucunu güçlükle tutabilenler oruçlarını bozarlarsa, her gün için, bir fakir doyumu kadar fid­ye vermesi gerekir. Kim fidye hakkında zikredilen miktardan fazla olarak birşey verirse, bu kendisi için daha hayırlıdır, Eğer bilirseniz, orucu bozup fidye vermektense onu tutmak sizin için daha hayırlı olur. Oruçtaki ecir ve fazileti bilseniz böyle yaparsınız. [523]



185. Yüce Allah daha sonra orucun vaktini açıklayarak şöyle buyurur: Ey müminler! Orucu, size farz kıldığım o sayılı günler Ramazan ayından ibarettir. İnsan­lar için bir hidayet vesilesi olan Kur'an, bu ayda inmeye başlamıştır. Onda hak ile batılı birbirinden ayıran açık âyetler vardır. O insanları irşâd eder, karşı çıkanları da aciz bırakır. Sizden kim bu aya ulaşırsa, oruç tutsun. Her kim hasta olur veya sefere çıkar da orucunu bozarsa, tutamadığı günler sayısınca baş­ka günlerde oruç tutması gerekir. "Sizden kim o aya ulaşırsa oruç tutsun" ifadesi umumî olması sebebiyle hasta ve yolcularla ilgili önceki hükmü neshettiği zannını vermemesi için âyetin bu bölümü tekrar edilmiştir. A1lan bu ruhsatı verme­kle size kolaylık murat eder, güçlük murat etmez. Allah, tutamadığınızı, kaza ederek Ramazan günlerinin sayısını ta­mamlamanızı size dinin alâmetleri olan doğru yolu gösterdiği için O'na ta­zim etmenizi, O'nun lütuf ve ihsanına karşı şükretmenizi is­ter.

Daha sonra Yüce Allah, kullarına, dualarına icabet edecek ve ihtiyaç sahibi olanların ihtiyacını karşılayacak kadar yakın olduğunu açıklayarak şöyle buyurur: [524]



186. Kullanm sana beni sorarlarsa, ben yakınım, onlarla beraberim, dualarını işitir, yakarmalarım görür ve halleri­ni bilirim. "Biz ona şah damarından daha yakınız.[525]

Bana iman ve kalb huzuru ile dua edenin duasını kabul ederim. O halde kullarım da benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki, doğru yolu bulsunlar. Yani madem ki, ben sizin Rabbini-zim ve size muhtaç değilim, buna rağmen duanızı kabul ediyorum. Öyleyse siz de bana iman edip itaat ederek davetime icabet ediniz ve imanda sebat ediniz ki, doğru yolu bulan bahtiyar kimselerden olasınız. Yüce Allah, ken­disinin yakınlığını ve duayı kabul edeceğini bildiren âyetleri zikrettikten sonra, orucun hükümlerini tamamlayan âyetleri açıklamaya başlar:[526]



187. Ey oruçlular! Oruç gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. İbn Abbas (r.a) bu âyeti: "Onlar sizin için bir sükûnet, sizde onlar için bir sükûnet sebebisi­niz" şeklinde tefsir etmiştir. Allah sizin oruç gecelerinde kadınlarınızla cima sebebiyle kendinize hiyanet ettiğinizi bil­di. İslamın başlangıcında oruç gecelerinde de cima etmek haramdı. Bu hüküm sonra neshedildi. Buharî, Berâ (r.a)'nın şöyle dediğini rivayet eder: Ramazan orucu farz kılındığında mü'minler, bütün Ramazan boyu hanım -larına yaklaşmıyorlardı. Fakat bazı erkekler kendilerine hıyanet ederek emre riayet etmiyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah "Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi de" ayetini indirdi, Allah tevbenizi kabul etti, hüküm kaldırılmadan önce yaptıklarınızı da affetti. Şimdi onlara yak­laşıp oruç gecelerinde onlarla cima edin ve bu cimâdan çocuk talep edin, sırf şehevî tatmine ulaşmak için onlara yaklaşmayınız. Sabahın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar, yani tanyeri ağarmcaya kadar yeyin, için.

Sonra, geceye kadar orucu tamamlayın. Yani güneş batıncaya kadar yeme, içme ve çımadan kendinizi tutun. Siz mescitlerde itikafta olduğunuz müddetçe, gece veya gündüz onlara yaklaşmayın. İşte bunlar Allah'ın emirleri, ya­sakları ve sizin için koymuş olduğu hükümleridir. Onlara muhalefet etmey­iniz. İlte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar ki, haramlardan sakınsınlar. [527]



Edebî Sanatlar


1. Buradaki benzetme mahiyet bakımından değil farz oluş bakımındandır. Yani oruç sizden önceki ümmetlere de size de farz kılındı demektir. Bu teşbihe "mürsel-mücmel" teşbih denir.

2. âyetinde hazif yoluyla icaz vardır.

Takdiri şöyledir:

Yani kim hasta olur veya sefere çıkar da orucunu bozarsa, tutmadığı günlerin sayısı kadar kaza etmesi gerekir.

3. Celâleyn Tefsir'inin yazan, burada "11" nın hazfedildiğini kabul eder ve şeklinde takdir eder. Halbuki burada "mâh-zuf bir U nın varlığını kabul edecek bir zaruret yoktur. Çünkü âyetin mânâsı, son derece güçlük içerisinde oruç tutabilenler demektir, Bunlar da ihtiyar­lar gebe ve emzikli kadınlar ve benzeri kimselerdir ki, bunlar ancak çok fazla güçlükle oruç tutabilirler. Takat ise, bir şeyi güçlük ve meşakkat- le yapmaya kadir olan kimsenin gücü için verilen bir isimdir.

4. Bu âyette edebî sanatlardan "Tıbâk-i Selb" vardır.

5. Refes, cinsî temastan kinayedir. "Ulaşmak" mânâsı taşıdığı için harf-i çeri ile geçişli kılınmıştır. Güzel kinayelerdendir. "Eşini sarıp örtünce..[528] "Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın[529] ve "Şimdi onlara yaklaşın[530] meallerindeki âyetlerde de bu güzel kinayeler vardır. İbn Abbas (r.a): Yüce Allah kerim­dir, halimdir, kinaye yapan[531] buyurmuştur.

6. Burada güzel bir istiare vardır. Çünkü eşlerden her biri diğerine sarılıp kucakladığı için, giyineni örten elbiseye benzetilmiştir. Telhisu'l-beyân yazarı şöyle der: "Bundan maksat, eşlerin birbirlerine yaklaşmaları; elbiselerin, bedenleri örttüğü gibi birbirlerini örtmeleridir. Libas kelimesi istiaredir.[532]

7. Şerif Râdî bu âyeti şöyle açıklar: Bu, güzel bir istiaredir. Maksat, sahanın beyazlığı ve gecenin karanlığıdır. Bu­rada iplikler mecaz olarak kullanılmıştır. Sabahın beyazlığı, tan yeri ilk ağardığında hafif bir aydınlık şeklinde olur. Gecenin karanlığı ise yok olup gitme durumunda oldukları ve her ikisi de zayıf oldukları için ipliklere ben­zetilmişlerdir. Ancak beyazlık gittikçe artar, karanlık ise gittikçe azalır. Zemahşerî bunun teşbih-i beliğ olduğu görüşündedir. [533]



Faydalı Bilgiler


1. Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yüce Allah, Ya­hudilere de, Hıristiyanlara da Ramazan orucunu farz kıldı. Fakat Yahudiler bu ayda oruç tutmayı bırakıp senede bir gün oruç tuttular. Bu günün de Fira-vun'urt boğulduğu gün olduğuna inanıyorlardı. Hiristiyanlara gelince onlar, Ramazan ayında oruç tutmaya devam ettiler. Ancak bu ay, çok sıcak günlere tesadüf edince[534] oruç zamanını değiştirip, onu sabit bir vakte aldılar. Böyle yaptıkları için de onun süresini on gün artırdılar. Bir müddet sonra kralları hastalandı ve bu hastalıktan kurtulmak için yedi gün oruç tut­mayı adadı. Bu yedi günü de ilave ettiler, Daha sonra başka bir kral geldi. Bu üç günü niçin tutmuyoruz deyip üç gün de o ilave ederek süreyi elli güne çıkardı. İşte, "Allah'ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini Rabblar edindiler[535] mealindeki âyetten maksat budur.

2. Hafız tbn Kesir şöyle der: Oruç hükümleri arasında, duaya teşvik eden âyetinin zikredilmesinde, oruç süresi bittikten.sonra, hatta her iftar anında dua etmeye bir teşvik vardır. Zira Rasulallah (s.a.v.) Şöyle buyurmuştur. "İftar anında oruçlunun yaptığı dua reddolunmaz. Abdullah b. Ömer (r.a.) iftar anında şöyle dua ederdi: "Ey Allahım! Herşeyi kuşatan rahmetin ile, Senden beni bağışlamam istiyorum."

3. cümlesinin zahiri mânâsı, kulların Allah'ı sorduk­larını gösterir. Halbuki zât-ı bâri'den sorulmaz, ancak O'nun işlerinden so­rulur. Bunun cevabında gelen cümlesi, kulların, Allah'ın kendileri­ne uzaklığı veya yakınlığım sorduklarını göstermektedir. Bu cevapta, diğer âyetlerde gelen sorulara verilen cevaplarda olduğu gibi, veya Jü lafız­ları kullanılmamıştır. Meselâ: "Rasû-lüm, sana dağlar hakkkında sorarlar, de ki:Rabbim onları ufalayıp savuracak[536] âyetinde cevap, Jlâ ile başlamıştır. Yukarıdaki âyette ise, Yüce Allah kullarına son derece yakın olduğunu, kendisinden bir şey isteyen ih­tiyaç sahipleri ile, kendisi arasında herhangi bir vasıta olmaksızın onların isteklerine cevap verecek şekilde onlarla beraber olduğunu bildirmek için, cevabı bizzat kendisi vermiştir.

4. İbn Teymiyye şöyle der: Yüce Allah Arş'ın üstünde mahlukâtını gözetmekte, onları kollamakta ve her türlü hallerini görmektedir. Allah'ın mahlukâtına yakın olduğuna inanmak da bu cümledendir. Sahih hadiste şöyle zikredilmiştir. Dua etmekte olduğunuz Yüce Allah, size üzerine bin­diğiniz devenizin boynundan daha yakındır" Kitap ve sünnette zikredilen Allah'ın mahlukâta yakınlığı ve onlarla beraberliği, O'nun, mahrukatının fevkinde ve üstünde olduğuna dair zikredilen diğer nasslara aykırı değildir. Zira Yüce Allah'ın bir benzeri yoktur.

5. Yüce Allah bize, kadınlar ve cinsiyetle ilgili konulardaki edebî öğretmek için, eşler arasındaki cinsi münasebeti güzel bir tabir ile ifade etti. İşte bundan dolayıdır ki, İbn Abbas (r.a): Allah (c.c) Kerîm'dir, Halîm'dir, kinayeli söz söyler" demiştir.[537] [538]



188. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle ye­meyin. Kendiniz bile bile, insanların mallarından bir kısmını, haram yollardan yemeniz için o malları hâkim­lere vermeyin.

189. Sana, hilâl şeklinde yeni doğan ayları sorar­lar. De ki: Onlar insanlar ve özellikle hacc için vakit ölçüleridir. İyi davranış, asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış, korunan kimse­nin davranışıdır. Evlere kapılarından girin, Allah'tan korkun, umulur kî kurtuluşa erersiniz.

190. Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşı­rıları sevmez.

191. Onları yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'-da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaş­mayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir.

192. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse Allah Ğafûr ve Rahîm'dir,

193. Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zâlimlerden başkasına düş­manlık ve saldırı yoktur.

194. Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmet­ler (dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size saldı­rırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Al­lah'tan korkun ve bilin ki Allah müttakîlerle bera­berdir.

195. Allah yolunda harcayın Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketiniz­de dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde oruçla ilgili hükümleri açıklayıp, Ra­mazan gelerinde mü'minlerin yeme, içme ve cinsî münasebette bulunma­larının mubah olduğunu beyan ettikten sonra, bu âyetlerde de, haksız yere insanların mallarını yemenin haram olduğunu açıkladı. Zira müslümanın, ne Ramazan gecelerinde, ne de başka bir zaman haram yemesi doğru de­ğildir. Oruçtan bahsederken söz, hilâlin görülmesi konusuna geldi. Bu ise, akla hilâllerin ne olduğu sorusunu getirmektedir. Bu sebeple âyet-i keri­meler, hilâllerin, insanların oruçları ve Allah'a yaklaşmayı sağlayan diğer ibadetler için vakitleri bildirdiğini açıklıyor. [539]



Kelimelerin İzahı


Bâtil, lügatte, giden ve yok olan demektir. Giden ve yok olan bir şey için denilir. Terim mânâsı ise; gasp, hırsızlık, kumar ve faiz gibi yollarla elde edilen "haram mal" demektir.

İdla'nm asıl mânâsı, kovayı kuyuya salmaktır. Daha sonraları, fiil olsun, söz olsun yapılan veya konuşulan her şey için idlâ tabi­ri kullanıldı. Bir kimse delil sevkedip getirdiği zaman: denilir. Burada idlâ'dan maksat, rüşvet olarak hakime mal vermektir.

Ehille, ayın insanlar tarafından görülen ilk hali mânâsına gelen "hilâl" kelimesinin çoğuludur, Daha sonra kamer olur. Dolunay haline gel­diği zaman ise "bedir" denir.

Mevâkit, mikat kelimesinin çoğuludur. Miad kelimesinin va'd mânâsına geldiği gibi, mikat da vakit mânâsına gelir. Bir görüşe göre mi­kat, vaktin sonudur.

Bir kimse bir şeye karşı üstünlük sağlayarak onu tutup yaka­ladığı zaman denilir. demek, "yaşıtlarına hemen galebe çalan kişi" demektir. Şâir şöyle der:

Eğer bana üstün gelirseniz beni Öldürün. Ben kime üstün gelirsem artık onu yaşatmam.

Tehlüke, helak olmak demektir. [540]



Nuzûl Sebebi


Rivayet olunduğuna göre Sahabeden bazıları şöyle dediler: "Ya Rasu-lallah! Hilâl niçin bazan ip gibi ince görünüyor, sonra içi dolarak her tarafı aydınlık oluyor, sonra da tekrar ilk haline dönünceye kadar ışığı azalıyor. Güneş gibi bir halde durmuyor?"

Bunun üzerine... âyeti nazil oldu.[541] Rivayete göre, Câhiliyye devrinde Ensar ihrama girdiği zaman, geri döndüğünde eve kapısından girmez, arka tarafından açtığı bir delikten içeri girer veya bir merdiven bularak onunla evin üstüne çıkar, Öyle girerdi. Bu­nun üzerine âyeti nazil oldu. [542]



Âyetlerin Tefsiri


188. Mallarınızı, aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Yani, bir kısmınız bir kısmınızın mallarını, Allah'ın mubah kıl­madığı bir şekilde yemesin. İnsanların mallarından bir kısmını haksız yere almanız için, size yardım etsinler diye, bâtıl yolda olduğunuz ve haram yediğinizi bile bile hâkimlere rüşvet olarak vermeyin. [543]



189. Ya Muhammedi Sana, niçin hilal önce ip gibi oluyor, sonra büyüyüp yuvarlaklaşıyor, sonrada tekrar eski haline dönünceye kadar ışığı azalıp inceliyor? diye soruyorlar. Onlara deki: Hilalin bu hallere girmesi, sizin ibadet vakitlerinizi gösterir. Onlar sizin, oruç, hac ve zekat vakitlerinizi bilmeniz için birer alamettir. İyi davranış, Câhiliyye devrinde yaptığınız gibi, evlere arkalarından girmek değildir. lâkin iyi davranış, tak­va sahibi kişinin Allah'ın haramlarından korunmak suretiyle işlediği ve sizi O'na yaklaştıran salih ameldir. İnsanların normal zaman­larda yaptığı gibi, evlere kapılarından girin. Mesut ve bahtiyar kişiler olabilmeniz ve Allah'ın rızasını elde edebilmeniz için O'ndan korkun. [544]



190. Allah'ın dinini yüceltmek için, si­zinle savaşan kâfirlere karşı savaşın. Sakın aşın gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez. Yani onlarla savaşa önce siz başlamayın. Zira Allah zulmedenleri ve aşın gidenleri sevmez. Bu hüküm, İslama davetin başladığı yıllarda idi. Daha sonra "Siz de müşriklere karşı topyekün savaşın.[545] mealindeki âyetle kaldırıldı. Bir görüşe göre, bu hüküm, kendisinden sonra gelen şu âyetin hükmüyle kaldmldı:[546]



191. Onları nerede bulursanız öldürün, yani ister Harem'in dahilinde isterse Hill'de olsun, onları yakaladığınız yerde öldürün. Onlar nasıl sizi Mekke'den çıkarmışlarsa, sizde onları vatanlarından çıkarıp kovun. Mü'mini dininden çevirmek, onu öldürmekten daha kötüdür, veya kâfirlerin küfrü, sizin onları Harem dahilinde Öldürmenizden daha kötü bir iştir. Onlar, Harem dahilin­de savaşı büyük bir günah sayıyorlarsa, bilsinler ki onların küfrü daha bü­yüktür, Onlar Mescid-i Haram'da size karşı savaşı başlatmadıkça, siz onlara karşı savaşa başlamayın, Eğer savaşı onlar başlatırsa, o zaman siz de onlan öldürün. Çünkü oranın hürmetini onlar bozmuş olurlar. Kötülüğü başlatan daha zâlimdir. İşte, Allah'ı inkâr eden her kâfir hakkında verile­cek hüküm budur. [547]



192. Eğer onlar şirkten vazgeçer ve İslam'a gi­rerlerse, onları bırakın. Zira Allah, tevbe edip kendisine sığınan herkese mağfiret ve merhamet eder. [548]



193. Kâfirlerle, onların güçlerini kırıncaya, yeryüzünde şirkten eser kalmaymcaya ve Allah'ın dini diğer bütün dinlere üstün ve galip gelinceye kadar savaşın. Eğer sizlerle savaşmaktan veya şirkten vazgeçerlerse, siz de onlarla savaşmayı bırakın. Kim, onlar savaşı bıraktıktan sonra savaşmaya devam ederse zulmetmiş olur. Zâlimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur. [549]



194. Sonra Yüce Allah, müşriklerin düşmanlık ve saldırılarını def etmek miçin, haram aylarda müslümanların onlarla savaşmalarının mubah kılındığını açıkladı ve şöyle buyurdu: Haram ay, haram aya; hürmetler hürmetlere kısastır. Yani onlar haram ayda sizinle savaşırlarsa, siz de bu ayda onlarla savaşın. Onlar ayın hür­metini ihlal edip sizin kanınızı akıtmayı helal sayarlarsa siz de onlara aynı şeyi yapın.[550] Kim size saldmrsa, siz de ona, misliyle saldırın. Kendinizi, haddi aşmaktan alıkoyun. Siz Mes­cid-i Haram dahilinde veya haram ayda savaş açana, misliyle karşılık vere­rek cezalandınn, haddi aşmayın, Allah'tan kor­kun. Bütün iş ve davranışlarınızda Allah'ın emrini göz Önünde bulundurun. Bilin ki O, dünya ve âhirette yardım ve desteğiyle, daima takva sahiple­riyle beraberdir. [551]



195. Cihad için ve Allah'a yaklaşmayı sağlayan diğer ameller için harcayın, harcarken cimri davran­mayın. Eğer Allah yolunda harcamaz ve cimrilik yaparsanız belâya uğrar ve düşmana mağlup olursunuz. Bazılarına göre bu âyetin mânâsı şöyledir: Mallarınız ve çoluk çocuklarınız ile meşgul olarak, Allah yolunda cihadı terketmeyin, yoksa helak olursunuz. Bütün amelleri­niz de, Allah'ı görüyormuş sunuz gibi hareket edin ki, Allah sizi sevsin ve kendisine yakın olan dostları arasına sizi de katsın. [552]


Edebî Sanatlar


1. Âyetinde, tariz nevilerinder olan ve üslub-u hakîm adı" verilen edebî sanat vardır. Müşrikler Rasulallar (s.a.v.)'a yeni doğan ayın niçin küçük olduğunu, daha sonra ışığı artara! niçin dolunay haline geldiğini soruyorlar, Yüce Allah ise onları, hilâllerir bu şekilde olmasındaki hikmeti beyana sevkediyor. Demek istiyor ki: "Si­zin için faydalı olan ayın ilk günlerinden itibaren ışığının artıp, sonun doğn yine azalmasının sebebini sormanızı değil" hilallerin yaratılışındaki hik meti sormanızdır. İşte edebiyatçılar bu sanata "uslûb-u hakîm" derler.

2. Bu cümlede, hazif yoluyla îcaz vardır. Takdiı şöyledir: Haram ayın hürme tini ihlal etmek, karşılık olarak aynı ayın hürmetini ihlal etmeyi gerektiril Bu sanata "hazif yoluyla icaz" ismi verilir.

3. cümlesinde Müşâkele sanatı vardıı Müşâkele, lafızların aynı, mânâlarının farklı olmasıdır. Bu cümlede hadc aşmanın karşılığı da haddi aşmak, diye isimlendirilmiştir. Nitekim Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür,[553] âyetinde de aynı sanat vardır. Zeccâc der ki: Araplar, kendilerine zulmeden bir kimseye ayniyle karşılık verdikleri zaman, * derler. [554]



Faydalı Bilgiler


1. Kur'an-ı Kerim'de kıtal veya cihad lafızları, daima "fî sebilillah" kelimesiyle beraber zikredilmektedir. Bu, kıtalden maksadın çok yüce ve şerefli bir gaye olduğunu gösterir ki, bu gaye de "Allah'ın dinini yüceltmek"tir. Yoksa, hükümranlık, ganimet elde etmek, yeryüzünü istilâ veya başka herhangi bir basit gaye değildir.

2. Kur'an'da gibi, sual sıyğasıyla gelen her soruya, fâ harfi kul­lanılmadan lafzıyle cevap verilmiştir. Sadece Tâhâ sûresinde şeklinde gelen sual sıygasına, fâ harfi kullanılarak, "De ki, Rabbim onları ufalayıp savuracak"[555] şeklinde cevap ve il mistir. Bunun hikmeti şudur: Diğer âyetlerde geçen bütün cevaplar, soru so­rulduktan sonra verilmiştir. Tâhâ sûresinde ise, soru sorulmadan cevap ve­rilmiştir. Takdiri şöyledir: "Sana dağlar hakkında soru sorulursa, de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak.[556]

3. Rivayet edildiğine göre, müslümanlardan biri Rûm ordusuna saldı­rarak aralarına girdi. Bunu görenler: "Sübhanellah! Adam kendi elleriyle kendini tehlikeye attı" dediler. Ebu Eyyub el-Ensarî şöyle dedi: "Ey Ensar topluluğu! Bu âyet bizim hakkımızda indi . Allah bu dini kuvvetlendirir ve yardımcıları çoğalırken biz: "Mallarımızla meşgul olsak, da zayi olanları telâfi etsek, dedik. Bunun üzerine: "Allah yolunda harcayın, kendi elleri­nizle kendinizi tehlikeye atmayın" mealindeki âyet nazil oldu. Buna göre asıl tehlike, mallarla ve onların ıslâhı ile meşgul olup da, Allah yolunda ci­hadı terketmektedir". Ebu Eyyup el-Ensarî, şehit oluncaya kadar Allah yo­lunda savaştı ve Rûm diyarında şehit olarak oraya gömüldü. [557]



196. Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer alikonursamz kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kur­ban, yerine varıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir ra­hatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir. Emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesemeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturma­yanlar içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah'ın ve­receği ceza ağırdır.

197. Hacc, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hac­ca niyet ederse, hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur, ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl Sahipleri! Benden korkun.

198. Rabbinizden gelecek bir lütfü aramanızda size harhangi bir günah yoktur. Arafat'dan ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz, siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz.

199. Sonra insanların (Sel gibi) aktığı yerden siz de akın. Allah'tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedi­ci ve esirgeyicidir,

200. Hacc ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki; "Ey Rabbi-miz! Bize dünyada ver" derler. Böyle kimselerin âhi-retten hiç nasibi yoktur.

201. Onlardan bir kısmı da "Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehen­nem azabından koru" derler.

202. İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir nasip vardır. Allah'ın hesabı çok sür'atlidir.

203. Sayılı günlerde Allah'ı anın. Kim iki gün içinde acele edip dönmek isterse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Bunlar günahtan sakınanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki hepiniz O'nun huzurunda toplanacaksınız.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah, önceki âyetlerde oruçla ilgili hükümleri açıkladıktan sonra, bu âyetlerde de hacc ile ilgili hükümleri açıkladı. Çünkü hacc ayları, oruç aylarından hemen sonra gelmektedir. Aradaki kıtal âyetleri ise haram aylar ve o aylardaki savaş gibi, çok önemli bir konudan bahsetmektedir. Bu âyetler Müslümanlar ihramlı iken müşriklerin saldırısına uğrarlarsa, nefis­lerini korumak için karşı saldırıya geçmelerinin ve haram aylarda savaş­malarının mubah olup olmadığım açıklamaktadır.

Önceki âyetler hilallerin hikmetini, onların oruç ve hacc gibi ibadet­lerin vakitlerini gösteren birer alâmet olduğunu beyan ettikten sonra, müs-lümanların haram aylarda savaş durumlarını beyan etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) umre yapmak istediği zaman, müşrikler onun Mekke'ye girmesine mani olmuşlar ve bunun üzerine Hudeybiye Sulhu yapılmıştır. Sonra ertesi yıl kaza umresi yapmak isteyince, Ashabı ihramlı iken müşriklerin ahdi bozarak kendilerine saldırmalarından korkmuşlardı. Bu âyetler, müslüman-ların, haram ayların hürmetini ilk defa kendilerinin bozmamaları gerek­tiğini, müşrikler bozdukları takdirde, karşılık olarak ve onların saldırılarını defetmek için bu aylarda savaşabileceklerini beyan etmiştir. Daha sonraki âyetlerde ise, haccın ve ihsarın hükümlerinden bahsedilmiştir. İşte, önceki âyetlerle bu âyetler arasındaki münasebet budur. [558]



Kelimelerin İzahı


îhsar, hapsetmek ve engel olmak demektir. Bir kimse diğerini seferden menettiği zaman denir. Bir kimse birini hapsedip ona engel olduğunda denir. Ezherî şöyle der: Bir kimse hapse atıla­rak hareketten men edildiği zaman Hastalık veya yolu kesilmek suretiyle seferden alıkonulursa denir.

Hedy; deve, koyun ve sığır gibi hayvanlardır. Beytullah'a götü­rülen hayvandır. En küçüğü koyundur.

Mahill, kurban kesmenin helal olduğu yerdir ki, burası da Ha-rem-i Şerif veya mahsur kalan kimsenin mahsur kaldığı yerdir.

Kulun, Allah için kesmiş olduğu kurban mânâsına gelen "nesike" kelimesinin çoğuludur.

Cünah, ash orta yoldan sapmak mânâsına gelen cünüh kökün­den olup "günah" manasınadır.

"Ayrıldığınız zaman" demektir. Aslı, suyun dökülerek akması mânâsına gelen fiilindendir. demek, "Suyun akmasına benzer bir hızla Arafat'tan ayrıldınız" demektir.

Halâk, Allah'ın rahmetinden nasib ve pay almak demektir. : "Hesap için toplanacaksınız" demektir. [559]



Âyetlerin Nüzul Sebebi


1. İbn Abbas (r.a.)'m şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Yemenliler, azık ve yiyecek tedarik etmeden haccederler ve "Biz Allah'a tevekkül edi­yoruz" derlerdi. Mekke'ye geldikleri zaman da, dilencilik yaparlardı. Bunun üzerine Yüce Allah: "Azık edinin, Bilin ki, azığın en hayırlısı takvadır" mealindeki âyetini indirdi.[560]

2. Âişe (r.a.)'m şöyle dediği rivayet olunmuştur: Kureyşliler ve onlar­la aynı dinde olanlar Müzdelife'de vakfe yapıyorlardı. Hamâset-i diniyye iddialarından dolayı bunlara "Hums" ismi verilirdi. Diğer Araplar ise Ara­fat'ta vakfe yapıyorlardı. İslam gelince, Yüce Allah peygamberine Arafat'a gelip vakfe yaptıktan sonra oradan ayrılmasını emretti. Kureyşliler, Meş'a-r-i Harâm'dan bir sel gibi toplu olarak akarlardı. Bunun üzerine Yüce Allah: "Sonra insanların sel gibi akın ettiği yerden, siz de sel gibi akın edin" mea­lindeki âyeti indirdi.[561]



Âyetlerin Tefsiri


196. Hacc ve umreyi, rükün ve şartlarına riayet ederek, tam bir şekilde, Allah rızası İçin eda edin. Hastalık veya düşman sebebiyle hac veya umreyi tamamlamanız en­gellenirse ve ihramdan çıkmak isterseniz kolayınıza gelen deve, sığır veya koyundan birini kurban kesmeniz gerekir. Kurbanlık hayvan, kesileceği yere varıncaya kadar, traş olarak veya saçlarınızı kısaltarak ihramdan çıkmayınız. Kurbanın kesileceği yer, Ha-rem-i Şerif veya mahsur kalman yerdir.: Ey ihram giymiş mü'minler! Sizden kimin cil­dinde kıllarım kesmeyi gerektiren bir hastalığı olur da onları tıraş ederse veya başında, bit ve başağrısı gibi kendisine eziyet verecek bir şey bulun­duğu için ihramli iken başını tıraş ederse, ona fidye vacip olur. Bu fidye ya üç gün oruç tutmak veya altı fakire üç sa' miktarınca sadaka vermek veya en az bir koyun olmak üzere bir kurban kesmektir. liti İşin başlangıcında emniyet içinde iseniz veya ihsardan sonra emniyete ulaşırsanız, Bu takdirde, kim hacc aylarında umre yapar ve ihramlı olmayanların faydalandığı güzel koku sürünme, kadınlara yaklaşma ve benzeri diğer nimetlerden faydalanırsa, kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Bu da, Allah'a şükrün bir ifadesi olarak keseceği bir koyundur. Kim kurbanı alacak bir imkân bulamazsa, ongun oruç tutması gerekir. Bu­nun üç gününü hacc için ihrama girdiğinde, yedisini de vatanına döndüğünde tutar. İşte bu, kurban yerine geçecek on gündür. Sevabı da, eksiksiz olarak kurbanın sevabı kadardır. Bu temettü haccı veya bu kurban, Harem-i Şerifte otur­mayanlara mahsustur. Harem-i Şerifte oturanlar haccı-ı temettü yapamaz­lar, onlar için bir kurban kesme de söz konusu değildir. Allah'ın emirlerine sarılmak ve yasaklarından kaçınmak sure­tiyle O'nun azabından sakınınız. Biliniz ki, O'na muhalefet edene azabı şiddetlidir. Yüce Allah bundan sonra haccın vaktini açıklayarak şöyle buyurur: [562]



197. Haccın mevsimi, insanlar arasında bilinen Şevval ve Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk ongunudur. Kim bu aylarda ihrama girip telbiye yaparak hacca niyet ederse, artık onun için Hacc esnasında hanımına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Yani hacca ni­yet eden kimse kadınlara yaklaşamaz ve onlardan faydalanamaz. Çünkü o, Allah'a yönelmiş ve O'nun rızasını istemiştir. Dolayısıyla şehevî arzuları bırakması, masiyetleri, cedelleşmeyi ve arkadaşlarla kavga etmeyi terk et­mesi gerekir. İleriye, nefsiniz için hayırdan ne gön­derirseniz, Allah onun karşılığında size en güzel şekilde mükâfat verir. Âhiretiniz için takva azığı hazırlayın. Çünkü o, en hayırlı azıktır. Ey akıl ve anlayış sahipleri! Benden kor­kun ve azabımdan sakının.[563]



198. Rabbinizden gelecek bir lutfu aramanızda size harhangi bir günah yoktur. Yani hacc esnasında ticaret yapmanızda size bir günah ve bir vebal yoktur. Çünkü dünyalık ticaret dinî ibadete mani değildir.

Daha önce müslümanlar hacc aylarında ticaret yapmayı günah sa­yarlardı. Bu âyet inerek, müslümanlarm hacc aylarında ticaret yapmalarım mubah kıldı.

Arafat'ta vakfe yapıp ora­dan ayrıldığınızda dua, tazarru, tekbîr ve tehlîl ile, Müzdelife'de Meş'ar-i Haram'ın yanında Allah'ı anınız. O'nun size gösterdiği gibi güzel bir şekilde O'nu anınız. Hidayet ve iman nimetine karşılık O'na şükrediniz. Çünkü o sizi hidayete iletmeden önce, siz imanı ve dinin hükümlerini bilmeyen sapıkların içindeydiniz. [564]



199. Sonra, Müzdelife'den değil insanlann bir sel gibi akıp gittiği Arafat'tan siz de inin.

Bu hitap Kureyşli'leredir. Zira Kureyşliler, kendilerini diğer insanlar­dan üstün görüyor ve onlarla birlikte Arafat'ta durmak istemiyorlardı: "Biz Allah'ın dostları ve O'nun hareminin sakinleriyiz. Oradan dışarı çıkmayız." diyorlar ve Harem sınırları içinde olduğundan Müzdelife'de duruyorlar, sonra da oradan inip gidiyorlardı. Bunlara, "dindarlar" mânâsına "hums" deni­lirdi. Yüce Allah Rasulüne Arafat'a çıkıp orada vakfe yapmasını, sonra da oradan inmesini emretti.

Geçmiş günahlarınızdan dolayı Allah'tan af dileyiniz. Çünkü Allah'ın bağışlaması çok, rahmeti geniştir. [565]



200. Hacc işlerini bitirip sona erdirdiğinizde, babalarınızı andığınız ve övgü vesilelerini sa­yıp döktüğünüz gibi, hatta ondan daha fazla Allah'ı anınız.

Müfessirlerin anlattığına göre Araplar, hac menâsikini îfa ettikten sonra Mina'da Mescitle dağ arasında durarak, babalarından intikal eden övgü vesilelerini, tarihî güzel günlerini anarlardı. İşte bunun için, onlara sadece Allah'ı zikretmeleri emredildi.

Öyle insan var­dır ki, sadece dünyayı düşünür ve şöyle der: Allah'ım! Bana vereceğin mü -kâfatı ve lütfü sadece dünyada ver. Böyle kimsenin âhirette bir payı, bir nasibi yoktur. [566]



201. İnsanlardan öylesi de vardır ki hem dünya ve hem de âhiretin hayrını ister ve bizi cehennem azabından koru, der. Bu, akıllı mü'mindir. Bu dua, bütün hayırları toplar, bütün serleri de uzaklaştırır. Çünkü dünyadaki hasene (ha­yır); sıhhat, afiyet, iyi bir ev, güzel bir eş, bol rızık ve daha bir çok iyi şeyleri kapsar. Âhiretteki hayır da büyük korkudan emin olma, hesabı kolay verme, cennete girme, Allah'ın cemalini görme ve benzeri hayırları kapsar. [567]



202. İşte' hem dünya ve hem de âhiret mutluluğunu isteyen bu kimselerin yaptıkları iyi amellerden bol­ca nasipleri vardır. Allah'ın hesaba çekmesi süratlidir. Mahlukâtı, göz açıp kapayıncaya kadar hesaba çeker. [568]



203. Sayılı günlerde Allah'ı anın. Yani kurban kesme gününden sonra üç gün namazlardan sonra ve şeytan taşlarken tekbir getirerek Allah'ı zikrediniz. Kim acele ederek iki gün sonra Mina'dan aynhrsa ona bir günah yoktur. Kim geri kalıp da üçüncü gün, ki buna ikinci ayrılış günü denir, şeytan taşlarsa ona da bir günah yoktur. Zikredilen bu hükümler, Allah'tan korkup haccını en güzel bir şekilde tamamlamak isteyenler içindir. Allah'tan korkunuz ve biliniz ki, siz hesap için Allah'ın huzurunda toplanacaksınız da, amellerinize göre sizi cezalandıracaktır. [569]



Edebî Sanatlar


1. Cümlesi, kurbanı ihsar yerinde kesmekten kinayedir.

2. Burada hazif yoluyla icaz vardır. Yani, kim hasta olduğu için tıraş olursa, veya başında kendisine eziyet verecek bir şey bulunduğu için tıraş olursa ona fidye gerekir, demektir.

3. Burada gâibten muhataba dönüş vardır. Bu da edebî güzelliklerdendir.

4. Burada tafsilden sonra icmal vardır. Bu, itnab kabi­linden bir sanattır. Oruca devam etmenin onu basite almamanın veya gün­lerinin sayısını eksiltmemenin gerektiğini vurgular.

5. Cümlesinde, işin büyüklüğünü göstermek ve kalblere korku salmak için, zamir yerine, Allah lafzı açık isim olarak getirilmiştir.

6. Bu kelimelerin sıygası olumsuzluk bildirmekle bir­likte, hakikatte bunlar yasaklayıcı emirlerdir. Yani, "Kimse hanımınaj yak­laşmasın ve fâsıkhk etmesin" demektir. Bu tür bir ifade, sarih bir yasak­lamadan daha vurguludur. Çünkü bu ibare, böyle bir işin kesinlikle olma­ması gerektiğini ifade eder. Zira hoş görülmeyen ve bizatihi çirkin olan şeyin, hacc aylarında yapılması daha çirkindir. Bir şeyi haber sıygasıyla getirip de nehyini murat etmek, daha mübalağalı ve daha açıktır.

7. Bu cümlede teşbih-i temsil vardır. Buna "Mürsel-Mücmel" denilir. âyeti arasında latif bir mukabele sanatı vardır. [570]



Faydalı Bilgiler


1. kelimesi, aslında ibadet manasınadır. Kurban kesmek de, mü'minin Allah'a yaklaşacağı şerefli ibadetlerden olduğu için, hayvanı kur­ban etmeye de "nüsük" denir. :

2. Dünya azığı, nefsin istek ve arzularını yerine getirmeyi temin eder. Âhiret azığı ise, ahiret nimetlerini elde etmeyi sağlar. Bundan dolayı! Yüce Allah, faydalı olan âhiret azığım zikretti. Bu mânâda el-A'şâ şu beyti söylemiştir.

Sen takva azığını almadan göçer de öldükten sonra azığını almış kimse ile karşılaşırsan, onun gibi olmadığına ve onun âhireti gözettiği gibi gözetmediğine pişman olursun. [571]



204. İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbindekine Allah'ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır.

205. O, dönüp gittiğinde yeryüzünde ortalığı fesa­da vermek; ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.

206. Böylesine "Allah'tan kork!" denilince benlik ve gurur kendini günaha sevkeder. Ona cehennem ye­ter. O ne kötü yataktır.

207. İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın rıza­sını almak için kendini feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.

208. Ey iman edenler! Hep birden İslam'a girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanmızdır.

209. Size apaçık deliller geldikten sonra, eğer sa­parsanız, şunu iyi bilin ki Allah Azizdir, Hakimdir,

210. Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Al­lah'ın ve meleklerin gelmesini mi beklerler? Halbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah'a döndürülür.

211. İsrailoğullarına sor. Onlara nice mucizeler verdik. Kİm mucizeler kendisine geldikten sonra Alla­h'ın nimetini değiştirirse, bilsin ki Allah'ın azabı şid­detlidir.

212. Kâfir olanlar için dünya hayatı cazip kılındı. Onlar, iman edenler ile alay ederler. Oysa ki, inkârdan sakınanlar kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rizık verir.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde, oruç, zekat ve hacc gibi kalpleri temiz­leyen ve ruhları arındıran ibadetleri anlattı. İnsanlardan bir kısmının sa­dece dünyayı istediğini, ondan öteye bir gayesi olmadığını; bir kısmının ise, Allah rızasını kazanmak gibi yüce bir gayesi olduğunu bildirdi. Bu âyetlerde ise, her iki grupla ilgili örnek verdi: Bunlardan birisi, kendini şeytana kaptırmış dalâlet grubu, diğeri ise kendini Rahman'a vermiş hida­yet grubudur. Daha sonra Yüce Allah, şeytanın peşinden gitmekten sakın­dırdı ve onun, bizim amansız düşmanımız olduğunu bildirdi. [572]



Kelimelerin İzahı


Leded, şiddetli düşmanlık demektir. Taberî, eleddü kelimesinin amansız düşman mânâsına olduğunu söyler. Hadiste "Allah katında en se­vimsiz kişi, husumeti şiddetli olandır" buyrulmuştur.

Hars, ekin demektir. Çünkü tohum önce ekilir, sonra tarla sürülür.

Nesi, zürriyet ve çocuk demektir. Bu kelime, aslında, süratle çıkmak manasınadır. "Rabblerine koşarak giderler[573] mealindeki âyette de bu mânâda kullanılmıştır. Çocuk anasının rahmine süratle düştüğü için ona nesil denmiştir.

İzzet; gurur ve haysiyet demektir.

Hasb, fiil mânâsına isimdir. "O'na yeter" demektir.

Mihâd, yatıp uyumak için hazırlanan döşektir.

"Satıyor" manasınadır.

tbtiğâ, istemek demektir.

Bu kelime, sin harfi esre okunduğunda "İslam, üstün okun­duğunda "sulh" mânâsına gelir. Bunun aslı, boyun eğmek ve itaat etmek mânâsına gelen "İstislam" kökündendir. Şair şöyle der:

Kabilemi İslam'a çağırdım. Neticede gördüm ki, yüz çevirmiş kaçı­yorlar.

Zelel, doğru yoldan sapmak demektir. Hakiki mânâda, ayak kay­ması için kullanılır. Daha sonraları manevî işlerde kullanılmıştır.

Zulel, zulle kelimesinin çoğuludur. Zulle ise, güneş ışınlarını perdeleyip görünmesine mani olan şeydir. [574]


Nüzul Sebebi


1. Rivayet edildiğine göre Ahnes b.Şureyk Peygamberimize gelerek müslüman olduğunu bildirdi ve onu sevdiğine dair yemin etti. Halbuki görünüşte müslüman, fakat içi çirkef dolu bir münafıktı. Biraz sonra Rasu-lullah (s.a.v.)'m yanından ayrılıp gitti. Yolda mü s lüm ani ardan bir topluluğa ait ekine ve eşeklere rastladı.' Ekini yaktı, eşekleri de öldürdü. Bunun üzerine Yüce Allah ifadesiyle başlayıp yi ile sona eren âyetleri indirdi.[575]

2. Rivayet edilir ki, Suheyb-i Rûmî Medine-i Münevvere'ye hicret et­mek istediğinde Kureyş müşriklerinden bir grup onu geri çevirmek için ar­kasından yetiştiler. Bunun üzerine bineğinden inip, çantasmdaki okları çıkarttı, yayını aldı ve şöyle dedi: Ey Kureyş topluluğu! Benim, sizin en iyi okçunuz olduğumu biliyorsunuz. Allah'a andolsun ki, çantamdaki okları atıp bitirinceye kadar bana yaklaşamazsmız. Sonra, kılıcımdan elimde bir parça kaldığı müddetçe sizinle savaşırım. Ondan sonra bana istediğinizi yapın". Müşrikler: "Sen bize geldiğinde hiçbir şeyi olmayan fakir ve zayıf birisiydin. Şimdi zenginsin!! dediler. Bunun üzerine Suheyb: "Malımın ye­rini size söylesem beni serbest bırakır mısınız?" dedi. Müşrikler: "Evet"

dediler. Süheyb onlara Mekke'deki malının bulunduğu yeri söyledi. Me­dine'ye geldiğinde Rasulallah (s.a.v.)'m huzuruna girdi. Rasulallah (s.a.v.) ona: "Alışverişin kârlı olsun Ya Suheyb!" diye dua etti. Bunun üzerine Yüce Allah âyetini indirdi.[576]



Âyetlerin Tefsiri


204. Ey Muhammedi İnsanlardan öylesi vardır ki, sözü senin hoşuna gider, tatlı dili ve kuvvetli ifadesiyle seni hayrete düşürür. Fakat o, yalancı bir münafıktır. Onun bu davranışı sa­dece dünya hayatında etkisini gösterir. Âhirete gelince, orada hükmedecek olan sadece, kalpleri gören, sırlardan haberdar olan ve gayıplan bilen Yüce Allah'tır. münafık, sana iman ettiğini söyler, fakat kalbindeki küfür ve nifakla Allah'a karşı savaşır. O, amansız bir düşmandır. Görünüşte dindar, tatlı dilli, iyi birisi olmasına rağmen bâtıl uğrunda savaşır. [577]



205. Senin yanından ayrılıp gittiği za­man, yeryüzünde fesat çıkarır.

Bu âyet Ahnes hakkında nazil olmuştur. Fakat, diliyle kalbi birbirini tutmayan her münafık hakkında geçerli umumî bir hükümdür. Bu gibiler hakkında, şöyle bir Arap atasözü vardır: Diliyle tatlı tatlı söyler, fakat tilki

gibi sana tuzak kurar,

İnsandan veya hayvandan türeyen nesli ve ekini helak eder. Yani onun fesadı umumîdir. Şehirliyi de bedeviyi de kapsar. Hars, ekin ve meyvelerin yetiştiği yer tarladır. Nesil, canlıların yavruları­dır. İnsanları ayakta tutan da bu iki şeydir. Dolayısıyle bu ikisinin ifsadı, insanlığı yok etmek demektir. Allah fesadı ve fesat çıkaranları sevmez.[578]



206. Ona, "Allah'tan kork" denilince, günahları sebebiyle benlik ve gurur onu yakalar. Yani bu günahkâr kişilere, "Çirkin söz ve fiillerden vazgeçin" diye öğüt verilince, benlik ve cahili gu­rurları onları günah işlemeye ve kibirlilik taslayarak hakkı kabul etme­meye sevkeder. Neticede bozgunculuk çıkarma ve inat işine iyice dalarlar. Yatak ve döşek olarak cehennem ona yeter. O, ne kötü yataktır! [579]



207. İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah'ın rızasını elde etmek için kendini feda eder. Bunlar hayırlı ve iyi kimselerdir. Yüce Allah münafıkların kötü vasıflarını anlattıktan sonra, mü'minlerin övgüye layık güzel vasıflarını anlattı. Yani insanlar içinde hayır ve salah ehli bir grup vardır ki, sadece Allah'ın rıza ve sevabını elde etmek için kendilerini Allah yolunda feda ederler, yaptıkları ameller­le O'nun rızasından başka bir şey talep etmezler.

Allah, kullarına karşı engin rahmet sahibidir. İyilikleri kat kat mükâfatlandırır, kötülükleri bağışlar, kendisine isyan edenleri he­men cezalandırmaz. Sonra Yüce Allah mü'min kullarına, hükmüne boyun eğmelerini, emirlerine uymalarını ve İslam dinine girmelerini emretti. Zi­ra Allah ondan başka hiçbir dini kabul etmez. [580]



208. Ey iman edenler! İslam'a, o-nun bütün hükümlerine tamamen uymak suretiyle girin, bir hükümle amel edip diğerini bırakmayın, mesela namaz kılıp zekatı vermemezlik etme­yin. İslam bir bütündür, bölünmez. Şeytanın aldatmalarına kanarak onun size gösterdiği bâtıl yollara girmeyin. O sizin apaçık bir düşmanmızdır. [581]



209. Eğer İslamın hak olduğuna dair ke­sin ve apaçık deliller geldikten sonra, tökezleyip ona girmekten yüz çevirirseniz Biliniz ki Allah galiptir, kendisine isyan edenlerden intikam almaktan âciz değildir, yarattığı ve yaptığı her şey bir hikmete bağlıdır. [582]



210. Onlar yüce olan Allah'ın, mahlukâtı arasında h'üküm vermek için kendilerine gelmesinden başka bir şey beklemezler.[583] O gün de semâ yarılır ve buluttan gölgeler içinde Allah (c.c), Arş'ın taşıyıcıları ve sayılarını Allah'tan başka kimse­nin bilmediği melekler buluttan gölgeler içinde inerler. Bu sırada melekler yüksek sesle şöyle teşbih ederler; "Mülkün ve melekût âleminin sahibi olan Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz. İzzet ve kudret sahibi olan Allah noksan sıfatlardan uzaktır. Hiç ölmeyen, daima diri olan Allah'ı teşbih ede­riz. Mahlukâtını öldürüp kendisi ölmeyen Allah hertürlü eksiklikten yüce­dir. O her kötülükten münezzeh ve mukaddestir, meleklerin ve Ruh'un Rabbidir. Artık mahluklar arasında hüküm vererek, iyiyi kötüden ayırma işi bitmiştir. Bir grup cennete, bir grup cehenneme gitmiştir. Bütün insanların dönüşü bir olan Allah'adır. Yüce Allah'ın bu şe­kilde buyurmasından maksat, kıyamet gününün korkunçluğunu ve dehşetini gözler önünde canlandırmak ve o gün, gerçek hâkimin, hüküm ve kazasına asla karşı gelinemeyen Yüce Allah olduğunu beyan etmektir. Sonra Yüce Allah, Rasulüne hitap ederek şöyle buyurur: [584]



211. Ey Muhammed! İsrâîloğullarma şu soruyu sorarak onlar» kına: Musa'nın doğruluğuna delâlet eden, ne kadar açık ve kesin deliller gördüler. Buna rağmen nasıl da küfredip iman etme­diler? Kim, mû'cizeler kendisine geldikten sonra, Allah'ın nimetlerini bırakıp onlara karşılık küfür ve inkârı alırsa, bilsin ki, Allah'ın ona tattıracağı azap çok şiddetli ve elem vericidir. [585]



212. İnkâr edip kâfir olanlara dünya hayatı süslendi. Yani dünyanın şehvet nimetleri onlara süslü gösterildi. Kalplerini dünya sevgisi kuşattığı için âhireti unuttular. Şerre iyice dalarak ebediyyet yurdu olan âhiretten yüz çevirdiler. Bu yüzden de, dünyayı bırakıp âhirete yönelen mü'minleri geri zekalılıkla itham edip, on­larla alay ederler. Nitekim onların bu durumu, "Dünyada günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi[586] mealindeki âyette de anlatılmaktadır. Yüce Allah onların bu bâtıl görüşlerini reddetmek için şöyle buyurur: Oysaki, iman edip Allah'ın azabından korunanlar, onların çok üstünde olan mevkilerdedir. Mü'minler a'la-i illiyyînde, kâfirler ise esfel-i sâfilîndedir. Mü'minler âhirette izzet ve ikramın zirvesinde, kafirler ise zillet ve horluğun dibindedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir. Yani, "kendilerine hesapsız rızık verilmek üzere, cennete girer­ler[587] mealindeki âyette belirtildiği gibi, Yüce Allah, dostlarını bitmez tükenmez bol nzıklarla rızıklandmr. Veya ister mü'min olsun, ister kâfir; ister iyi olsun ister günahkâr, hikmet ve dilemesi icabı dilediği kuluna bol rızık verir. Bu hususta onu kimse hesaba çekemez. [588]



Edebî Sanatlar


1. Burada "izzet" lafzından sonra "ism" lafzı zikredil­miştir. Edebiyatçılar bu sanata "tetmim" (tamamlama) sanatı derler. Çünkü izzet lafzı genellikle övülen bir vasfı akla getirir. Böyle olmadığını bu izzetin yerilen bir izzet olduğunu göstermek için, ondan sonra "ism" lafzı getirilmiştir.

2. Bu, bir nevi hakaret ve alaydır. Yani, nasıl bir anne oğluna yumuşak yatak ve örtü ile hizmet edip ikramda bulunursa, cehen­nem de öylece onlar için hazırlanmış bir döşektir!...

3. Buradaki istifham, olumsuzluk mânâsında istifham-ı inkârîdir. Daha sonra gelen ^1 edatı bunu göstermektedir. "Beklemezler" manasınadır.

4. Burada "zulel" lafzı, korkunçluk ve heybet ifade et­mesi için nekre gelmiştir. Zira bulutlar, içindekileri göstermeyecek kadar yoğun olduğu için, son derece heybetli ve korkunç görünürler, cümlesinde ki mâzî fiil, cümlesindeki muzâri fiile atfedilmiş tir. Onun sanki olmuş gibi muhakkak tahakkuk edeceğini göstermek için böyle yapılmıştır.

5. Burada heybeti artırmak ve kalplere korku salmak için, zamir yerine Allah lafzı kullanılmıştır.

6. Burada "süsleme" fiili, mâzî olarak getirilmiştir. Zira dünyanın kâfirlere süslü gösterilmesi ve dünyayı süslü görme vasfının onların tabiatlarına yerleştirilme işi tamamlanmıştır. Bu mâzî fiil üzerine, muzâri fiilinin affedilmesinin sebebi ise, onların, mü'minlerle alay etmelerinin devam etmesidir. Zira muzâri sıygası devam ve süreklilik ifade eder. [589]



Bir Uyarı


İbn Teymiyye "Tedmuriyye" adlı risalesinde şöyle der: Yüce Allah zâtını, "buluttan gölgeler içinde gelmek" ile vasıflandır-mıştır. Burada "ityân" (gelmek) fiilini kullandığı gibi, başka bir âyette de aynı manada "meçi" fiilini kullanmıştır. Gerek Kur'an'da, gerekse sahih ha­dislerde, Allah'ın zâtı ile ilgili bunlara benzer lafızlar kullanılmıştır. Bu lafızlar hakkında söylenecek bir söz vardır. O da Selefin ve imamların gö­rüşüdür. Onlar Yüce Allah'ı kendisinin ve Rasulünün vasfettiği gibi, aynı lafızları kullanarak tahrifsiz, ta'dilsiz, keyfiyet belirtmeden ve benzetme yapmadan vasfetmişlerdir. Zâtı hakkında ne söylenirse, sıfatlan hakkında da aynı şey söylenir. Ne zatında, ne sıfatlarında, ne de fiillerinde hiçbir şey O'na benzemez.

Eğer birisi: "Yüce Allah nasıl gelir? O'nun gelmesi nasıldır?, diye so­rarsa ona şöyle denir: O'nun zâtının nasıl olduğu bilinmediği gibi, sıfatları­nın da nasıl olduğu bilinmez".[590]



213. İnsanlar bir tek ümmet îdi. Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitap­ları da gönderdi. İndirilen kitapta hiç kimse ayrılığa düşmedi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Al­lah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.

214. Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi san­dınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve berabe­rindeki mü'minler "Allah'ın yardımı ne zaman gele­cek?" dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır.

215. Sana ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah, ya­pacağınız her hayrı bilir.

216. Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, halbuki siz bilmezsiniz.

217. Sana haram ayı yani onda savaşmayı soruyor­lar. De ki: "O ayda savaşmak büyük bir günahtır. Allah yolundan çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mescid-i Ha-ram'ın ziyaretine mani olmak ve halkını oradan çıkar­mak ise, Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha büyük günahtır." Onlar eğer güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de boşa gider. Onlar cehennemlik­tirler ve orada devamlı kalırlar.

218. İman edenler ve hicret edip Allah yolunda ci-had edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın rahmetini uman kişilerdir. Allah, Ğafûr ve Rahîm'dir.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah bundan önceki âyetlerde insanlasın iki grup olduğunu; bir grubun, tatlı dil ve ifade gücü ile insanları sapıklığa düşürüp, yeryüzünde fesat çıkardığını, bir grubun ise, Allah rızasını gözetip O'ndan başka hiç kimseden birşey beklemeyerek kendini hak uğruna feda ettiğini anlattı. Hayır ile şer ehli arasında kavga ve münazara kaçınılmaz bir şey olduğu gibi, hak için kılıca sarılmak da mutlaka yapılması gereken bir iştir. Bun­dan dolayı Yüce Allah mü'minlere, hakkı müdafaa için kılıca sarılmalarını, zulüm, taşkınlık ve düşmanlığı def etmek için cihad etmelerini meşru kıl­dı. [591]



Kelimelerin İzahı


Bağy, azgınlık ve taşkınlık demektir.

Bu kelime, yer sarsıntısı mânâsına gelen "zelzele" kelimesin­den alınmıştır. Zelzele, şiddetle sarsmak, hareket ettirmek demektir.

Kürh, nefsin hoşuna gitmeyen şey demektir. İbn Kuteybe: "Kürh, meşakkat; kerh ise zorlama, zorla istediğini yaptırma manasınadır" der.

Sadd, engellemek, mani olmak demektir. Bir kimse diğerini birşey yapmaktan men ettiği zaman denir.

Dönüyor demektir. Riddet, imandan küfre dönmektir. Rağıb el-İsfehanî şöyle der: "Irtidât ve Riddet, geldiği yoldan geri dönmek demektir. Ancak riddet, sadece küfre geri dönmek mânâsına kullanılır. İrtidat ise, küfre dönmek mânâsına kullanıldığı gibi, diğer hususlarda da geri dönmek mânâsına kullanılır. Nitekim, "Hemen, izlerinin üzerine geri döndüler.[592] mealindeki âyette de bu mânâdadır.[593]

Boşa gitti, yok oldu demektir. Lisânu'1-Arab müellifi şöyle der: Habita: "Bir amel işledi, sonra onu ifsat etti." demektir. Nitekim "Al­lah, onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.[594] mealindeki âyette, bu kelime, "boşa çıkarmak, sevaplarını yok etmek" mânâsında kullanılmıştır.[595]

Umuyorlar manasınadır. Recâ, faydalı bir şeyin meydana gel­mesini ummak, beklemek demektir. [596]



Nüzul Sebebi


Rasulullah (s.a.v.), bir Kureyş kervanını gözlemeleri için, Abdullah b. Cahş komutasında bir seriyye göndermişti. Kervanda Amr b.Hadramî ve onunla beraber üç kişi vardı. Seriyye de olanlar Amr b.Hadrami'yi öldürüp iki kişi de esir aldılar. Ticaret mallarıyle birlikte kervanı alıp götürdüler.

Bu olay Recep ayının ilk günü meydana gelmiştir. Seriyyedeki müslüman-lar ise, o günün, Cemaziye'l-âhir'in son günü olduğunu zannediyorlardı. Bu­nu fırsat bilen Kureyşliler: "Muhammed, korkanların her türlü tehlikeden emin olduğu, insanların kazanç elde etmek için her tarafa rahatlıkla gittiği haram ayın hürmetini ihlal etti" dediler. Bu, müslümanlara zor geldi. Bu­nun üzerine ... o âyeti nâzii oldu. [597]



Âyetlerin Tefsiri


213. İnsanlar bir tek ümmetti. Yani insanlar imanlı ve doğru fıtratlı idiler. Daha sonra, ihtilaf edip birbirine düştüler. Bunun üzerine Yüce Allah, insanları doğru yola ilet­mek için, mü'minlere cennet nimetlerini müjdeleyen kâfirlere de cehen­nem azabını haber veren peygamberler gönderdi. Onlarla beraber insanlığı hidayete iletmek ve ihtilafa düştükleri din hususunda onları aydınlatmak ve aralarında hükmetmek üzere semavî kitaplar gönderdi.

Kitabın doğruluğuna dair kendilerine apaçık ve kesin deliller gel­dikten sonra, kâfirlerin mü'minleri kıskanmaları sebebiyle kendilerine ki­tap verilenler yine de ihtilafa düştüler. Anlaşmazlığı ortadan kaldırmak için hidayet kaynağı olan bu nurlu kitabın verildiği kimseler, tam tersini yaptılar. Çünkü ihtilafı ortadan kaldırmak için gönderilen kitabı o ihtilafın iyice derinleşmesine ve kuvvetlenmesine sebep kıldılar. Bunu gaflet ve ce­haletleri sebebiyle değil, açık delilleri görerek, bile bile yapıyorlardı. Allah sapıkların ayrılığa düşüp ulaşa­madıkları hakikate, lütfederek ve kolaylık sağlıyarak mü'minleri ulaştırır. Allah dilediğini Naîm cennetlerine götüren doğru yola iletir. [598]



214. Ey mü'minler! Yoksa imtihan olunmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Halbuki sizden önce gelip geçen mü'minlerin başına gelenler sizin başınıza gelme­di. Onların imtihan edildiği musibetlerle imtihan olunmadınız. Onlara öylesine fakirlik, şiddetli belâ ve musibetler geldi ve zelzele sarsar gibi Öylesine sarsıldılar ki bu sarsıntılar peygamber ve beraberindeki mü'minlerin: "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" diyecekleri bir dereceye ulaştı. Zira onlar aşırı bir şekilde bunaldıkları için yardımın geç kaldığı kanaatine varmışlar­dı. Bu durum, imtihanın şiddetini çok güzel tasvir etmektedir. Peygamber­ler sabır ve sebatta daha dirençli olmalarına rağmen, sabırları taştı ve bu derecede sıkıntılı ve bunalımlı duruma geldiler. İşte bu hal, onlara gelen şiddetli musibetin son noktaya ulaştığını göstermektedir. Yüce Allah onlara cevaben, şöyle buyurur: "Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır. Size müjdeler olsun artık Allah'ın yardımının zamanı gelmiştir" "Allah kendisine yardım edenlere mutlaka yardım eder.[599]

Sahabeden bazıları, Ey Allah'ın Rasulü! Malımızdan ne infak edelim ve nereye verelim?, dediler. Bunun üzerine aşağıdaki âyet nazil oldu. [600]



215. Ey Muhammed! Sana, mallarından ne harcaya­caklarını ve kime harcayacaklarını soruyorlar. Onlara de ki: "Mallarınızdan harcayacak­larınızı, anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, fakirlere ve yolda kalmışlara harcayın." Şüphesiz Allah yapacağınız her iyi­liği bilir ve ona karşılık size bolca mükafat verir.

Bundan sonra Yüce Allah, savaşın meşru oluşunun hikmetini anlata­rak şöyle buyurur: [601]



216. Ey mü'minler! Kâfirlerle savaşmak size farz kılındı. Savaşta mal heder edildiği ve can tehlikesi bulunduğu için hoşunuza gitmez ve size güç gelir. Fakat ba­zen birşey tamamen faydalı ve'hayırlı olmasına rağmen hoşunuza gitmeye­bilir. Bazen de bir şey sizin için bütünüyle teh­likeli ve zararlı olmasına rağmen hoşunuza gidebilir. Umulur ki, hoşunuza gitmese bile, savaşta sizin için hayır vardır. Çünkü onda ya zafer ve gani­met elde edilir veya şehitlik mertebesi ve sevap kazanılır. Savaşı bırakmak hoşunuza gitse bile belki de sizin için kötü olur. Zira bunda zillet, fakirlik ve sevaptan mahrum kalma vardır. İşlerin neticesini, dünya ve âhiretiniz hususunda hangisinin daha hayırlı olduğunu Allah siz­den daha iyi bilir. Şu halde o size ne emrediyorsa onu hemen yapınız.[602]



217. Ey Muhammed! Arkadaşların sana haram aylarında savaşmanın helâl olup olmadığını soruyorlar. Onlara de ki: O aylarda savaşmak büyük bir olay olup günahı da büyüktür. Fakat ondan daha büyük ve daha önemli bir şey vardır ki o da Mü'minleri Allah'ın dinin­den alıkoymak, Allah'ı inkâr etmek, mü'minlerin Mescid-i Haram'a yani Mekke'ye girmelerini engellemek ve siz Mescid-i Haram'ın ehli ve koruyu­cusu olduğunuz halde sizi Mekke'den çıkarmak, işte bunların hepsi Allah katında sizin müşrikleri öldürmenizden daha büyük günahtır. Sizin haram aylarında onlara karşı savaşmanızı büyük bir olay sayıyorlarsa bilsinler ki onların Peygamber (s.a.v.) ve mü'minler hakkında işledikleri daha büyük ve daha çirkin bir olaydır. İman ettikten sonra müslümanlan küfre döndürmek için dinleri hakkında onları fitneye düşürmek, Allah katında öldürmekten daha büyüktür.

Onlar, güçleri yetse, sizi küfür ve sapıklığa döndürünceye kadar sizinle savaşa devam etmeye kararlıdırlar, küfür ve düşmanlıklarından vaz­geçmezler Sizden kim onların çağrısını kabul eder de dininden döner sonra kâfir olarak Ölürse onun daha önce işlediği salih ameller hem dünyada hem de âhirette boşa çıkar ve sevabı gider. Onlar cehennem ehlidir. Orada ebedî kalacaklar, oradan asla çıkmayacaklar. [603]



218. Allah'ın dinini yücelt­mek için ailelerini ve vatanlarım terk edip düşmanla cihad eden mü'minler var ya işte anlatılan vasıfları taşıyan o kimseler, Allah'ın rahmetini kazanmaya lâyık olanlardır. Allah'ın bağışlaması çok, rahmeti geniştir. [604]



Edebî Sanatlar


1. Âyetinde hazif yoluyla i'caz vardır. Takdiri şeklindedir. âyeti hazf edilmiş bölümü göstermektedir.

2. Cümlesindeki edatı, munkatıadır. Hemze inkar ve uzaklaştırma içindir. Yani soru, istifhâm-ı inkârîdir. Takdiri şeklinde olup "yoksa sandınız mı" demektir.

3. Cümlesi olumsuzluk ifade eder. Ancak olumsuzlaştırılan şeyin yani öncekilerin başına gelen musibetlerin meydana gelmesi de bek­lenmektedir. Nitekim Zemahşerî de böyle demiştir. Mânâsı şöyledir: "Siz­den öncekilerin başına gelenler sizin başınıza henüz gelmedi. Ancak yakında gelecektir. Geldiği zaman sabrediniz."

Müberred şöyle der: Zeyd bana gelmedi cümlesi "Zeyd sana geldi mi" cümlesinin olumsuz cevabıdır, denilirse bu, Zeyd henüz bana gelmedi, gelmesini bekliyorum, demek olur. Buna göre âyet mü'minlerin başına musibetlerin gelmesinin beklendiğini, yakında ge­leceğini ifade eder.

4. Bu cümlede yardımın gerçekleşeceğim gösteren birkaç tane tekit unsuru vardır.

a) Cümle pekiştirme ifade eden istiftah edatı, y\ ile başlamıştır.

b) Cümlede pekiştirme edatı olan [ vardır.

c) İsim cümlesi tercih edilmiştir. yakında size yardım edi­lecek, şeklinde fiil cümlesi kullanılmamıştır. İsim cümlesi ise pekiştirme ifade eder.

d) Yardım, herşeye gücü yeten, âlemlerin Rabbi Allah'a izafe edil­miştir.

5. Bu cümlede mübalağa ifade etmek için 6jÇ mastarı, ismi meful olan yerinde gelmiştir. Nitekim Hansa da: "Savaş bazen zafer, bazen de hezimettir" cümlesinde ikbâl ve idbâr mas­tarlarım ismi meful yerinde kullanmıştır.

6. Cümleleri arasında edebiy­atta güzel sanatlardan sayılan "mukabele" sanatı vardır. Sevmek ile sev­memek, hayır ile şer birbirlerine karşı olarak söylenmiştir.

7. Cümlesinde tıbak bi's-selb, yani olumlu cümle ile olumsuz cümlenin birbirine uyumu vardır. [605]



Faydalı Bilgiler


Peygamberlere gönderilen kitaplar birkaç tane olmakla birlikte bun­ların özünde ve cevherinde tek kitap olduğuna işaret etmek için Yüce Allah peygamberlere gönderilen kitapları âyetinde tekil bir sıyga ile ifade etti. Çünkü o kitaplar aslında bir tek şeriatı ihtiva ederler. Nite­kim Yüce Allah şöyle buyurur: "Allah dinden Nuh'a tavsiye ettiğini size kanun yaptı...[606]



Bir Uyarı


Buharı, Habbab b.Eret'ın şö'yle dediğini rivayet etti: Rasulullah (s.a.v.) Kâ'be'nin gölgesinde cübbesini yastık etmiş yatıyordu. Biz ona gelerek durumumuzdan şikayette bulunduk ve "Bizim için Allah'tan yardım istemiyor musun? Bizim için O'na dua etmiyor mu­sun?" dedik. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Sizden önceki ümmetlerde kişi yakalanır ve yerde kendisi için kazılmış bir çukura konuı-du. Testere getirilip başından başlayarak vücudu ikiye ayrılırdı. Demir ta­raklarla et ve kemiklerinden de Öteye (sinirleri bile) taranırdı. Fakat bu işkence onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah bu işi tamam­layacaktır! (O kadar emniyette olacaksınız ki) bineğine binip Sanâ'dan Hadramut'a giden kişi sadece Allah'dan, bir de kurtların davarlarım yeme­sinden korkacak. Fakat siz acele ediyorsunuz. [607]



219. Sana, şarabı ve kumarı sorarlar. De ki: "Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takını faydalar vardır. Ancak onların günahı faydasından daha büyüktür". Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarmı sorarlar: "İhtiyaç fazlasını" de. Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz.

220. Dünya ve âhireti düşünesiniz diye... Sana ye­timleri sorarlar. De ki: "Onları iyi yetiştirmek daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate so­kardı. Çünkü Allah azizdir, hakimdir.

221. İman etmedikçe putperest kadınlarla evlen­meyin. Beğenseniz bile putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe put­perest erkekleri de kızlarınızla evlendirmeyin. Beğen-seniz bile putperest bir kişiden inanmış bir köle kesin­likle daha iyidir. Onlar cehenneme çağırır, Allah ise, izni ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp an­lasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.

222. Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: "O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlar­dan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaş­mayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın, şunu iyi bilin ki Allah tevbe e-denleri de sever, temizlenenleri de sever.

223. Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki, siz O'na kavuşacaksınız. Mü'minleri müjdele!..

224. İyi davranmanız, kötülüklerden korunmanız ve insanlar arasını düzeltmeniz hususunda yeminlerini­zi bozmaya Allah'ı engel kılmayın. Allah işitir ve bilir.

225. Allah, sizi kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz. Lakin kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Allah Gafûr'dur, Halîm'dir.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah Önceki âyetlerde savaşın hükümlerini ve onun meşru kılmmasındaki yüce gayeyi açıkladı, O da hakka yardım, dini aziz kılmak ve ümmeti dış düşmanların yutmasından korumaktır. Yüce Allah, bu âyetlerde de yurt içinde, toplumun güzel ahlak ve fazilet esaslarına göre eğitilip ıslah edilmesi ile ilgili prensipleri anlattı. Devleti ayakta tutan unsurların sağlam temeller üzerine oturması ve kasırgaların bile tesir ede­meyeceği yüksek bir saray şeklinde kalabilmesi için elbette dahilî ve haricî bir kısım ıslâhatın yapılması gerekmektedir. [608]



Kelimelerin İzahı


Hamr içkilerden sarhoş eden şey demektir. Aklı örttüğü için buna hamr denilmiştir. Bir kimse, kabm kapağını kapattığında der.

Meysir. kumar demektir. Kumar, meşekkatsiz ve yorulmaksızın kazanılan bir şey olduğu için, buna, kolaylık mânâsındaki yüsr kökünden türetilerek "Meysir" adı verilmiştir. Bir başka görüşe göre kumar zenginlik sebebi olduğu için servet mânâsına gelen "yesâr" kökündendir.

İsm, günah demektir. İçki içmek günaha sebep olduğu için ona da "ism" denilmiştir. Şâir bu kelimeyi içki mânâsında kullanmıştır. Sarhoş oluncaya kadar içki içtim. İşte içki, akılları böyle giderir.

Afv, ihtiyaç fazlası demektir.

Sizi güçlük ve meşakkate düşürür manasınadır. Anet, meşakkat demektir.

Emet, câriye demektir. Bunun zıddına hür denilir. Çoğulu şeklindedir.

Mahid, hayız mânâsına mastardır. Ayş (hayat) mânâsına ge­len "maîş" de bunun gibidir. Hayzm asıl mânâsı akmaktır. Sel akıp taştığı zaman denir. Keza ağacın suyu aktığı zaman denir. Ay hali gören kadına "hâiz" denildiği gibi "hâize" de denir. Ferrâ, bir mısrasında şöyle der: Temiz değilken kendisiyle zina edilen hayızlı kadın gibi...

Hars. toprağa tohum atmaktır. Bu tarif Ragıb İsfehanî'nindir. Cevherî ise şöyle der: Hars, ekin demektir. Hariste ekini eken mânâsına ge­lir. Ayetteki mânâsı ise çocuğun döllenme ve gelişme yeri demektir. Bura­da kadın tarlaya benzetilmiştir.[609]

Urda, mani ve engel demektir. Herhangi bir şeye karşı ve ona engel olan herşeye urda denir. Güneşin görünmesine engel olduğu için bulu­ta da urda denir.

Lağv, değeri olmayıp düşen şey demektir. Bu şeyin söz veya başka bir şey olması fark etmez. Kuşun ötmesine de denir. [610]



Nüzul Sebebi

a) Ensardan, içlerinde Hz. Ömer'in de bulunduğu bir grup, Rasulullah (s.a.v.)'e gelerek dediler ki: "İçki ve kumar hakkında bize fetva ver. Bunlar aklı giderici, malı telef edici şeylerdir." Bunun üzerine Yüce Allah sana içki ve kumarı soruyorlar..." âyetini indirdi.

b) İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet olunur: Yüce Allah, yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, tam bir iyi niyet taşımaksızın yaklaş­mayın..,[611] mealindeki âyeti indirince, yanında yetim malı bulunanlar gidip yetimin yiyecek ve içeceklerini kendi yiyecek ve içeceklerinden ayırdılar.Yetimlere fazla fazla veriyorlardı. O da ya yiyebiliyor veya zayi oluyordu. Bu iş onlara güç gelmeye başladı. Durumu Rasulullah (s.a.v.)'e arz ettiler. Bunun üzerine "Sana yetimle­ri sorarlar. Deki: Onları iyi yetiştirmek daha hayırlıdır..." âyeti nazil oldu.

c) Enes (r.a.)dan şöyle rivayet edilmiştir: Yahudiler, bir kadın hayız olduğu zaman onu evden çıkarırlar, birlikte yemek yemezler, içmezler ve onunla cima etmezlerdi. Bu durum Rasulullah (s.a.v.)'e soruldu. Bunun üzerine Yüce Allah ... "Sana kadınların ay hali­ni sorarlar. De ki: O bir rahatsızlıktır." âyetini indirdi. [612]



Âyetlerin Tefsiri


219. Ey Muhammedi Sana içki ve kumarın hükmünü soruyorlar. Onlara de ki: içki içme ve kumar oynamada büyük bir zarar ve günah, fakat bunun yanında insanların basit maddî menfaatleri vardır. Ancak bunların günah ve zararı menfaatinden daha büyüktür. Çünkü aklın gitmesi, malın heder olması, içki sebebiyle vücudun hastalıklara maruz kalması; kumar sebe­biyle ailelerin yıkılması, evlerin harap olması ve oynayanlar arasında kin ve düşmanlıkların meydana gelmesi büyük bir zarardır. Bu zararlar görülüp müşahade edilmektedir. Bu büyük zarar, basit maddi menfaatte mukayese edildiğinde çirkin ve pis olan içki ve kumarın tehlikesi daha iyi anlaşılır. Sana, mallarından hangisini hayır için harcayıp hangisini geriye bırakacaklarını soruyorlar. Onlara de ki: ihtiyaç fazlasını harcayınız. İhtiyacınız için temin ettiğiniz malı harcayıp ta kendinizi mahrum bırakmayın. Allah size hükümle­rini açıkladığı gibi, helâl ve haramı, yararlı ve zararlı olan şeyleri de açıklar ki, düşünesiniz. [613]



220. ve ve âhiret işlerinde düşünesiniz de dünya­nın fânî, âhiretin bakî olduğunu anlayasınız ve bunlardan iyi olanım elde etmeye çalışasınız. Kuşkusuz akıllı kimse, kalıcı olanı geçici olana tercih eder.

Ey Muhammedi Sana yetimlerin mallarını kendi mallarına katsınlar mı katmasınlar mı? diye soruyorlar. Onlara de ki: İslah etmek üzere onlara müdahale etmeniz, ayırıp yüz üstü bırakmanızdan daha iyidir. Onlarla birlikte yaşayıp da daha yararlı olacak şekilde onların mallarını kendi malınıza katarsanız, bi­lesiniz ki, onlar sizin din kardeşlerinizdir. Din kardeşliği ise soy kardeşli­ğinden daha kuvvetlidir.

Beraber yaşadığınızda, İslah edecek ve yarar sağhyacak şekilde on­ların mallarını sîzinkilere katmanız bu kardeşliğin hukuk undandır. Allah, yetimlerin malını, hiyanet etmek ve telef etmek maksadıyla kendi malına katanla, onlara menfaat sağlamak maksadıyla ka­tanı bilir ve herbirine ona göre karşılığını verir. Allah dileseydi işi zora koşar, sizi güçlük ve meşakkate sokardı. Fakat o, rahme-tiyle dini, sizin için kolaylaştırdı. Kuşkusuz o galiptir. Hiçbirşey onun yapmak istediğini engelleyemez. Kulları için koymuş olduğu kanunlarda da hikmet sahibidir.

Bundan sonra Yüce Allah semavî dine mensup olmayan müşrik kadınlarla evlenmekten sakındırarak şöyle buyurur: [614]



221. Ey Müslümanlar! Ehl-i kitap olmayan müşrik kadınlar Allah'a ve âhiret gü­nüne iman etmedikçe onlarla evlenmeyin. Müşrik kadınlar malları, güzel­likleri ve soy, makam ve saltanat gibi diğer cazip yönleriyle hoşunuza git-selerde kuşkusuz inanmış bir cariye müşrik bir hürden daha iyi ve üstündür. Kızlarınızı, ister putperest, ister Ehl-i kitap olsun Allah'a ve Rasulüne iman etmedikçe, müşriklerle evlendirmeyin. Soy, sop ve güzellik bakımından müşrikler hoşunuza gitse bile onları mü'min bir köle ile evlendirmeniz elbette müşrik bir hür ile evlendirmenizden daha hayırlıdır, kendileriyle evlenmeniz ve evlilik yoluyla akraba olmanız haram kılman o müşrik kadın ve erkekler, sizi cehenneme götürecek şeye yani küfür ve fıska çağırırlar. Size gereken, onlarla evlenmemek ve kızlarınızı onlarla evlen­dirmem ektir.

Halbuki Yüce Allah sizin iyiliğinizi isti­yor ve sizi mutluluğa götürecek şeye çağırıyor. O da günahların bağışlan­masını ve cennete girmeyi sağlıyan iyi ameldir, Allah, hüccet ve delillerini açıklıyor ki öğüt alsınlar da iyi ile kötüyü, pis ile temizi birbirinden ayırsınlar.

Yüce Allah bundan sonra hayzın hükümlerini açıklayarak şöyle buyu­rur. [615]



222. Ey Muhammed! Sana ay halinde kadınlarla cinsel ilişkide bulunmanın helâl mı haram mı olduğunu soruyor­lar. Onlara de ki: O, pis bir şeydir. Bu halde kadınlarla cinsel ilişkide bulunnıak eşler için bir eziyettir. Öyle ise, hayız halinde kadınlarla cinsel ilişkiden uzak durunuz, Hayız kanları kesilip de boy abdesti alıncaya kadar onlarla cinsel ilişkiye yaklaşmayınız. Bundan maksat, bu halde iken onlarla cinsel ilişkide bulunmamaktır. Yoksa kadınları hayızlı iken Yahudilerin yaptığı gibi yaklaşmamak, onlarla otu­rup kalkmamak ve birlikte yiyip içmemek değildir, Onlar boy abdesti alıp temizlendiklerinde Allah'ın sizin için helâl değil üreme yolu olan ön taraftan onkıldığı taraftan, yani arkadan değil, çocuk üreme yolu olan ön taraftan on­larla cinsel ilişkide bulunabilirsiniz, Allah günahlarından tevbe edenleri, fuhuş ve pisliklerden uzak duranları sever. [616]



223. Kadınlarınız ekin tarlalarınız ve nesil üretme yerlerinizdir, çocuk onların rahimlerinde oluşur. Dolayısıyla onlara başka bir taraftan değil, nesil ve zürriyet üretme yolundan istediğiniz şekilde yaklaşınız. İbn Abbas, "Bitkini, biteceği yerde sula" demiştir. "İstediğiniz şekilde"den maksat, nesil üretme yeri olan nor­mal yerinden olmak şartıyle ayakta, oturarak, yatarak, nasıl isterseniz o şekilde yapınız demektir. Bu âyet Yahudilerin, "Kişi eşiyle arka taraftan gelerek cima ederse doğan çocuk şaşı olur." şeklindeki sözlerini reddeder. Ahirette sizin için azık olacak salih amelleri önceden gönderiniz. Allah'a karşı günah işlemekten sakınmak suretiyle ondan korkunuz ve biliniz ki dönüşünüz O'nadır. O, size amellerinize göre karşılık verecektir. Mü'minleri naîm cennet­lerinde büyük bir kazanç ile müjdele. [617]



224. Allah adına yemin etmeyi, hayır yapmaya mani bir sebep saymayın. Yani sizden biriniz: "Ben o şeyi yapmamaya Allah adına yemin ettim. Yeminimi yerine getirmek istiyorum" diyerek onu, hayra mani olan bir sebep kılmasın: Bilakis yeminleriniz için keffaret verip hayrı yapınız.[618] İbn Abbas (r.a) şöyle der: "Sakın, hayır yapmamak için, yeminini bozmaya Allah'ı bir engel sayma. Fakat hayrı yap, yeminine de keffaret ver"

Allah'ı iyilik, takva ve insanlar ara­sını düzeltmeye mani bir sebep kılmayın. Bu âyet Abdullah b. Revâha hakkında nazil olmuştur. O, eniştesi Numan b. Beşir ile konuşmamaya ve kızkardeşiyle onun arasını düzeltmemeye yemin etmişti. Bunun üzerine bu âyet indi. Allah sözlerinizi işiten, hallerinizi bilendir.. [619]



225. Yemin kasdetmeden, sizin, "belâ val­lahi" ve "lâ vallahi" şeklinde, sadece dilinizle Allah'ın adını söylemenizden dolayı, Allah sizi sorumlu tutmaz. Kas­tederek ve kalben yaptığınız yeminleri bozduğunuz zaman sizi sorumlu tu­tar. Allah'ın mağfireti geniştir. Kullarını cezalandırmada acele etmez. [620]



Edebî Sanatlar


1. Bu cümlede hazif yoluyla i'caz vardır. Tak­diri şeklindedir.

2. Bu cümle icmalden sonra tafsil kabilindendir. Belagatta buna "itnâb" ismi verilir.

3. Bu cümlede mürsel mücmel teşbih vardır.

4. Bu âyette muslih ve müfsid kelimeleri arasında "tıbâk" sanatı vardır. Bu da edebi güzelliklerdendir.

5. Burada da "cennet" ve "nar" kelimeleri arasında tıbak sanatı vardır.

6. Bu cümlede teşbih-i belîğ vardır. Çünkü benzetme edatı ile benzetme yönü gizlenmiş, böylece belîğ olmuştur. Bunun aslı şeklinde olup mübalağa ifade etmek için hazf edilmiştir. Bu Arapların "Ali aslandır" şeklindeki teşbihleri kabilindendir.

7. Onlara yaklaşmayın. Bu, cimadan kinaye olup "onlarla cima etmeyin" demektir.

8. Burada muzaf hazfediimiştir. Takdiri şeklindedir. Veya teşbih vardır. Kadın tarlaya, meni tohuma ve çocuk bit­kiye benzetilmiştir. Bu takdir de hars, "ekin ekilen yer" manasınadır. Mübalağa ifade etmek için böyle kullanılmıştır. [621]



Faydalı Bilgiler


1. İçki, her türlü çirkin fiilerin sebebi olduğu için ona kötülüklerin anası mânâsına gelen "ümmü'l-habâis" ismi verilmiştir. Nesâî'nin Hz. Os­man (r.a.)'dan rivayetine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "İçkiden sakınınız. Çünkü o, kötülüklerin anasıdır. Biliniz ki sizden öncekilerden abid bir adam vardı. Ona âşufte bir kadın musallat oldu. Ona cariyesini göndererek: Seni şahitliğe davet ediyoruz, dedi. Adam kalkıp cariye ile bir­likte gitti. Eve geldiklerinde, her kapıdan girdikçe cariye arkasından kapıyı kilitledi. Nihayet güzel bir kadının yanma geldiler. Kadının yanında bir çocuk ve bir şişe şarap vardı. Dedi ki: Ben seni şahitlik için çağırmadım. Fakat seni, benimle cima etmen veya bu şaraptan bir kadeh içmen, ya da şu çocuğu öldürmen için çağırdım. Adam dedi ki: Bu şaraptan bir kadeh ver, dedi. Kadın ona bir kadeh içirdi. İçince bir kadeh daha istedi. Getirdiler. Sarhoş oluncaya kadar içti. Neticede kadınla zina etti, çocuğuda öldürdü. Onun için siz içkiden sakının. Zira, Allah'a yemin ederim ki, ayyaşlıkla iman bir arada bulunmaz. Bunlar bir araya geldiğinde mutlaka biri diğerini

çıkarır."

2. İçki aklı ve malı giderdiği halde, onda nasıl bir takım faydalar olabilir? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Âyetteki menfaatlerden mak­sat, maddî menfaatlerdir. Zira insanlar içki ticareti yapar ve ondan aşırı ka­zanç sağlarlar. Veya menfaatten maksat; lezzet ve var zannedilen neş'edir. Şâir bu neş'eyi şiirinde şöyle ifade eder:

Biz o şarabı içeriz. Bizi aslanlar ve krallar haline getirir. Ölüm bizi onu içmekten engelleyemez.

Kurtubî şöyle der: İçki içen, akıllı kimselerin maskarası olur. Sarhoş, sidiği ve dışkısıyla oynar. Bazen de bunları yüzüne sürebilir. Hatta bazı sarhoşların, sidiklerini yüzlerine sürdüğü ve: Ey AUahım! Beni tevbe eden­lerden ve temizlenenlerden kıl" dediği görülmüştür. Bazı sarhoşların da, yüzünü köpek yalarken: "Senin bana ikram ettiğin gibi, Allah da sana ikram etsin" dediği görülmüştür.[622]

3. Zemahşerî şöyle der: Kadınlardan uzak durun, Allah'ın emrettiği taraftan ve lyls karılarınıza iste­diğiniz şekilde geliniz, cümleleri, latif kinayeler ve güzel ta'rizlerdir. Allah'ın kelamında bulunan bu ve benzeri âyetler güzel edeplerdendir. Mü'minlerin bunları öğrenmeleri, onlarla edeplenmeleri ve konuşma ve yazışmalarında bu tür ifadeler kullanmaları gerekir.[623]



226. Kadınlara yaklaşmamağa yemin edenler dört ay beklerler. Eğer kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça bağışlayan ve esirgeyendir.

227. Eğer boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar). Biliniz ki, Allah işitir ve bilir.

228. Boşanmış kadınlar, kendi başlarına üç defa ay hali beklesinler. Eğer onlar Allah'a ve âhiret gününe gerçekten inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarat­tığını gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer kocalar bu arada barışmak isterlerse, boşadıkları kadınları ge­ri almağa daha fazla hak sahibidirler. Erkeklerin ka­dınlar üzerindeki haklan gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, bu hak­larda kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.

229. Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak, ya da güzellikle salıvermektir. Kadınlara ver-diklenizden bir şey almanız size helal olmaz. Ancak er­kek ve kadın evlilik işinde Allah'ın sınırlarında tam ko­ruyamamaktan tatbik edememekten korkarlarsa, müs­tesna. Siz de karı ile kocanın, Allah'ın sınırlarını, hak­kıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadı­nın fidye vermesinde her iki taraf için de günah yoktur. Bu söylenenler Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın on­ları aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zâlimlerdir.

230. Eğer erkek karısını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedîkçe onu tekrar alması kendisine helâl olmaz. Eğer bu kişi de o-nu boşarsa, Allah'ın sınırlarını muhafaza edecekleri­ne inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah bunları, bil­mek, öğrenmek isteyenler için açıklar.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah bundan önceki âyetlerde toplumun bünyesini kemiren, düzeni bozan ve insanlar arasına kin ve düşmanlık sokan İçki ve kumar gibi sosyal hastalıklardan bahsetti. Sonra söz sırası, iyi ve ahlâklı bir toplumun ilk çekirdeğini teşkil etmesi itibariyle aileye geldi. Zira aile iyi ise top­lum da iyi, aile bozuksa toplum da bozuk olur. Aile ile ilgili hükümlerden de, önce eşler arasındaki alâkadan bahsetti. Bu ilişkinin sevgi, merhamet ve samimiyet bağlan ile kuvvetlendirilmiş olarak devam edebilmesi için, tercihte din ve inanç esasının gözönünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekti. Müşrik bir kadının bir müslümanın nikahı altında, mü'min bir kadının da müşrik bir erkeğin sultası altında bulunması helâl olamazdı. Bundan do­layı İslam, müşrik kadınlarla evlenmeyi ve mü'min kadınların müşrik er­keklerle evlendirilmelerini haram kıldı. Yüce Allah bu âyetlerde de ailede meydana gelen ve onun varlığını tehdit eden bazı hastalıkları açıklamak­tadır. Bu hastalıklar arasında ilâ, talak ve para veya mal karşılığı hanımım boşamak mânâsına gelen hul' gibi aile hukuku ile ilgili konuları saymakta ve aile müessesesini yıkan bu müşkillerin, nasıl tedavi edilerek gideri­leceğini açıkladı. [624]



Kelimelerin İzahı


îlâ, lügatte "yemin etmek" demektir. kalıbındandir. Sair bu kelimeyi şöyle kullanmıştır.

"Yemin ettim, sürekli olarak, ona benden sonra mesel olacak bir ka­side söylüyorum"

İlâ'nın ıstılahı mânâsı, hanımı ile cinsi münasebette bulunmamaya yemin etmektir.

Tarabbus, beklemek demektir. Nitekim, "De ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim[625] mealindeki âette de bu mânâda kullanılmıştır.

Fey, geri dönmek demektir. Gölge, güneşin hareketine göre batıdan doğuya döndüğü için ona da fey' denilir. Ferrâ şöyle der: Araplar, Öfkesi hemen yatışan kimseye derler. Şâir bu kelimeyi şöyle kul­lanmıştır:

Kadın, istediği ihtiyacı karşılanmadan döndü, insanın bazı ihtiyaçları vardır ki, karşılanmaz.

Kuru', kar' kelimesinin çoğuludur. Kar': zıt manalı kelimelerden olup, kadınların hem temizlik, hem de hayız hallerine verilen isimdir. Kar' kelimesinin asıl mânâsı, toplanmak, bir araya gelmektir. Kan rahimde top­landığı için, hayza bu isim verilmiştir. Kâmûs müellifi şöyle der: Kar' ve Kur' kelimeleri; hayız, temizlik ve vakit mânâlarına gelir. Temizlik mânâsına çoğulu kuru', hayız mânâsına çoğulu akrâ'dır.

"Koca" mânâsına gelen "bal" kelimesinin çoğuludur. "Bu kocam da bir ihtiyar[626] mealindeki âyette de bu manada kullanılmıştır. Müennesi ba'le şeklindedir.

Derece, yüksek mevki demektir.

Talak, nikah bağını çözmektir. Aslı; bırakmak, salıvermek de­mektir. Başıboş olarak meraya salıverilmiş olan deveye denir. Yolu açılıp, serbest bırakılan kadına da, bu mânâda "Talik" denilmiştir, demek, kadını boşadım, salıverdim, serbest bıraktım demektir.

Tesrîh, bir şeyi salıvermek demektir. Saçların birbirine karışmaması için salıverilmesine denir. sürüyü sa­lıverdi demektir. Ragıb şöyle der: Deveyi salıvermek mânâsında kullanılan talâk kelimesi boşama anlamında da müstear olarak kullanıldığı gibi, yine develeri salıvermek anlamında kullanılan tesrîh kelimesi de boşamak için müstear olarak kullanılmıştır.[627]



Nüzul Sebebi


Câhiliyye devrinde bir adam, dilediği kadar talâkla karısını boşar, sonra iddeti bitmeden onu geri alırdı. Bin defa boşasa dahi geri alma hakkı vardı. Bir adam, karısına zulüm kastiyle "seni himayeme almayacağım, serbest de bırakmıyacağım" dedi. Karısı "bunu nasıl yapacaksın?" diye sor­du. Adam: "Seni boşayacağım. İddetinin bitmesine yakın tekrar alacağım" cevabım verdi. Kadın, bu durumu Hz. Peygamber (s.a.v.)'e şikayet etti. Bu­nun üzerine âyeti nazil oldu. [628]



Âyetlerin Tefsiri


226. Hanımlarına zarar vermek için, onlarla cinsi münasebette bulunmamaya yemin edenler için dört ay mühlet vardır, Eğer bu müddet içinde, hanımlarına yaklaşmak suretiyle iyilikle onlara dönerlerse, yani yeminlerini bozup on­larla cinsî münasebette bulunurlarsa, şüphesiz Allah, onların işlemiş olduğu kötülüğü bağışlar ve onlara merhamet eder. [629]



227. Eğer onlarla beraber olmamaya ve cinsî münasebette bulunmamaya karar verirlerse bilsinler ki, Allah on­ların sözlerini duyar, niyetlerini bilir.

Âyetten kastedilen mânâ şudur: Eğer koca, hanımına yaklaşmamaya yemin ederse, hanımı onu dört ay bekler. Bu müddet içinde kocası hammıyle münasebette bulunursa ne ala, iyi bir iş yapmış olur. Ancak yeminini bozduğu için keffâret vermesi gerekir. Eğer bu müddet içinde ona yaklaş­mazsa, Ebu Hanife'ye göre müddet bitince talâk ve ayrılık vuku bulur. Şafiî şöyle der: Kadın meseleyi hakime aksettirir. Hakim, kocaya, ya hanımına geri dönmesini veya boşamasını emreder. Eğer koca her ikisini de kabul et­mezse, hakim boşanma karan verir. İşte îlâ hükmünün hulasası budur.

Bundan sonra Yüce Allah şer'î talakı ve iddetin hükümlerini açıklar. [630]



228. Eşleriyle cinsî münasebette bu­lunmuş hür kadınlar, kocaları tarafından boşandıkları zaman üç defa ay hali beklesinler.

İmam Şafiî ve İmam Mâlik'e göre üç temizlik müddeti, İmam Ebu Hanîfe ve İmam Ahmed'e göre üç hayız müddeti beklerler. İddet bittikten sonra, isterlerse evlenebilirler. Bu hüküm, evlendikten sonra eşleriyle cinsî temasta bulunan kadınlar hakkındadır. Cinsî münasebette bulunmayan kadmlıarın, iddet beklemeleri gerekmez. Zira Allah "Mü'min kadınları ni­kahlayıp da, henüz dokunmadan onları boşarsanız, onları iddet müddetince bekletmeniz gerekmez.[631] buyurmuştur.

Boşanan kadınlar, eğer gerçekten Allah'a ve âhiret gününe inanıyorlar ve* O'nun azabından korkuyorlarsa, iddet çabuk bitsin ve kocanın geri dönme hakkı kaybolsun diye hamile veya hayızlı olduklarım gizlemeleri helâl ol­maz. Bu, onların eksiksiz veya fazlasız olarak gerçeği haber vermeleri için bir uyarıdır. Zira bunlar ancak onların haber vermesiyle öğrenilebilen şeylerdir. kadınların iddeti bo­zulmamış olduğu halde, kocaları onlara zarar vermek için değil de İslah maksadryle tekrar geri almak isterlerse, onlarla evlenmeye başkalarından daha fazla hak sahibidirler. Bu, hüküm ric'î talâkta olur. Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde, Allah'ın emrettiği iyi geçim, zarar vermeme ve benzeri davranış­lara dayak haklan vardır. Ancak erkeklerin kadınlar üzerine bir üstünlüğü vardır. Bu üstünlük, Allah'ın emrettiği gibi çoluk çocuğunun işlerini görüp nafakalarını temin etmek, aile reisliğini yapmak ve verdiği emirlere uyulmak gibi üstünlüklerdir. Dikkat edilirse bunlar, so­rumluluk yükleyen üstünlükler olup, şereflendirme üstünlüğü değildir. Zira "Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, O'ndan en çok korkamnızdır.[632] mealindeki âyet gereğince, üstünlük takvaya bağlıdır.

Allah galiptir; kendisine isyan edenlerden intikam alır. Verdiği emirlerde ve koyduğu kanunlarda hikmet sahibidir.

Sonra Yüce Allah şer'î talâkın nasıl olduğunu beyan ederek şöyle bu­yurur: [633]



229. Kocanın tekrar hanımına dönebilme hakkına sahip olduğu meşru talâk ki buna ric'î talâk denir İki defadır. Bu iki talâktan sonra, ya iyi geçinme ve iyi muamele ya­parak geri almak veya kadının hakkını yememek, onu kötülükle anmamak ve insanların ondan nefret etmesine sebep olacak davranışlarda bulunma-mak suretiyle salıvermek vardır. Ey ko­calar! Boşadığımz kadınlara daha önce verdiğiniz mehirlerden, az da olsa, bir şeyi geri almanız helal olmaz.

Ancak eşler, Allah'ın emretmiş olduğu karı-koca haklarına riayet edememekten ve kötü muameleden korkarlarsa bu durum müstesna. Ey mü mınler! Sız de karı-koca arasında geçimsizlik vuku bulup da onların, Allah'ın hadlerini yerine getiremeyeceklerinden korkarsanız, kadın da, ko­casının kendisini boşaması için mehrini almaktan vazgeçerek bağışlar veya malından kocasına verirse, kadının bunları vermesinde ve kocanın al­masında bir günah yoktur. talâk, ric'at, hul' ve benzerleri ile ilgili bu yüce hükümler, Allah'ın koymuş olduğu kanun ve hükümlerdir. Onlara muhalefet etmeyin ve Allah'ın meşru kılmadığı şeyleri yaparak haddi aşmayın. Kim haddi aşar ve Allah'ın hükümlerine muhalefet ederse, kendini Allah'ın gazap ve öfkesine dûçâr eder. İşte onlar, şiddetli azaba müstehak olan zâlimlerden­dir. [634]



230. Eğer koca, karısını üçüncü defa boşarsa, kadın başka bir erkekle evlenip birbirlerinin bal-cağızmdan tattıktan yani onunla cinsî münasebette bulunduktan sonra, on­dan boşanmadıkça ilk kocasına helâl olmaz. Nitekim hadis-i şerifte de bu şekilde açıklanmıştır. Bu, karısını seven bir kocanın, onu üçüncü defa boşamasını engelleyici bir tedbirdir. Zira şahsiyet sahibi olan herkes, hanımının başka biriyle yatmasını çirkin görür.

Eğer ikinci ko­cası onu boşarsa, aralarında uyum ve iyi geçim olacağını gösteren deliller bulunduğu takdirde, iddeti bittikten sonra ilk kocasına dönmesinde bir beis yoktur. Bunlar, Allah'ın kanun ve hükümleridir. O, bu hükümleri, yaptıkları işlerinin sonunu görebilen ilim ve idrâk sahibi kişilere açıklar. [635]



Edebî Sanatlar


1. Bu haber cümlesi, tehdit mânâsı ifade etmektedir.

2. "Boşanan kadınlar beklerler": Bu, emir mânâsı ifade eden bir haber cümlesidir. Aslı; "boşanan hanımlar beklesin" takdirindedir. Zemahşerî şöyle der: "Haber sıygasıyle emretmek, emri vurgular ve emredilen şeyin hemen yapılması gerektiğini anlatır. Bu cümlede, boşanan kadınlar, sanki hemen bekleme emrine uymuşlarda Yüce Allah onların bu durumunu haber veriyormuş gibi bir mânâ vardır. Cümlenin isim cümlesi olması da mânâyı daha fazla kuvvetlendirmekte­dir.

3. "Allah'a inanıyorlarsa" sözünden maksat, konunun sadece Allah'a imanla mukayyed olduğunu ifade etmek değildir. Nefisle­rine korku, heyecan ve dehşet salmak içindir.

4. Bu cümlede, beyan ilmini bilenlere kapalı kal­mayacak derecede eşsiz bir i'caz sanatı vardır. Zira J±« lafzından sonra ge­len karine ile öncekinden, önce gelen karineyle de sonrakinden hazifler yapılmıştır. Takdiri şöyledir: "Erkeklerin onlar üzerindeki hakları gibi, onların da erkekler üzerinde hakları vardır."

Bu cümlede ayrıca ve lafızları arasında tıbak sanatı vardır. Bu, iki harf arasında bulunan bir tıbak sanatı olup edebî güzelliklerdendir.

5. "İmsak" ve "tesrîh" lafızları arasında tıbak sanatı vardır.

6. Heybeti artırmak ve ruhlara korku salmak için, zamir yerine Allah ismi getirilmiştir. Yasağın ardından tehdidin getirilmesi, onun şiddetini vurgulamak içindir.

7. Burada sıfat mevsufa tahsis edilmiştir. [636]



Faydalı Bilgiler


islam da ilk hulu', Sabit b.Kays'in hanımına uygulanmıştır. Sabit'in hanımı Rasulullah (s.a.v.)'e gelerek: Allah, benim başımla onun başını asla bir araya ,getirmesin. Vallahi, ben onu huyu ve dindarlığı konusunda ayıplamıyorum. Lakin ben İslama girmişken küfrü gerektiren bir şey yap­maktan çekmiyorum" dedi. Rasulullah (s.a.v.) "Ona bahçesini iade eder misin? diye sordu. Kadın: "Evet" dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) on­ları birbirinden ayırdı. [637]



Bir Nükte


Abdullah b. Abbas (r.a.)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hanımı­mın benim için süslendiği gibi, ben de onun için süslenmek istiyorum. Zira Yüce Allah buyurmuştur. [638]



231. Kadınları boşadığımz ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, ya onları iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Fakat haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikah altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın sizin üzeriniz­deki nimetini size öğüt vermek üzere indiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. AHahtan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.

232. Kadınları boşadığımz ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında iyilikle an­laştıkları takdirde, onların (eski) kocalarıyla evlenme­lerine engel olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve âhiret gününe inanan kimselere öğüt verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz için en iyisi ve en temizidir. Allah her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Bu âyet-i kerimeler talâkın hükümlerini anlatmaya, usûl, âdap v şartlarını açıklamaya devam etmekte, eziyet ve zarar vermeyi yasakla maktadır. O halde, bu âyetlerin öncekilerle münasebeti açıktır. [639]



Kelimelerin İzahı


"Kadınlar, bekleme müddetlerinin sonuna yaklaştıkları zaman" demektir.

"Zarar verme kastiyle" demektir. Keffâl: "Dırar, zarar vermek­tir" der. Nitekim: "(mü'minlere) zarar vermek için bir zarar mescidi kuran­lar vardır.[640] mealindeki âyette de zarar vermek mânâsında kullanılmıştır. ^ Adi, zorlamak ve men etmek demektir. Bir mesele müşkil hale gelip çare bulmak zorlaşmca denilir. demek, doktor­ları aciz bırakan, tedavisi zor hastalık demektir, Ezherî: Aslında bu ke­lime, doğum yapması kolay olmadığı zaman, deve hakkında kullanılan sözünden alınmıştır.[641] der.

Tavsiye edilir, emredilir demektir. Ezka; daha artıcı daha faydalı demektir. Ekin çoğaldığı ve bere­ketlendiği zaman denilir. Taharet, pislik ve kötülüklerden uzak olmak demektir. [642]



Nüzul Sebebi


Rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v.) zamanında Ma'kil b. Ye-sar kızkardeşini mü si umanlardan birisiyle evlendirdi. Kızkardeşi kocasıyla bir müddet evli kaldı. Sonra kocası onu boşadı ve iddeti doluncaya kadar, evliliği sürdürmek için karısına geri dönmedi. Bir müddet sonra, tekrar bir­birleriyle evlenmek îstediler. Kocası bir elçi ile birlikte gidip onu kardeşi Ma'kil'den tekrar istedi. Ma'kil ona: "Ey alçak herif! Onu sana verip seninle evlendirdim. Sen ise onu boşadin. Vallahi o sana asla dönemez" dedi. Hal­buki Yüce Allah, bu eski karı-kocanm birbirlerine ihtiyaçlarını biliyordu. Bunun üzerine âyetini indirdi. Ma'kil bu âyeti dinleyince: "Rabbimin emri başımın üstüne" dedi, sonra eniştesini çağırıp ona: "Seni tekrar kardeşimle evlendiriyorum ve onu sana ikram ediyorum" dedi.[643]



Âyetlerin Tefsiri


231. Ey erkekler! Kadınları,talak-i ric'î ile boşayıp da iddetlerinin sona ermesi yaklaşınca Ya zarar ve eziyet vermeksizin onları geri alın veya iddetlerini uzat-maksızın iyilikle bırakın, iddetlerini doldursunlar On­ları fidyeye zorlayarak zarar vermek maksadıyla geri almayın. Böyle ya­parsanız onlara zulmetmiş olursunuz.

Bu âyetle, halk arasında öteden beri yapıla gelen bir âdet yasak­lanmıştır. Daha önce koca hanımını boşar, iddet süresinin bitmesi yak­laşınca, ona karşı duyduğu bir arzudan değil de, iddet süresini uzatıp ona zarar vermek için geri alırdı. İşte âyet bu hususu yasaklamıştır.

Kim, kadına zarar vermek veya onu fidyeye zorlamak maksadıyle onu salıvermez de tutarsa, böyle yapmakla kendine zulmetmiş olur. Zira o, kendini Allah'ın azabına itmiştir.

Allah'ın hükümleri, emir ve nehiyleri ile alay etmeyin. Yani O'nun şeriatına muhalefet ederek onu alay konusu yapma­yın. Allah'ın sizi İslam'a erdirmek ve size Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i seniyyeyi ihsan etmek sure­tiyle verdiği nimetini hatırlayınız. Allah size Öğüt verir ve Kita-b'ı ve Rasulünün sünneti ile, sizi dünya ve âhiret saadetine iletir. Allah'tan korkunuz, bütün işlerinizde O'nun rızası­nı gözetiniz ve biliniz ki, sizin hiçbir haliniz O'na kapalı kalmaz. Sonra Yüce Allah kadınların velilerine, kocalarına dönmek isteyen kadınlara en­gel olunmamasını emrederek şöyle buyurur: [644]



232. Kadınlarınızı boşadığmızda iddet süreleri bitince Ey kadın velileri! Eşler arasındaki durumlar iyileşir ve pişmanlık alâmetleri görülür de eşler birbirine dönmeye ve Allah'ın hoşuna gidecek şekilde hareket et­meye razı olurlarsa artık onların kocalarına dönmelerine engel olmayınız Zarar verme ve engelle­meyi size yasaklamamızdan, Allah'a ve ahiret gününe iman edenler öğüt alır. Çünkü dini nasihatlerden yararlananlar onlardır.

Bu anlatılanlardan öğüt almak ve Allah'ın emirle­rine sarılmak, sizin için daha hayırlı, daha yararlı ve günahları ve onların pisliklerini daha temizleyicidir. Sizin için daha ya­rarlı olan hüküm ve kanunları Allah bilir, siz bilmezsiniz. Öyleyse bütün yaptıklarınızda ve yapmadıklarınızda O'nun emir ve yasaklarını uygulayın. [645]



Edebî Sanatlar


1. Yani iddetlerinin sona ermesine yaklaştıklarında. Bu cümlede iddet süresinin tümüne verilen isim ekserisine verilmiştir. Bu, mecâz-ı mürseldir. Zira iddetin tümü sona ermiş olursa kocanın kadını tut­ması mümkün değildir. Halbuki Yüce Allah onları iyilikle tutun, buyuruyor.

2. Allah'ın size ver­diği nimetini ve size indirdiği kitap ve sünneti hatırlayınız. Bu âyette hu­susî olan şey umumî olan üzerine atf edilmiştir. Çünkü önce geçen nimet­ten maksat Allah'ın nimetleridir. Daha sonra onun üzerine atfedilen kitap ve sünnet ise bu nimetlerin bir kısmıdır.

3. Bu cümledeki kelimeleri arasında güzel sanatlardan iştikak cinası denilen sanat vardır.

4. Kocalarıyla evlenmelerine... Burada kocalarından maksat kendilerini boşamış olan kocalardır. Bu ifade "İtibarî mekân" yani geçmişteki durumları alakasıyla mecâz-ı mürsel olur. [646]



Faydalı Bilgiler


İmam Fahreddin Râzî şöyle der: İslam hukukunda boşanan kadının id-deti bitmeden erkeğin onu geri alma hakkının var oluşundaki hikmet şudur: İnsan eşiyle birlikte yaşadığı müddetçe ayrılmanın kendisine zor gelip gel­meyeceğini bilemez. Bunu ancak eşinden ayrıldığında anlar. Eğer bir defa boşamak eşi geri almaya engel olsaydı insanın meşakkati daha da büyürdü. Çünkü sevgi bazen ayrıldıktan sonra ortaya çıkar. Sonra bir defada tam manâsıyla tecrübe edilemediği için Yüce Allah iki defa boşama ve geri aima hakkı tanıdı. Bu da Yüce Allah'ın rahmetinin sonsuzluğuna ve kulla-rina gösterdiği şefkatin kemâline delalet eder.[647]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bakara, 2/40

[2] Bakara, 2/124

[3] Bakara sûresi, 2/ 278, 279

[4] Bakara .sûresi, 2/281

[5] Bakara *ûresi, 2/286

[6] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/43-44.

[7] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/44-45.

[8] Müslim, Müsafirin, 212; Tirmizî, Fezailu'l Kur' an, 2,

[9] Müslim, Müsafirin, 252

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/45.

[10] el-Keşşaf, I/27

[11] er-Rağıp el-İsfehani, el-müfredat, s. 367, Beyrut, ty

[12] Mecâzü’I-Kurıan 29

[13] Mecâzü’I-Kurıan 29

[14] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/49.

[15] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/49-50.

[16] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/50.

[17] Taberı, 1/79. Mısır- 1321; Muhtasar-ı İbn Kesir 1/29, Celâleyn

[18] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/50-51.

[19] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/51.

[20] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/51.

[21] Muhtasar-ı İbn Kesir, I / 30

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/51.

[22] Hadid Sûresi, 57/20

[23] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/52.

[24] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/52.

[25] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/52-53.

[26] En-Nisa, 4/155. Geniş bilgi için bakınız, Muhtasar-ı İbn Kesir, 7/32. Beyrut, 1981.

[27] Eî-Bahru'l - Muhît, 1/51

[28] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/53.

[29] Şerif Radî. Telhisu'l-bevan. 1/3: Ebu Havva. el-Bahru'1-Muhît. T/51

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/53-54

[30] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/57.

[31] Ezherî, Tezhibu' 1-luğa; Cevheri, Sıharı; Fİruzâbâdî, el-Kâmusu' 1- muhît, {Sefeh maddesi)

[32] el-Hakka sûresi, 69/11

[33] Tefsir-i Kebir, n/71

[34] Saffat sûresi, 37/10

[35] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/57-58.

[36] Fahr-ı Râzi, Tefsir-i Kebir, n/6

[37] Beyzâvî Tefsiri, 1/ 11

[38] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/33

[39] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/59.

[40] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/33

[41] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/59-60.

[42] Fâtır sûresi, 35/8

[43] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/60.

[44] Beyzâvî, 1/ 12

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/60.

[45] Beyzâvî, Aynı yer

[46] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/60-61.

[47] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/61.

[48] A'raf sûresi, 7/183

[49] İlm-i beyanda bu sanata "müşâkele" denilir. Müşâkele: İki cümlenin lafızda aynı, manâda farklı olmasıdır. Şâirin sözünde de böyledir:

[50] Şûra Sûresi, 42/40 "Bu mecazı en mükemmel hale getiren bir edebî sanattır" Keşşaf, 1/3-

[51] Bakara Sûresi, 2/194

[52] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/61.

[53] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/62.

[54] Mühtasar-ı İbn Kesir, 1/36

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/62.

[55] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/62.

[56] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/62-63.

[57] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/63.

[58] ez-Zemahgerî şöyle der: Bu, mecazı en mükemmel hâle getiren edebî sanattır Keşşaf, 1/35

[59] Fahr-ı Râzi şöyle der: Burada, son derece doğru bir benzetme vardır. Çünkü onlar önce iman etmekle bir nur elde ettiler, sonra münafıklık yaparak bu nuru kaybettiler ve büyük bir şaşkınlığa düştüler. Zira dindeki şaşkınlıktan daha büyük bir şaşkınlık yoktur; bu durumdaki kişiler ebediyyen zarar içindedir. Tefsir-i Kebir, 11/73

[60] Biz burada edebî sanatlardan misaller verdik. Yoksa, âyetlerde geçen edebî sanatlar sa­dece bu kadar değildir. Maksadımız, okuyucunun Kur'an'da bulunan güzelliklerden bir miktar tatmasidır. Yoksa, Allah'ın kelâmı bir mucizedir. Onda insanın zevk alıp da dilin anlatamaya cağı birçok edebî güzellik vardır.

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 63-65.

[61] Ankebût Sûresi, 29/43

[62] Muhtasar-ı İbni Kesir, 1/33

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/65.

[63] Bakara sûresi, 2/257

[64] En'am Sûresi, 6/1

[65] Aynı sûre, 153

[66] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/65-66.

[67] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/68.

[68] KurtubL 1/230

[69] Keşşaf, 1/ 72

[70] Kurtubî 1/238

[71] Beyzâvî, 1/ 18

[72] Tevbe Sûresi, 9/34

[73] A'râf Sûresi, 7/19

[74] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/68-69.

[75] Beyzâvî. 1/16

[76] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/69-70.

[77] Aynı kaynak, aynı sayfa. Asrımızda astronotların dünya çevresinde dol aşmaları ndan asır­larca önce Beyzâvî. dünyanın yuvarlaklığını açık bir şekilde ifade etmiştir. Beyzâvî. T/ 16

[78] Muhtas;ır-ı İbn Kesir. 1/38

[79] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/70.

[80] Beyzâvî,!/ 17

[81] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/70-71.

[82] İsra Suresi, 17/88

[83] Muhtasar-ı Tbn Kesir 1/45

[84] Enbiya Suresi 21/98

[85] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/71-72.

[86] Hadiste, cennet ırmaklarının yataksız aktığı zikredilmiştir. Keşşaf, 1/257, Beyrut, ty (Bu hadisi kaynaklarında

bulamadık ancak Keşşafta bulabildik)

[87] Bazı müfessirler, "Bu, bundan Önce bize verilenlerdendir." mealindeki âyetin manasının "daha Önce bize dünyada verilenlerdendir" şeklinde olduğunu savunmuşlardır. Bu, kabul görmeyen bir görüştür. Sahih olan, ibn Abbas (r.a.) ve diğerlerinden gelen rivayettir. Buna göre nimetler, cennetle daha önce verilenlerin benzeridir. Dünyada, cennette olan nimeüerin sadece isimleri vardır. (Bakınız. Kadı Beydâvî, Mecmûatu't-tefâsîr, c.l, s.86.)

[88] Vakıa sûresi, 56/35-37

[89] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/72.

[90] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/72-73.

[91] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/75.

[92] Keşşaf. 1/85

[93] Râzi, Tefsir-i Kebir, 11/147

[94] Nahl suresi, 16/92

[95] Nisa suresi, 4/155

[96] Sâvi Haşiyesi, 1/19, Keşşaf, 1/92

[97] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/75-76.

[98] Kurtubi, 1/244, Sâvi, 1/17

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 76.

[99] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/76.

[100] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/76-77.

[101] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/77.

[102] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/77.

[103] Zemahşerî bunu böyle söylemiştir. Keşşaf, 1/263, Beyrut, ty

[104] el-Bahru'1-Muhit, 1/136

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/77-78.

[105] Ankebut suresi, 29/41

[106] Hacc suresi, 22/73

[107] Keşşaf. 1/83

[108] Ebussuûd Tefsiri, 1/60

[109] Nazi ât suresi, 79/30

[110] el-Teshîl, 1/43

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/78-79.

[111] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 81.

[112] Kurtubî J/262

[113] Sâd suresi, 38/26

[114] TaVha b. Ubeydullah şöyle rivayet etmiştir: "Subhânellah' in tefsirini Rasuîullah (s.a.v.)' a sordum. Şöyle cevap verdi: O, her türlü kötülükten Allah' ı (c.c.) tenzih etmektir." Kurtu-bi,î/276

[115] Müzzemmil suresi,73/7

[116] MüsLim,Salât. 223 (8 l)Sâd suresi, 38/67

[117] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/81-82.

[118] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/82.

[119] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/82-83.

[120] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/83.

[121] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/83.

[122] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/83-84.

[123] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 1/49

[124] et-Teshîl, T/43

[125] Kehf suresi, 18/50

[126] Mehâsinu't-te'vîl, 11/ 104

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/84.

[127] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/86.

[128] Muhtasar-i-Taberî, 1/42

[129] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/86-87.

[130] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/87.

[131] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/87.

[132] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/87.

[133] A'raf sûresi, 7/23

[134] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/87.

[135] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/87-88.

[136] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/88.

[137] İsra sûresi, 17/32

[138] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/88.

[139] Keşşaf, 1/95

[140] Tâhâ sûresi, 20/122

[141] Ebu Hayyan, el-Bahru'l- muhît, 1/141

[142] Tahrim sûresi, 66/6

[143] Kehf sûresi, 18/50

[144] " " , 18/50

[145] Geniş bilgi için, "en-Nübüvve ve'1-Enbiya" adlı kitabımıza bakınız

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/88-89.

[146] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/90-91.

[147] Al-i İmrân sûresi, 3/93

[148] En' am sûrsei, 6/9

[149] Tevbe sûresi, 9/103

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/91.

[150] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/91-92.

[151] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/92.

[152] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/92.

[153] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/92.

[154] Bakara sûresi, 2/16

[155] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/92.

[156] Bakara sûresi, 2/152

[157] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/92-93.

[158] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/94.

[159] İsmail b. Muhammed el-Aclunî, Keşfu'1-hafa, 1/336, Beyrut, 1985

[160] Tevbe sûresi, 9/67

[161] Tâhâ sûresi, 20/115

[162] Tâhâ sûresi, 20/108

[163] Kurtubî Tefsiri, 1/374

[164] Mccazu'l-Kur'an, 39

[165] Hakka sûresi, 69/20

[166] Kehf sûresi, 18/53 (lll)Sâvî, T/365

[167] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/94-95.

[168] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/95.

[169] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/96.

[170] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/96.

[171] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/96.

[172] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/96.

[173] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/96.

[174] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/96-97.

[175] Ebu Davud, Salât, 312

[176] Ebu Davud, Edeb, 86

[177] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/97.

[178] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/99.

[179] Keşşaf, 1/102

[180] Enbiya sûresi, 21/35

[181] İsra sûresi, 17/106

[182] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 99.

[183] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/100.

[184] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/100.

[185] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/100.

[186] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/100.

[187] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/100.

[188] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/100-101.

[189] Teshil, 1/47

[190] Ebussuûd, 1/81

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/101.

[191] Zeccâc bu görüştedir. Zcmahşerİ de bunu tercih etmiştir. Zeccâc...; Keşşaf, 1/281, Beyrut, ty

[192] Ebu Hayyan, el-Bahru11- Muhît, 1/194

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/101-102.

[193] A'râf sûresi, 7/155

[194] Muhtasar-ı tbn Kesir, 1/66

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/104.

[195] Mecâzu' 1- Kur'an , T/41

[196] A'raf sûresi, 7/İ34

[197] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/104-105.

[198] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/105.

[199] Maide sûresi, 5/24

[200] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/105.

[201] Bu, Rabi b. Enes'in görüşüdür.

[202] Bu, tefsircilerin çoğunluğunun görüşüdür.

[203] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/105-106.

[204] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/106.

[205] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/106.

[206] Fütûhat-ı İlâhiyye, 1/57

[207] EbussuÛd Tefsiri, 1/83

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/106-107.

[208] Mehasinu' t-te' vil, n/135

[209] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/109.

[210] cl-Bahru'1-muhit. 1/226

[211] A'raf sûresi, 7/160

[212] Misbah'ta da böyledir.

[213] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 109-110.

[214] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/110.

[215] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/110-111.

[216] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/111.

[217] Ebussuûd'un da işaret ettiği gibi buna istiâre-i mekniyye denir. Bakınız, cilt 1, s. 107

[218] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/111-112.

[219] Keşşaf, 1/107

[220] Kurtubî, 1/425

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/112.

[221] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 113.

[222] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 114.

[223] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/114.

[224] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/114.

[225] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/114.

[226] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/114.

[227] el-Fûtûhâtu'1-ilâhiyye, 1/63

[228] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/114-115.

[229] Mu'minûn sûresi, 40/67

[230] el-Bahru'1-muhit, 1/243

[231] el-Bahru'1-muhit, 1/243

[232] Zâriyât sûresi, 51/55

[233] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/115.

[234] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/117.

[235] el- Bahru'l-muhît,I/248

[236] Muhtasarut-Taberî, 1/47

[237] Kegfu'1-Hafâ, 1/73

[238] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/117-118.

[239] Muhtasar-ı îbn Kesir, 1/76

[240] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 119.

[241] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/119.

[242] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/119.

[243] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/119-120.

[244] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/120.

[245] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/120.

[246] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/120.

[247] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/120.

[248] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/120-121.

[249] Ebussuûd Tefsin, 1/90

[250] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/121.

[251] Ebussuûd Tefsiri, 1/90

[252] Bakara sûresi, 2/56

[253] Bakara sûresi, 2/73

[254] Bakara sûresi, 2/243

[255] Bakara sûresi, 2/259

[256] Bakara sûresi, 2/260

[257] Büyük âlim İbn Kesir bunu böyle açıklamıştır

[258] Saffâtsûresi,37/147

[259] İsra sûresi, 17/44

[260] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/122-123.

[261] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/125.

[262] Mutaffifın sûresi, 83/1

[263] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/125-126.

[264] el-Bahru'1-muhit, 1/271

[265] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/82

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/126.

[266] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/126-127.

[267] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/127.

[268] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/127.

[269] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/127.

[270] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/127-128.

[271] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/128.

[272] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/128.

[273] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/128.

[274] Teihîsu"l-beyân, 1/8

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/128-129.

[275] Ebussuûd Tefsiri, 1/94

[276] Maide sûresi, 5/13

[277] Hicr sûresi, 15/9

[278] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/82

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/129-130.

[279] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/132.

[280] Necm sûresi, 53/29

[281] el-Bahru'1-muhît, 1/281

[282] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/132-133.

[283] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/133.

[284] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/133.

[285] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/133-134.

[286] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/134.

[287] Muhatsar-ı Ibn Kesir, 1/85

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/134.

[288] Ebussuûd Tefsiri, 1/96

[289] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/134-135.

[290] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/135.

[291] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/137.

[292] Keşşaf, 1/122

[293] el-Bahru'1-muhît, 1/298

[294] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/137-138.

[295] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/138.

[296] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/138-139.

[297] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/139.

[298] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/139.

[299] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/139.

[300] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/139.

[301] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/140.

[302] Nahl sûresi, 16/102

[303] Mehâsinu't-Tevil, 11/186

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/140.

[304] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/142.

[305] Kurtubî, U731

[306] Müslim,Kader, 34; İbn Mace, Makaddime, 10, Zühd, 14

[307] Âl-i İmran sûresi, 3/185

[308] el-Futiihâtu'1-İlâhiyye, 1/82

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/142-143.

[309] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/143.

[310] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/143.

[311] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/143-144.

[312] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/144.

[313] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/144.

[314] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/144.

[315] Telhisu'l-beyan, sayfa 9.

[316] Hûd sûresi, 11/87

[317] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/144-145.

[318] A'râf sûresi, 7/179

[319] Sâvi, 1/49

[320] Kurtubî, 11/33

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/145-146.

[321] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/148.

[322] Kurtubî, ü/40

[323] Taberî, ü/407

[324] es-Sihah

[325] Buharı, Tıb, 51; Nikah, 47 Müslim, Cuma,47

[326] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 148-149.

[327] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/149.

[328] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/149.

[329] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/149-150.

[330] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/150.

[331] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/150.

[332] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/151.

[333] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/151.

[334] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/153.

[335] Hûdsûresi,II/13

[336] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/153-154.

[337] Keşşaf, 1/131. Neshin hikmeti ve hükümleri hakkında geniş bilgi için Revaiu'l-beyan adlı kitabımıza bakın: 1/100

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/154.

[338] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/154.

[339] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/155.

[340] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/155.

[341] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/155.

[342] Nisa sûresi, 4/153

[343] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/155.

[344] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/155.

[345] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/155.

[346] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/156.

[347] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/156.

[348] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/158.

[349] A'raf sûresi, 7/156

[350] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/158.

[351] Muhtasar-1 İbn Kesir, 1/108

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/159.

[352] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/159.

[353] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/159.

[354] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/159.

[355] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/159-160.

[356] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/160.

[357] Telhisu'l-beyan, 10

[358] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/160-161.

[359] Kasas sûresi, 28/88

[360] Tefsir-i Kebir, 4/4

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/161.

[361] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/163.

[362] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/163-164.

[363] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/164.

[364] Kamer sûresi; 54/50

[365] Muhammed Ali Es-Sabu1ni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/164.

[366] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/164-165.

[367] Ra'd sûresi, 13/40

[368] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/165.

[369] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/165.

[370] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/165.

[371] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/165.

[372] Müddesir sûresi, 74/48

[373] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/165.

[374] Ebussuûc efeiriJ/117

[375] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/166.

[376] Müslim, Zekât 69. Kurtubî 2/87

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/166-167.

[377] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/169.

[378] İbrahim sûresi, 14/30

[379] Şems sûresi, 91/9

[380] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/169-170.

[381] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/170.

[382] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/170-171.

[383] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/171.

[384] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/171.

[385] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/171-172.

[386] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/172.

[387] Al-i tmran sûresi, 3/97

[388] Ebussuûd Tefsiri, 1/124

[389] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/172.

[390] Suyutî, ed- Durru'l-mensûrJ/11

[391] Mehâsinu't-te'vil, 11/247.

[392] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/173.

[393] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/175.

[394] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/175.

[395] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/175.

[396] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/175.

[397] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/175.

[398] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/175-176.

[399] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/176.

[400] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 176.

[401] el-Bahru'1-muhît, 1/401

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/176-177.

[402] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/177.

[403] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/179.

[404] Keşşaf, 1/145

[405] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/179-180.

[406] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/180.

[407] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/180.

[408] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/180-181.

[409] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/181.

[410] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/181.

[411] Âl-i İmrân sûresi, 3/67

[412] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/181.

[413] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/181-182.

[414] Şerif Râdî, Telhisu'l-beyan, s.11

[415] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/182.

[416] el-Bahru'1-muhît, 1/416

[417] Vahidî, Esbâbu'n-nüzûl, s,22

[418] Buharı, TefsiıM Sûre 2, bab 11

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/182.

[419] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/184.

[420] Muhtasar-ı Taberî, 1/55

[421] Dârimî, Vudû', 2

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/184.

[422] Vahidî, Esbâbu'n-nüzût, 23

[423] Buhârî, Salât31

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/185.

[424] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/185.

[425] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/185.

[426] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/186.

[427] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/186.

[428] Buharı, Tefsir-i sûre 2, bab 13

[429] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/186-187.

[430] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/189.

[431] Hacc sûresi, 22/55

[432] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/189-190.

[433] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/190.

[434] A'râf sûresi, 7/157

[435] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/190.

[436] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/190.

[437] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/190-191.

[438] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/191.

[439] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/191.

[440] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/191-192.

[441] Muhtasar-ı İbn Kesir 1/140

[442] Mehâsinu't-te'vîl 11/305

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/192.

[443] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/194.

[444] Enbiya sûresi, 21/35

[445] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/194.

[446] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/194.

[447] Muhtasar-ı İbn Kesir 1/142

[448] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/194-195.

[449] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/195.

[450] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/195.

[451] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/195.

[452] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/195.

[453] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/195.

[454] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/195-196.

[455] Tirmizî. Cenâiz. 36

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/196

[456] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/198.

[457] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/198.

[458] Buharî, Tefsir-i Sâre 2, bab 21 Bakınız Suyutî ed- Dürrü'l-mensûr 1/159

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 198.

[459] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/198-199.

[460] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/199.

[461] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/199.

[462] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/199.

[463] Zuhruf sûresi 43/75

[464] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/199.

[465] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/199-200.

[466] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/200.

[467] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/202.

[468] Karia suresi 101/4

[469] Nur suresi 24/44

[470] Zumer sûresi 39/ 56

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/202-203.

[471] Vahidî, Esbâbu'n-nüzûl s,25; Kurtubî 11/191

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/203.

[472] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/203.

[473] el-Bahru'1-muhît, 1/476

[474] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/203-204.

[475] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/204.

[476] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/204.

[477] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/204-205.

[478] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/205.

[479] Rûm sûresi, 30/46

[480] Araf sûresi, 7/57

[481] Hakka sûresi, 69/6

[482] Zariyat sûresi, 51/41

[483] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/205-206.

[484] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/208.

[485] Yusuf sûresi, 12/25

[486] Saffat sûresi, 37/69

[487] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/208-209.

[488] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/209.

[489] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/209-210.

[490] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/209.

[491] Furkan sûresi, 25/44

[492] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/210.

[493] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/210.

[494] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/210-211.

[495] Mü'minun sûresi 23/108

[496] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/211.

[497] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/211.

[498] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/211.

[499] Fahri Râzî, s: 11

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/211-212.

[500] Telhîsu'i-beyân, 5:11

[501] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/212.

[502] Bu hadisi Hafız İbn. Merdiveyh tahric etmiştir.

[503] Mehâsinu't-te'vil 3/368

[504] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/212-213.

[505] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/215.

[506] Kasas sûresi, 28/11

[507] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/215-216.

[508] Suyutî, ed-Dürru'l-mensur 1/173

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 216.

[509] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/216-217.

[510] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/217.

[511] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/217.

[512] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/218.

[513] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/218.

[514] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/218.

[515] Ebu Hayyan, e] Bahru'l-muhît. 2/3

[516] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/218-219.

[517] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/219-230.

[518] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/223.

[519] Müfredâtu'İ-Kıtf'ıtfı, S. 312

[520] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/223-224.

[521] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/224.

[522] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/224.

[523] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/224.

[524] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/224-225.

[525] Kaf sûresi 50/16

[526] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/225.

[527] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/225-226.

[528] Araf sûresi, 7/189

[529] Bakara sûresi, 2/223

[530] Bakara sûresi, 2/187

[531] Revaiu'l- beyan 1/190; Şerif Râdî, Telhisu'l-beyan, s.12

[532] KeşşâfI/175

[533] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/226-227.

[534] Oruç ibâdeti, kamerî ay sistemine göre farz kılınmıştır. Kamerî aylar her yıl on gün önce gelmektedir. Dolayısıyla Ramazan ayı yılın her mevsimine rastlamaktadır. Hıristiyanlara yaz sıcaklarında oruç tutmak zor geldiği için orucun zamanını değiştirerek güneş sistemine almışlar ve yılın kısa ve değişmeyen serin günlerinde oruç tutmaya başlamışlardır. (Mütercimler).

[535] Tevbe sûresi, 9/31

[536] Tâhâ sûresi, 20/105

[537] Ahmed b. Hanbel 4/402

[538] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/227-228.

[539] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/230.

[540] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/230-231.

[541] Fahreddin Râzî, Tefsir-i Kebîr, V/ 132 Vahidî, Esbübu'n-nüzûl s. 28

[542] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/231.

[543] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/231.

[544] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/231-232.

[545] Tevbe sûresi, 9/36

[546] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/232.

[547] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/232.

[548] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/232.

[549] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/232.

[550] Bazıları bu âyeti şöyle tefsir ederler: Mekke'ye girdiğiniz haram ay, Hudeybiye yılınd oraya girmekten men edildiğiniz haram aya karşılıktır. Kâfirler, Nebi (a.s.)'yi Hudeybiye yılının Zilkade ayında Mekke'ye girmekten alıkoymuşlardı.

[551] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/232-233.

[552] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/233.

[553] Şûra sûresi 42/40

[554] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 233-234.

[555] Tâhâ sûresi 20/105

[556] el-Fütühâtu'l-iIâhiyye 1/152

[557] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 234.

[558] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/237.

[559] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/237.

[560] Vahidî, Esbâbu'n-nuzûl, 32

[561] Vahidî, a.g.e. 32

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/238.

[562] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/238-239.

[563] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/239.

[564] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/239.

[565] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/239-240.

[566] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/240.

[567] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/240.

[568] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/240.

[569] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/240.

[570] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/240-241.

[571] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/241.

[572] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/243

[573] Yasin sûresi, 36/51

[574] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/243-244.

[575] Fahri Râzî, V/215; Vahidî, Esbâbu'n-nüzûl, 34

[576] Aynı kaynaklar

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/244-245.

[577] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/245.

[578] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/245.

[579] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/245.

[580] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/245-246.

[581] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/246.

[582] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/246.

[583] şey beklemezler" şeklindedir. Ona göre, bu âyette muzaf hazf edilmiştir. Şöyle der: Bu, mecaz için en meşhur misal olan Köy (halkı)'e sor" ayetine benzer. Meselâ: Emir, filan kimseyi dövdü, filan kimseyi astı veya filan kimseye verdi" denilir. Hakikatte, emir, bunları emretti demektir. Fahreddin er-Râzi, yaptığı bu yoru­ma delil olarak da şu ayeti getirir: "Onlar kendilerine me­leklerin veya Rablerînin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? (Nahl suresi, 16/ 33), İbn Kesir Tefsirinde zikredilen Selefin görüşüne göre burada yorum yapılmamalı ve aye­tin manası Allah'a havale edilmelidir.

Fahreddin er-Râzîrye göre, âyetinin mânâsı: "Onlar, Allah'ın emri ve azabının kendilerine gelmesinden başka bir

[584] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/246-247.

[585] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/247.

[586] Mutaffifin sûresi, 83/29

[587] Mü'min sûresi, 40/40

[588] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/247.

[589] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/247-248.

[590] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/248.

[591] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/251.

[592] Kehf sûresi 18/64

[593] Rağıb el-İsfehânî, Müfredatu'l-Kur'ân

[594] Muhammed sûresi, 47/9

[595] İbn Manzur, Lisânu'1-Arab, habita maddesi

[596] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/251.

[597] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/251-252.

[598] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/253.

[599] Hacc sûresi, 22/40

[600] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/252-253.

[601] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/253.

[602] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/253.

[603] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/253-254.

[604] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/254.

[605] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/254-255.

[606] Şûra sûresi, 42/13

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/255.

[607] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/255.

[608] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/257-258.

[609] Cevheri, Sıhah, Hars maddesi.

[610] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/258.

[611] İsrâ sûresi, 17/34

[612] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/258-259.

[613] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/259.

[614] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/259-260.

[615] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/260.

[616] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/260-261.

[617] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/261.

[618] Bir görüşe göre âyetin mânâsı şöyledir: Çokça yemin edip de Allah'ı yeminlerinize he­def kılmayınız. İyilik yapmış olmak, kötülükten korunmak ve insanların arasını düzeltmek maksadıyle az çok, büyük-küçük herşeyde Allah'ın ismini çok söylemeyin. Zira çok yenıir eden ne iyilik yapmış olabilir ne de takva sahibi.

[619] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/261.

[620] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/261-262.

[621] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/262.

[622] Kurtubî, TU/57

[623] Keşşaf, 1/202

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/262-263.

[624] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/265.

[625] Tûr sûresi, 52/31

[626] Hud sûresi,l t/72

[627] el-Müfredât, s. 229

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/266.

[628] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 267.

[629] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/267.

[630] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/267.

[631] Ahzab sûresi, 33/49

[632] Hucurat sûresi, 49/13

[633] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/267-268.

[634] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/268-269.

[635] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/269.

[636] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/269-270.

[637] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/270.

[638] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/270.

[639] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/271.

[640] Tevbe sûresi, 9/107

[641] Tehzibu'1-lüğa, Adi maddesi.

[642] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/272.

[643] Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir. Bakınız Tac IV/63

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/272.

[644] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/272-273.

[645] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/273.

[646] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/273-274.

[647] Tcfiiîr-i Kebîr, 6/105

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/274.


__________

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti 3

Kelimelerin İzahı 3

Nüzul Sebebi 3

Âyetlerin Tefsiri 4

Edebî Sanatlar 5

Faydalı Bilgiler 5

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti 6

Kelimelerin İzahı 6

Âyetlerin Tefsiri 6

Edebî Sanatlar 7

Bir Uyarı 7

Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti 8

Kelimelerin İzahı 8

Âyetlerin Tefsiri 8

Edebî Sanatlar 10

Faydalı Bilgiler 10

Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti 11

Kelimelerin İzahı 11

Âyetlerin Tefsiri 11

Edebî Sanatlar 12

Faydalı Bilgiler 12

Bir Uyarı 12

Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti 12

Kelimelerin İzahı 12

Nüzul Sebebi 13

Âyetlerin Tefsiri 13

Edebî Sanatlar 13

Faydalı Bilgiler 14

Bir Uyarı 14

Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti 14

Kelimelerin İzahı 14

Âyetlerin Tefsiri 15

Edebî Sanatlar 16

Faydalı Bilgiler 16

Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti 17

Kelimelerin İzahı 17

Nüzul Sebebi 17

Âyetlerin Tefsiri 17

Edebî Sanatlar 19

Faydalı Bilgiler 19

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti 20

Kelimelerin İzahı 20

Nuzûl Sebebi 20

Âyetlerin Tefsiri 20

Edebî Sanatlar 21

Faydalı Bilgiler 21

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti 21

Kelimelerin İzahı 21

Nuzûl Sebebi 22

Âyetlerin Tefsiri 22

Edebî Sanatlar 23

Faydalı Bilgiler 23

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti 24

Kelimelerin İzahı 24

Âyetlerin Tefsiri 24

Edebî Sanatlar 25

Faydalı Bilgiler 25

Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti 25

Kelimelerin İzahı 25

Nüzûl Sebebi 25

Âyetlerin İzahı 26

Edebî Sanatlar 26

Faydalı Bilgiler 26


233. Emzirmeyi tamamlatmak isteyen için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların örfe uygun olarak giyinmesi ve beslenmesi baba tarafına aittir. Bir insan, ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir anne ve baba çocuğuna zarar vermesin. Onun benzen vâris üzerine de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu memeden kes­mek isterlerse, kendilerine günah yoktur. Çocukları­nızı emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye ver­mekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz şartıyla üze­rinize günah yoktur. Allah'tan korkun. Bilin ki Allah, yapmakta olduklarınızı görür.

234. Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.

235. (İddet beklemekte olan) kadınlarla evlenme hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı bir biçimde anlatmanızda veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki siz onları anacaksınız, lâ­kin meşru sözler söylemeniz müstesna, sakın onlara giz­lice buluşma sözü vermeyin. Farz olan bekleme müd­deti dolmadan, nikah kıymaya kalkışmayın. Bilin ki Al -lah, gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah'tan sakı­nın. Şunu iyi bilin ki Allah Ğafûr'dur, Halîm'dir.

236. Nikahtan sonra henüz dokunmadan veya on­lar için belli bir mehir tayin etmeden kadınları boşar-sanız, bunda size mehir zorunluğu yoktur. Bu durumda onlara mut'a verin. Zengin olan durumuna göre, fakir de durumuna göre vermelidir. Münasip bir mut'a ver­mek muhsinler için bir borçtur.

237. Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır. Ancak kadınların vaz­geçmesi veya nikah bağı elinde bulunanın (velinin) vaz­geçmesi hali müstesna, affetmeniz takvaya daha uygun­dur. Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah, önceki âyetlerde evlenme, boşanma, iddet, ric'at (kocanın karısını geri alması) ve adi yani kocasıyla tekrar evlenmek isteyen kadını bundan engellememe ile ilgili hükümlerden bir bölümünü açıkladı. Bu mübarek âyetlerde de emzirmenin hükmünü açıklamaktadır. Çünkü boşanmakla ayrılık meydana gelir. Bazen kişi eşini boşadığında onun emzirmesi gereken, küçük çocuğu olabilir. Belki de kadın kocasından intikam almak ve çocuk vesilesiyle ona eziyet etmek için çocuğu telef edebilir veya onu sütünden mahrum eder. Bundan dolayı bu âyet, boşanan anaları çocukları gözetmeye ve onlarla ilgili işlere ihtimam göstermeye çağırmaktadır. Bundan sonra Yüce Allah, ölüm sebebiyle eşlerin ayrılma­larının hükmünü, bu durumda kocanın hukukunu gözetmek maksadıyla kadının beklemesi gereken iddeti açıklamaktadır. Aynı zamanda iddet bek­leme durumunda olan kadına nasıl evlenme teklif edileceğini, ölüm veya boşanma neticesinde kadının hakkı olan yarım veya tam mehir konusunu açıklamaktadır. [1]



Kelimelerin İzahı


Fisâl ve fasl, ayırmak demektir. Çocuk anasının sütünden ayrılıp diğer gıda maddelerini yemeye başladığı için buna fisâl ismi veril­di. Müberred şöyle der: Fisâl, fasl'dan daha iyidir. Zira çocuk annesinden ayrıldığında annesi de ondan ayrılmış olur. Böylece aralarında fisâl meyda­na gelir. Yani Jlis (savaş) ve (vuruşma) karşılıklı olduğu gibi fisâl de karşılıklı olur.

Teşâvur, başkasından görüş açıklamasını istemek demektir. Müşâveret ve meşveret kelimeleri de bunun gibidir. Hepsi de bal çıkarmayı istemek mânâsına gelen "şevr" kökünden türetilmiştir.

Bırakırlar mânâsına gelen bu fiilin mâzîsi ve mastarı kul­lanılmaz.

Ta'riz, açıkça söylemeksizin îmâ ve işaretle anlatmak, demektir. Bu kelime "bir şeyin yanı" mânâsına gelen "urd" kelimesinden alınmıştır. Fakirin, iyilik sever birisine "senin cömert yüzünü görmek için geldim" demesi de ta'riz kabilindendir.

Hıtba evlenme teklif etmek, hutbe ise nasihat etmek demektir. Cuma ve bayram hutbesi gibi.

Örttünüz, gizlediniz demektir, İknan, sır ve gizlilik manasına­dır.

Bağlamak mânâsına gelen "akd" kökünden olup nikah bağı demektir. Darb-ı mesel de, "Ey düğümleyen çözmeyi de düşün!" şeklinde kullanılmıştır. Râğib şöyle der: "Ukde: Nikah, yemin ve diğer akd edilen şeylerin ismidir.

Halım, âsînin cezasını vermekte acele etmeyip mühlet veren demektir.

Muktir, fakir demektir. Bir kimse muhtaç duruma düştüğü zaman denir. [2]


Nüzul Sebebi


Rivayet edildiğine göre Ensardan bir adam Hanife oğullarından bir kadınla evlendi. Ancak kadın için herhangi bir mehir tayin etmedi. Sonra o-na dokunmadan onu boşadı. Bunun üzerine Nikahtan sonra henüz dokunmadan kadınları boşarsanız size mehir zorunluğu yoktur, âyeti indi. Resulullah (s.a.v.) o adama: "Ver de, isterse bir kalensüve yani takke olsun" dedi.[3]



Âyetlerin Tefsiri


233. Eğer kadınlar boşanmışlarsa ve emzirme çağında çocukları varsa ve de anne, baba emzir­meyi tamamlamak isterlerse annelerin çocuklarını tam iki sene emzirme­leri gerekir. Bundan fazlası mecburi değildir. Çocukların hizmetlerinin hakkıyle yapılabilmesi için boşanan an­nelerin nafakalarının ve elbiselerinin israf ve eksiklik olmaksızın baba ta­rafından verilmesi gerekir.

Nafaka ancak erkeğin gücünün yettiği kadardır. Zira Yüce Allah hiçbir kimseyi gücünün yettiğinden fazlası ile mükellef kılmaz. Anne, baba, yaptıkları anlaşmada eksiklik ve yapmaları gerekende kusur ederek çocuğa zarar vermesin, veya çocuk sebebiyle eşler birbirine zarar vermesin. Anne, çocuğun yetiştiril­mesi için babayı zarara sokmak maksadıyle çocuğu emzirmeyi bırakmasın. Baba da, anne çocuğa emzirmeye istekli olduğu halde, ona zarar vermek için çocuğu onun elinden çekip almasın. Mücahid, âyeti böyle tefsir etmiştir. Vârisin üzerine de bunun aynısını yapması gere­kir. Yani nasıl ki çocuğun babasının anneye nafaka vermesi onun hukukunu yerine getirmesi ve ona zarar vermemesi gerekiyorsa, vârisin de aynı şeyleri yapması gerekir. Bundan maksat babanın vârisidir. Bir başka görüşe göre çocuğun vârisidir. Taberî birinci görüşü tercih etmiştir. Anne, baba istişare ettikten sonra çocuğun faydasına olduğu kanaatine varır ve iki sene dolmadan önce çocuğu me­meden kesmeye karar verirlerse, bunda da onlara bir günah yoktur. Ey babalar! Anne [bakmaktan aciz olduğu veya evlenmek istediği takdirde çocuğunuz için [başka bir süt annesi tutmak isterseniz, anlaştığınız ücreti ödemeniz şartıy-jla bunda sizin için bir günah yoktur. Çünkü ücretini ödemediğiniz takdirde süt anne, çocuğa gereken önemi vermez ve emzirmekle ilgilenmez, Bütün işlerinizde Allah'dan korkunuz. Çünkü sizin söz ve davranışlarınızdan hiçbir şey ona gizli kalmaz. [4]



234. Kocası ölen kadınların eşleri için bir matem olarak dört ay on gün iddet beklemeleri gerekir. Bu hüküm gebe olmayanlar içindir. Gebe olanların id-deti ise çocuklarını doğumncaya kadardır. Çünkü Yüce Allah, "Gebe olan­ların bekleme süresi çocuklarını doğumncaya kadardır[5] buyurmuştur, Ey veliler! İddetleri bitince evlenmelerine ve şeriatın müsaade ettiği süslenme ve kendileriyle evlen­me teklifi yapanlara görünmelerine izin vermenizde sizin için bir günah yoktur. Allah bütün yaptıklarınızı bilir ve ona göre karşılı­ğını verir. [6]



235. Ey erkekler! Kocası öl­müş kadınlara, iddet bekleme esnasında açıkça değil de üstü örtülü olarak, evlenme teklif etmenizde sizin için bir günah yoktur.

İbn Abbas bu teklif erkeğin: "Allah'ın bana saliha bir kadın nasip et­mesini istiyorum" ve " benim kadınlara ihtiyacım var" gibi sözleriyle olur, demiştir.

Onlarla evlenme isteğinizi içinizde saklamanızda da sizin için bir günah yoktur, Şüphesiz Allah, sizin onlarla evlenmeyi aklınızdan geçireceğini­zi ve onlara sabredemeyeccğinizi bildi de sizden zorluğu kaldırdı. Onlarla evlenmeyi düşünün fakat şeriatın size müsaade ettiği çıtlatma, işaret ve benzeri örf ve âdetlerin dışında, gizli olarak onlarla evlenme sözleşmesi yapmayın. İddet sona erinceye kadar sakın evlenme akdi yapmayın. Biliniz ki Allah sizin kalbinizdekini bilir. Öyle ise onun emrine muhalefet edip te a-zâbına dûçâr olmaktan sakınınız. Ve biliniz ki Allah Gafur ve Halîm'dir. Tevbe edenin, günahını bağışlar, kendisine isyan edene ceza vermekte acele etmez

Yüce Allah bundan, sonra kendisine dokunulmadan boşanan kadınla ilgili hükmü anlatarak şöyle buyurur: [7]



236. Ey erkekler! Kadınlara dokunmadan, yani cinsel ilişkide bulunmadan ve herhangi bir mehir tayin etmeden onları boşamanızda sizin için bir günah yoktur. Bu gibi hallerde ihtiyaç veya zarurete binaen boşamakta bir sakınca yoktur.

Onları boşadığınızda gönüllerini hoş etmek ve ayrılığın meydana getirdiği yarayı sarmak için onlara bir miktar mal verin. Bu mal erkeğin zenginlik ve fakirliğine göre takdir edilir. Zengin, zenginliğine göre; fakir de fakirliğine göre iyilikle bir miktar mal verir. Bu, güzel amel sahibi mü'minler üzerine bir borçtur. [8]



237. Onlar için muayyen bir mehir tayin ederek evlenip te cinsel ilişkide bulunmadan onları boşarsanız tayin edilen mehrin yarısını vermeniz gerekir. Çünkü bu, dokunmadan önce yapılan bir boşamadır. Ancak boşanan kadın veya nikah bağı elinde bulunan, yani küçük olan kız çocuğunun velisi bu haktan vazgeçerse bu durum müstesnadır. Bir görüşe göre nikah bağı elinde bulunan kocadır. Kocanın hakkından vazgeçmesi ise vermiş olduğu mehirin tümünü kadına bağışlamasıyla olur,

İbn Cerir bu görüşü tercih eder. Zemahşerî ise, "Nikah bağı elinde o-landan maksat velîdir" diyenlerin görüşünün doğruluğu açıktır[9] der.

Bağışlamanız takvaya daha yakındır. Hitap umûmî olup erkek ve kadınlara şâmildir. İbn Abbas sbu âyeti şöyle açıklar: Ayrılan eşlerden takvaya daha yakın olan mehir hakkından vazgeçendir. Ey mü'minler! Aranızda iyilik ve ihsanı unut­mayın. Kuşkusuz Allah yaptıklarınızı görendir. Yüce Allah bu âyetleri, eş­ler arasında sevgi, iyilik ve güzelliğin unutulmamasını hatırlatarak sona er­dirdi.

Bir takım zorlayıcı ve zarurî sebeplerle meydana gelen boşanmanın dostluk ve akrabalık bağlarını kesmemesi gerekir. [10]



Edebî Sanatlar


1. Bu cümlede emri uygulamaya teşvikte mübalağa ifa­de etmek için, daha önce geçen âyetinde olduğu gibi emir, muzâri sıygasıyla gelmiştir.

2, "Çocuklarınıza süt emzirtmek isterseniz." Burada hazif yoluyla i'câz vardır. Takdiri şöyledir: Ço­cuklarınıza emzirecek süt annesi tutmak isterseniz. Burada aynı zamanda gaipten muhataba dönüş vardır. Zira bu cümle muhatap cümlesi olduğu hal­de önceki cümlesi gaip sıygasıyla gelmiştir. Bu iltifat sanatının faydası ise çocuklara karşı babalarının duygularını tahrik etmektir.

3. İddet dolmadan nikah yapmayı yasaklamada mübalağa etmek için "nikah akdine azmetmeyiniz yani kalkışmayınız" denilmiştir. Bir şeyi yapmaya azmetmek yasaklanınca o şeyi yapmanın ya­saklanması daha evlâdır.

4. Yüce Allah "onlara dokunmadığınız müddetçe", buyura­rak kullan birbirleriyle konuşurken güzel kelimeleri seçsinler diye onlara edep Öğretmek maksadıyla mess (dokunma) kelimesini kinaye olarak cin­sel ilişki yerinde kullandı.

5. Cümlelerinde hitap umumî olup erkek ve kadınları kapsar. Fakat burada tağlîb yoluyla erkeklere ait bir sıyga ile gel­miştir.

6. Korku ve heybeti artırmak için burada zamir yerine "Allah" lafzı gelmiştir. [11]



Faydalı Bilgiler


1. 233. âyette veya boşanan kadınlar kelimeleri yerine "anneler" kelimesinin kullanılması annelerin çocuklara karşı şefkatlerini celb eder. Zira onların boşanmış olmaları analık şefkatinden mahrum olmalarını gerektirmez.

2. Yüce Allah bu âyeti kerimede ifadele­rinde çocuğu ana,babadan herbirine izafe etmiştir. Bu izafet ana, babanın çocuğa karşı şefkat ve merhametlerini celbetmek içindir. Çünkü çocuk ana, babaya yabancı değildir. Biri annesi, diğeri ise babasıdır. Dolayısıyla çocuğa acıyıp merhamet etmeleri ve aralarındaki anlaşmazlığın çocuğa zarar vermemesi gerekir.

3. Boşanan kadına mal vermenin lûzumundaki hikmet, boşanmanın açtığı yarayı sarmaktır. İbn Abbas der ki: Erkek fakirse boşadığı kadına üç elbise, zenginse bir hizmetçi verir.

4. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali'nin oğlu Hasan, boşadığı karısına onbin dirhem vermiş. Bunun üzerine kadın "ayrılan sevgiliden az bir mal" diyerek parayı azımsamıştır. Boşamasının sebebi de şöyle rivayet olunur: Hz. Ali şehit edilip de Hasan'ın halifeliğine biat edilince hanımı ona "Ey mü'minlerin emiri! Halifelik seni zayıflatacak" der. Hasan ona "Ali öldürülüyor, sen sevinç mi gösteriyorsun?" git artık, seni üç talakla boşa­dım cevabım verir. Bunun üzerine kadın çarşafına bürünür ve iddeti bitin­ceye kadar bekler. Hz. Hasan ona onbin dirhem ile birlikte mehrinden ka­lanını gönderir. Para kadına gittiğinde yukarıdaki sözünü söyler. Görevli durumu Hz. Hasan'a bildirince ağlar ve "üç talak ile boşamamış olsaydım onu geri alırdım" der.[12]



238. Namazlara, ve orta namaza devam edin. Alla­h'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.

239. Eğer (herhangi bir şeyden) korkarsanız (na­mazlarınızı) yaya giderken veya binek üzerinde (kılın). Güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediklerinizi Allah'ın size öğrettiği şekilde, Allah'ı anın.

240. İçinizden ölüp de dul eşler bırakan kimseler, eşlerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar, kendiliklerinden çıkıp gider­lerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.



241. Boşanmış kadınların, makul ölçüde koca­larından yararlanma hakları vardır. Bu, müttakiler için bir vazifedir.

242. Allah size işte böylece âyetlerini açıklar ki, düşünüp hakikati anlayasmız.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Namaza devam etmeyi emreden âyetler, aile ve boşanma veya diğer sebeplerle ayrılma esnasında eşlerin biribirleriyle olan münasebetleriyle ilgili hükümler arasında yer aldı. Bunun büyük bir hikmeti vardır: Yüce Allah, boşandıktan sonra eşlerin biribirlerine karşı bağışlayıcı, müsama­hakâr davranmalarını ve biribirlerine iyilik ve ihsanda bulunmayı unutma­mayı emrettikten sonra namaza devam etme emrini açıkladı. Çünkü na­maz, dünya gam ve kederlerini unutmak için en iyi vesiledir. Bundan dolayı Rasulullah (s.a.v.) üzücü bir olayla karşılaştığında hemen namaz kılmaya başlardı. Boşamak kin ve düşmanlığa sebep olur. Namaz ise iyilik ve müsa­mahaya davet eder, kötülük ve çirkin hareketlerden de alıkor. İşte bu, insan ruhunu terbiye etmek için en üstün yoldur. [13]



Kelimelerin İzahı


Devam ediniz demektir. Muhafaza, bir şeye devam etmek de­mektir.

Vusta, kelimesinin müennesidir. Bir şeyin vasatı onun iyisi ve dengelisi demektir. Rasulullah (s.a.v. )'i öven bedevi Arap şöyle der:

Ey, övünmede insanların en mutedili, ve en şerefli anne ve babaya sa­hip olan!

Kunut lügatte bir şeye devam etmektir. Kur'an-ı Kerim bu tabi­ri özellikle boyun eğerek ve tevazu ile itaata devam etme mânâsında kul­lanmıştır. Yüce Allah: "Boyun eğerek ve tevazu ile Rabbine itaata devam et[14] buyurmuştur.

Ayakları üzerine duran mânâsına olan râcil kelimesinin ço­ğuludur. Râğıb İsfehanî şöyle der: "Ayakla yürüyen mânâsına olan râcil ke­limesi, ayak mânâsına olan "rici" kelimesinden türetilmiştir. İyi yürüme­yen kimse için denilir.[15]

Rükbân; at, hayvan ve benzeri bineklere binen mânâsına gelen "râkib" kelimesinin çoğuludur. [16]



Âyetlerin Tefsiri


238. Ey mü'minler! Namazları, özel­likle ikindi namazını vakitlerinde kılmaya devam ediniz. Çünkü melekler namaz vakitlerinde hazır bulunurlar. Boyun eğerek ve tevazu ile Allah'a ibadet ve itaata devam edin. Yani, Allah için huşu içersinde na­mazınızı kılın. [17]



239. Eğer düşman veya başka bir şeyden kor­karsanız, namazınızı yürüyerek veya hayvan üzerinde kılın.

Korku gidip emniyet geldiğinde, Allah'ın size emrettiği ve sizin için meşru kıldığı şekilde, bütün rûkûnlarına riâyet ederek namaz kılınız. Nitekim âyet-i kerimede "Huzur ve sükuna erdiğiniz­de namazı dosdoğru küm[18] buyrulmuştur. Âyetteki zikirden maksat, bü­tün erkanına riâyet edilen tam bir namazdır. Zemahşerîye göre âyetin mânâsı şöyledir: "Allah, size ibadet yollarını, korku ve emniyet durumların da nasıl namaz kılacağınızı öğretme lütfunda bulunmuştur. O size nasıl öğrettiyse, o şekilde ibadet ederek O'mı anın". Yüce Allah daha sonra idde-tin hükümlerini açıklayarak şöyle buyurur: [19]



240. Aranızdaki erkeklerden öldüğünde geride eşler bırakacak olanların ölüm döşeğine düşmeden önce, kendilerinden sonra eşlerine tam bir sene yetecek kadar bir mal vasiyet etmeleri gerekir. Bu terekeden alınır ve eşler evlerin­den çıkarılmadan, onlara harcanır. Bu hüküm, İslâm'ın başlangıcında idi. Daha sonra bu süre 4 ay on güne indirilerek, âyetin hükmü neshedildi. ölü sahipleri! Eğer eşler gönül rızasıyle ve kendi istekleriyle evlerinden çıkarlarsa; süslenme, güzel koku sürünme ve evlenme teklifi yapabileceklere kendilerini gösterme gibi şeriatin reddetmediği şeyleri yapmalarına müsaade etmenizde sizin için bir günah yoktur. Allah, mülkünde galip, yaptıklarında hikmet sahibidir. [20]



241. Kocaların, boşanan kadınlara güçleri yettiği ölçüde ayrılığın verdiği yalnızlık yarasını sarmak için mal-vermeleri gerekir. Bu, Allah'ın emrine uyan mü'minlerin üzerine bir borç­tur. [21]



242. İşte Yüce Allah, ruhları sevgi ve merhamete yönlendiren bu yeterli açıklamayı yaptığı gibi, anlamanız ve gereğiyle amel etmeniz için size, şer'î hükümlerini gösteren âyetlerini açıklar. [22]



Edebî Sanatlar


1. Bu terkip, orta namazın daha faziletli olduğunu açıklamak için, hususî bir meselenin, umumî bir mesele üzerine atfı kabilinden-dir.

2. Cümlesi ile cümlesi arasında tıbak sanatı vardır. Bu da edebî güzelliklerdendir. Ebussuûd şöyle der: Birinci şart cümle­sinde, korkunun vuku bulmadığını gösteren "jf edatının gelmesi, ikinci­sinde ise, emniyetin vukuu ve yaygın oluşunu gösteren "lif edatının gelme­si; birincinin cevabının i'caz yoluyla, ikincinin cevabının ise itnab yoluyla verilmesi, ifadenin fesahat ve akıcılığını ve akıl sahiplerinin ibret alacağı bir mânânın varlığını gösterir.[23]



Bir Uyarı


Tercih edilen görüşlere göre "orta namaz" dan maksat ikindi na­mazıdır. Çünkü o; sabah ve öğle namazı ile akşam ve yatsı namazının or-tasındadır. Buharı ve Müslim'de rivayet edilen şu hadis, bu görüşü kuvvet­lendirir: "Bizi orta namaz yani ikindi namazından alıkoydular. Allah, onların kalplerini ve evlerini ateşle doldursun". Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "İkindi namazını kılamayan kimsenin malı ve aile efradı eksilmiş gibidir". Bu hadisi Buharî ve Müslim rivayet etmişlerdir. Bu konu­da daha başka sahih hadislerde vardır.[24]



243. Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara "ölün" dedi, (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin in­sanların çoğu şükretmez.

244. Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her-şeyi işitir ve bilir.

245. Kim Allah'a karz-ı hasen verirse, Allah ona çokça, kat kat fazlasını verir. Allah rızkı isterse bol ve­rir, isterse kısar. Sadece O'na döndürüleceksiniz.

246. Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere "Bize bir hükümdar tayin et de Allah yo­lunda savaşalım" demişlerdi. "Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız!" dedi. "Yurtlarımızdan çıkarılmış, ço­cuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde neden savaşmayalım?" dediler. Kendilerine savaş yazılın­ca, içlerinden pek azı hariç geri dönüp kaçtılar. Allah zâlimleri iyi bilir.

247. Peygamberleri onlara "Bilin ki Allah, Tâlût'u size komutan olarak gönderdi" dedi. Bunun üzerine "Biz komutanlığa daha layık olduğumuz halde, kendi­sine servet ve zenginlik yönünden geniş imkanlar veril­memişken, O bize nasıl komutan olur?" deliler. "Allah sizin üzerinize onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah herşeyi ihata eden ve her şeyi bilendir" dedi.

248. Peygamberleri onlara, "Onun komutanlığının alâmeti, Tâbut'un size gelmesidir. Onun için de Rabbi-nizden size bir sükûn, Musa ve Harun'un bıraktık­larından bir miktar bakiyye vardır. Onu melekler taşır. Eğer inanmış kimseler iseniz, bunda sizin için açık bir delil vardır.

249. Tâlut askerlerle beraber ayrılınca, "Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Sadece bir avuç içen müstesna. Kim ondan içmezse bendendir" dedi. İçlerinden pek azı hariç hepsi ırmaktan içtiler. Tâlut ve iman edenler beraberce ırmağı geçince, "Bugün, bizim Câlut'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur" dedi-! ler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar "Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir" dediler.

250. Câlut ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında "Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalnn. kâfir kavme karşı bize yardım et" dediler.

251. Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Dâvud da Câlut'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hüküm­darlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı, elbette yeryüzünde boz­gun çıkarda Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve

kerem sahibidir.

252. İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana, doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.


Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde, aile ile ilgili hükümleri ve aile fertleri­ni birbirine bağlıyan nizam ve kaideleri zikretti. Aile, faziletli bir toplumu meydana getiren unsurların çekirdeği ve temel taşıdır. Bu itibarla Yüce Allah onun ıslahı için yol gösterdi. Bu âyetlerde ise Yüce Allah, cihad ile ilgili hükümlerden bahsetmektedir. Zira inanç ve mukaddes değerlerin ko­runması ve kişiyi yüce hayata giden yolu gösteren müslüman ailenin yaşa­yabileceği iyi bir toplumun kurulabilmesi için cihad gereklidir. Zira aile­nin iyi olması, toplumun iyi olmasına bağlıdır. Ailenin beka ve devamlı­lığı, ancak hakkın ve hak yolunda çalışanların bekasıyle olur. Bundan do­layı Yüce Allah cihadı emretmekte ve ona dair, eski milletlerle ilgili dar-b-ı meseller getirmektedir. Onların, Hak yolda nasıl cihad ettiklerini, az sayıda imanlı kişilerin, küfür ve taşkınlık içinde olan çok sayıda kişilere nasıl galip ve üstün geldiklerini anlatmaktadır. Batılın yardımcılarının çokluğuna itibar edilmez. Önemli olan, hak yolda olanların sebatı ve hak­tan ayrılmayarak o yolda cihad etmeleridir. [25]



Kelimelerin İzahı


Üluf, elf kelimesinin cem-i kesretidir. Cem-i kılleti gelir.mânâsı pek çok, binlerce demektir.

Hazer, korku ve haşyet manasınadır.

Kabz, kendine çekmek, dağınık bir şeyi toplamak de­mektir. Burada cimrilik yapmak, geçimini zorlaştırmak manasınadır. Bast, bunun zıddıdır. Rızkım bollaştırmak, bolluk ihsan etmek demektir. Ebu Temmam, şu beytinde kabze ve best kelimelerini bu mânâda kullanmıştır.

Adam, eli açık olmaya o kadar alıştı ki, eğer elini kapanmaya çağı­rırsa, parmak uçları onun bu isteğini yerine getirmez. Yani, cömertliğe o kadar alıştı ki bundan sonra istese de cimri olamaz.

Mele; ileri gelen insanlar demektir. Heybet ve azametle göz doldurdukları için bu ismi almışlardır.

Fasale, yerinden ayrıldı demektir. Bir kimse bir yerden çıkıp o-radan ayrıldığı zaman denir. Sizi imtihan edici demektir. Jij : Yakînen biliyorlar, manasınadır.

Fie, bir grup insan demektir. Raht ve nefer kelimeleri gibi toplu­luk ismi olup tekili yoktur.

Efriğ, "dök" demektir. Bir kimse birşeyi yukardan aşağı dökerek boşalttığı zaman denir. [26]



Âyetlerin Tefsiri

243. Ey Muhammed, veya ey Muhatab! Sayıları binleri bulduğu halde, ölümden korktukları için ondan kaçıp kurtulmak gayesiyle yurtlarından çıkan o kişilerin haberini duymadın mı? Buradaki sorudan maksat, muhatapları hayrete düşürmek ve onları anlatılacak kıssayı dinlemeye teşvik etmektir. Onlar yetmişbin kişi idi. Allah "ölün" diyerek onları öldürdü, sonra dirilt­ti. Onlar İsraîloğullarından bir kavim idi. Hükümdarları onları cihada davet etti, ölüm korkusuyla kaçtılar. Bunun üzerine Allah onları öldürdü, pey­gamberleri Hazkil'm duası ile, sekiz gün sonra tekrar diriltti. Bundan sonra uzun süre yaşadılar. Bir görüşe göre, Taun hastalığından kaçtılar, fakat Al­lah onları öldürdü. İbn Kesir: Bu kıssa da, korkunun kederden kaçıp kurtul­maya bir faydası olmadığına, Allah'ın kaderinden yine onun kaderine sığınılabileceğine dikkat çekilmektedir, der. Şüphesiz Allah, insanlara lütuf ve ihsan sahibidir. Zira onlara açık ve kesin delillerle dünya ve âhirette mutluluğa ulaşacakları yolu gösterir. Lâkin insanlardan çoğu, verdiği nimetler için Allah'a şükretmez­ler, aksine onu inkâr ederler. [27]



244. Allah yolunda, O'nun dinini Yüceltmek için kâfirlerle savaşın, nefsani arzu ve hevesler için savaşmayın. Biliniz ki, Allah sözlerinizi işitir, niyet ve hallerinizi bilir, ona göre sizi cezalandırır. Korkunun kaderden kurtulmaya faydası olmadığı gibi cihaddan kaçmak da eceli ne uzaklaştırır, ne de yaklaştırır. [28]



245. Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç verecek olan kim var? Yani, kim, malım Allah rızasını elde etmek ve dinini yüceltmek için cihad ve diğer hayır yollarında harcayacak? İşte Yüce Allah böyle ya­pan kimseye, bu harcamalarına karşılık verdiğinin kat kat fazlasını verir. Zira onun yaptığı bu harcamalar, âlemlerin Rabbi olan zenginler zengini Yüce Allah'a bir nevi borç vermektir. Hadis-i kudsî'de: "Kim, fakir olma­yan ve asla zulmetmeyen (Allah'a) borç verir?" buyrulmuştur.[29]

Allah belâ ve mihnetle imtihana tabi tutmak için di­lediği kulunun rızkını daraltır, dilediğininkini de bollaştınr. Kı­yamet günü, sadece O'na döndürüleceksiniz ve O sizi, yaptıklarınızdan do­layı cezalandıracak. [30]



246. Musa'dan sonra Benî Israîlden ileri gelenlerin haberi" sana gelmedi mi? Bu soru da, yukarıda geçen âyetteki gibi, dinleyicileri hayrete düşürme ve anlatılacak kıssayı dinlemeye teşvik için sorulmuştur. Söz konusu kişiler, âyetin de gösterdiği gibi, Musa (a.s.)'nın vefatından sonra yaşıyan İsrailoğullarından idi. liCU UJ doul _^J ^_J : Hani onlar, Harun neslinden gelen[31] neb'ileri Şem'ûn'a : "Bizim başımıza bir hükümdar getir, onu bize kumandan yap da, Allah yolunda onunla beraber düşmanlara karşı savaşalım" demiş­lerdi. Nebileri onlara: Size savaş farz kılınır da, ya savaşmazsanız?" dedi. Yani, ben size savaş farz kılınıp da, sizin düşmanla savaşmamanızdan ve ondan kaçmanızdan korkuyorum dedi. "yurtlarımız e -limizden alınmış, çocuklarımız esir edilmiş olduğu halde, savaşmamamız için ne sebep olabilir ki?" dediler. Yüce Allah, onların kalplerindeki korku ve heyecanı açıklamak için şöyle buyurdu: Üzerlerine savaş yazılınca, çoğu cihadtan kaçtılar. Sadece az sayıda bir topluluk sabır ve sebat gösterdi. Bunlar, Tâlut ile beraber nehiri geçenlerdir. Kurtubî şöyle der: "Refah ve bolluk içersinde yaşayan, toplum­ların hali budur. İzzet-i nefisleri kabardığı zaman harp isterler, savaş gelip çatınca da korkarlar ve tabiatlarında bulunan korkaklığa boyun eğerler[32] Allah zâlimleri iyi bilir. Bu, Allah'ın emrine isyan edip ci­hadı terkederek yaptıkları zulmden dolayı, onlar için bir tehdittir. [33]



247. Nebileri onlara, Allah'ın harp ile ilgili konularda emrine uymaları için Tâlût'u hükümdar yaptığım ve kendilerine onu emir olarak seçtiğini haber verdi. Buna itiraz ederek nebilerine şöyle dediler: O bize nasıl hükümdar olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız. Çünkü bizim içimizde, hükümdar çocukları var. O ise, hiç malı mülkü ol­mayan fakir birisi. Bize nasıl hükümdar olur?

Nebileri, onların bu itirazlarına şöyle cevap verdi: Al­lah sizin üzerinize onu seçti. Sizin menfaatinize olan şeyleri o daha iyi bilir.

Hükümdar tayin edilirken iki prensip göz ününde bulundurulur: Birin­cisi, askeri iyi yönetebilmek için idareciliği bilmek; ikincisi de, kalplere heybet salmak, düşmanlara karşı koyabilmek ve zorluklara göğüs gerebil­mek için kuvvetli bir bedene sahip olmak. Alîah Tâlût'a, bu iki özelliği de bol bol vermiştir. İbn Kesir şöyle der: "Buna göre hükümdar olacak kişinin bilgili, güzel, bedenen ve ruhen son derece kuvvetli olması gerekir. [34]

Allah, veraset ve zenginlik olmadan, hüküm­darlığı dilediği kuluna verir. Allah'ın ihsanı çok boldur. Ona kimin lâyık ve ehil olduğunu bilir ve o kimseye ihsan da bulunur. Nebilerin­den, Allah'ın Tâlût'u hükümdar seçtiğini gösteren bir delil getirmesini iste­diler. [35]



248. Nebileri onlara şöyle cevap verdi: Onun, hükümdarlığının ve sizin için seçildiğinin alâmeti, Allah'ın daha önce sizden alman Tâbût'u geri vermesidir.

Zemahşerî'nin de dediği gibi, Tâbut bir sandıktır. Musa (a.s.) savaşa çıktığı zaman onu askerlerin önüne koyardı. Bu, İsraîloğullarmın ruhlarına bir sekinet verir, böylece savaştan kaçmazlardı.

Onun içinde Rabbınizden size bir ferahlık, sükunet ve vekar vardır. Ayrıca onun içinde Musa ve Harun'un ailelerinin bıraktıklarından bir miktar kalıntı vardır. Bunlar, Musa (a.s.)'nm asası ve elbisesi İle, Tevrat'ın yazıldığı bazı levha­lardır. Onu melekler taşır. İbn Abbas (r.a.) şöyle der: Melekler, sema ile yer arasında Tâbût'u taşıyarak geldiler ve onu herkesin gözü önünde Tâlût'un önüne bıraktılar. Eğer Allah'a ve âlıiret gününe inanmış kimseler iseniz, Tâbût'un size indirilmesinde, Allah'ın Tâlût'u size hükümdar seçtiğine dair açık bir delil vardır. [36]



249. Tâlût, sayıları seksenbin olan askerleriyle yola çıkıp Beyt-i Makdis'ten ayrılınca onları çöl gibi kuru bir arazide bekletti. Burada onlara şiddetli sıcak ve susuzluk isabet etti. Tâlût askerlerine şöyle dedi: "Biliniz ki, Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek" Bu, Ürdün ile Filistin arasında bulunan meşhur Seri a nehridir. "Ondan kim içerse benden değildir, benim askerim ola­maz"

Böyle yapmakla, savaşa girmeden önce, onların irade ve itaat durum­larını denemek istedi. . Kim o ırmaktan içmez ve tat­mazsa, o, benimle beraber savaşacak olan askerlerirndendir. Ancak, susuzluğunu gidermeniz için bir avuç içerse bunda bir beis yoktur. Böylece susuzluğu giderecek kadar, emmek suretiyle azıcık su içmelerine izin verdi. İçlerinden pek azı hariç, bütün ordu ırmaktan içti. Az sayıda bir topluluk susuzluğa sabretti. Süddî: "Yetmişaltıbin kişi içti. Tâlûtun yanında dört bin asker kaldı" der. Tâlût, susuzluk ve yorgunluğa sabreden mü'minlerle nehri geçip de düşmanlarının çokluğunu görünce onları bir korku sardı. İçlerinden bir grup: Biz Câlût komutasındaki bu düşmanla savaşamayız. Sayımız az, onlar ise son derece kalabalık" dedi­ler. Sonunda Allah'ın huzuruna varacaklarına ina­nan, Tâlût'un seçkin ve alim askerleri şöyle dediler: "Çoğu zaman, az sayıda bir topluluk, Allah'ın irade ve dileme­siyle çok sayıdaki topluluklara üstün gelmiştir. Zafer, sayı çokluğu ile değil, Allah'ın yardımıyle elde edilir. Allah, koruması, gö­zetmesi ve desteğiyle sabredenlerle beraberdir. Allah kiminle beraber olur­sa, o, Allah'ın izniyle muzaffer olur. [37]



250. Geniş alanda Câlût ve onun harp için eğitilmiş kalabalık ordusu ile karşılaştıkları zaman, zafere götüren vesile­leri anladıklarım gösteren şu üç dua ile Allah'a yalvardılar: Ya Rabbi! Bizim hepimize çok sabırlar ihsan et, özellikle nefisleri­mize sabır ver ki, düşmanlarımıza karşı savaşmak için kendimizde kuvvet bulalım Bizi harp meydanında sabit kıl, kalplerimize, savaştan kaçma düşüncesinin gelmesine fırsat verme.: Sana inanmayan ve peygamberlerini yalanlayan Câlût ve ordusuna karşı bize yardım et. [38]



251. Allah da onların bu dualarını kabul etti ve O'nun yardım ve desteğiyle Câlût'un ordusunu hezimete uğrattılar. Düşmanlar çok kalabalık olmalarına rağmen mağlup oldu. Tâlût'la beraber mü'minler ordusu içinde bulunan Dâvud, küfrün başı Câlût'u öldürdü ve or­dusu dağıldı. Allah, Dâvud (a.s.)'a hüküm­darlık ve peygamberlik verdi ve dilediği faydalı ilimleri ona öğretti.

İbn Kesir şöyle der: Tâlût, Câlût'u öldürdüğü takdirde Dâvud (a.s.)'a kızını vereceğini, malını onunla bölüşeceğini ve hükümdarlık işinde onu yanma yardımcı alacağını vadetmişti. Tâlût bu sözünü tuttu. Daha sonra, Allah'ın kendisine ihsan ettiği peygamberlik nimeti ile birlikte hüküm­darlık Dâvud (a.s.)'a geçti.

Eğer yüce olan Allah, kötüle­rin kötülüklerini iyilerin yaptığı cihad ile defetmeseydi, hayat fesada uğrardı. Zira şer galip gelse, her taraf harap ve helak olurdu. Lâkin Allah, bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muamele eder. Şerre asla üstünlük ve galebe imkanı veremz. [39]



252. Ya Muhammed! İsraîloğullarının ba­şına gelen, sana anlattığımız bu hayret verici iş ve kıssalar, Allah'ın Ceb­rail vasıtasıyle sana hak olarak vahyettiği mucize ve gayb haberleridir. Ya Muhammed! Sen Allah'ın davetini tebliğ için gönder­diği peygamberlerdensin. [40]


Edebî Sanatlar


1. Ebu Hayyan der ki: Bu bölümdeki ilk üç âyet-i kerimede birçok edebî sanat vardır.

lafzında soru, hayret ifade etmek için getirilmiştir. cümlesinde hazif vardır. Bu cümle takdirindedir ve lafızları ile ve arasında tıbak sanatı vardır ile terkiplerinde tekrar vardır. İfadesinde üçüncü şahıs kipinden ikinci şahıs kipine dönüş vardır.

terkibinde, teşbih, benzetme edatı kullanılmadan yapılmiştir. Kulun Allah yolunda yaptığı infak Allah'ın kabul etmesi, hakikî borca benzetilerek ona "borç" ismi verilmiştir.

lafzı arasında mugayir cinas vardır.[41] istiâre-i temsiliyye vardır. Zira Yüce Allah'ın onların üzerlerine sabır döktüğü andaki halleri bir vücud üzerine su dökülüp de, suyun bütün vücudu içiyle dışıyla sararak kalbe serinlik, esen­lik, sükûnet ve itminan vermesi haline benzetilmiştir. [42]



Faydalı Bilgiler


1. Allah ihtiyaçtan münezzeh olduğu halde, cümlesinde, "borç istemek" Allah'a isnad edilmiştir. Bu, sadakaya teşvik içindir. Nitekim, Buharı ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i kudsîde de; hasta, aç ve susuza yapılan iyilik, Yüce Allah'ın nefsine izafe edilmiştir. Hadis-i kudsîdeki ifadeler şöyledir: Ey Âdemoğlu! Hastalandım, beni ziya­ret etmedin, senden yemek istedim, bana yemek vermedin, senden su iste­dim, bana su vermedin,[43]

2. Rivayet edildiğine göre, âyet-i kerimesi inince Ensar'dan Ebu'd-Dahdah Rasulullah (s.a.v.)'a gelerek: "Gerçekten Allah bizden borç mu istiyor?" diye sorar. Rasulullah (s.a.v.): "Evet, ey Ebu'd-Dahdah! der. Ebu'd-Dahdah: "Ya Rasulullah! Bana elini uzatırmısm? der. Sonra onun elini tutarak şöyle der: "Ben, bahçemi Rabbime borç verdim". Bahçesinde altiyüz hurma ağacı vardı. Karısı ve çocukları da orada bulu­nuyordu. Ebuddahdah gelerek eşine: Ey Ümmü Dahdah diye seslenir. Karısı; "Buyur" der. Karısına: "Bahçeden çık. Ben onu Yüce Rabbime borç olarak verdim" der.[44] Bir rivayete göre hanımı, "alışverişin kârlı olsun Ey Ebu'd-Dahdah" der ve aile fertleriyle birlikte oradan çıkar.

3. Bikaî şöyle der: Herhalde İsraîloğullarından bahseden âyetlerin bu kıssa ile bitmesinin sebebi, bu kıssada, Rasulullah (s.a.v.)'m peygamber­liğini gösteren açık bir delilin bulunmuş olmasıdır. Zira İsraîloğullarının seçkin âlimlerinden sadece birkaçı bu kıssayı biliyordu.[45]

253. O Peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık mu'cizeler verdik ve onu Ruhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah dikseydi, o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten son­ra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı, lâkin Allah di­lediğini yapar.

254. Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Ger­çekleri inkâr edenler elbette zâlimlerdir. [46]



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde, İsraîloğullarımn başına Tâlût'un Imesini ve hem hükümdarlık hem de peygamberlik şerefine nail olması toiyle Dâvud (a.s.)'un diğer İsraîloğullarından üstünlüğünü anlattı. Daha sonra Rasullullah (s.a.v.)'m peygamberlerden olduğunu kendisine bildirdi. Lafzın zahirî mânâsı, peygamberlerin eşit olduğunu göstermektedir. İşte bu âyetlerde Yüce Allah, peygamberlerin aynı derecede olmadıklarım, bilakis diğer insanlar arasında olduğu gibi, onlar arasında da üstünlük bakımından farklılık bulunduğunu anlatmaktadır.[47]


Kelimelerin İzahı


Derecât, Yüce ve yüksek mevki mânâsına gelen "derece" kelimesinin çoğuludur.

Beyyinât, mu'cizeler demektir.

Takviye etmek mânâsına gelen te'yid kelimesinden olup, "onu kuvvetlendirdik" demektir.

Kuds, temizlik; Ruhu'1-Kuds ise Cebrâîl (a.s.) demektir. Bu isim daha önce de açıklanmıştır

Hülle, dostluk ve sevgi demektir. Dosta karşı beslenen sevgi, âdeta kişinin azaları arasına girdiği için bu isim verilmiştir. "Dost" mânâ­sına gelen "halîl" de bu kabildendir.

Şefaat, eklemek mânâsına olan kelimesinden alınmıştır. Şefaat, başka birine yardım etmek ve yardımını istemek üzere onunla arka­daş olmaktır. [48]



Âyetlerin Tefsiri


253. Ey Muhammedi Sana haberlerini verdiğimiz bu peygamberler, Allah'ın hak peygamberleridir. Kuşkusuz biz onları yüksek mertebe, mevki ve makam bakımından birbirlerine üstün kılmışızdır. Onlardan öylesi vardır ki, Allah vasıtasız olarak sadece onunla konuşmuştur. Musa (a.s.)'mn durumu böyledir. Bazılarına da yüksek ve yüce mertebeler tahsis etmiştir. Son pey­gamber Hz. Muhammed (s.a.v.)'in durumu böyledir. O, hem dünyada hem de âhirette öncekilerin ve sonrakilerin efendisidir. Peygamberlerin babası Ha­lil İbrahim (a.s.)'in durumu da bunun gibidir. O pey­gamberlerden öylesi de vardır ki, ona Ölüleri diriltme, anadan doğma kör ve alacalıyı iyileştirme ve gayptan haber verme gibi engin mu'cizeler verdik. Onu Cibrîl-i Emin ile kuvvetlendirdik. Bu peygamber, Meryem oğlu İsa'dır. Allah isteseydi bu peygamberlerden sonra gelen ümmetler, peygamberleri kendilerine açık deliller ve engin hüccetler getirdikten sonra onları katlet-mezlerdi. Allah dileseydi onlar çekişmezler, ihtilafa düşmezler ve birbir­leriyle savaş azlardı ve peygamberlerin hak din üzerinde ittifak ettikleri gibi, Allah onları peygamberlere uyma hususunda birleştirirdi,

Fakat Allah bir kısmını, onlardan dindeki ihtilaf­ları ve çeşitli fasit görüş ve mezheplere ayrılmaları sebebiyle doğru yolu bulmalarını dilemedi. Dolayısıyla onların bazıları imanda sebat etti, bazıları ise ayrılıp küfre saptı, Allah dileseydi, insan oğlunu meleklerin tabiatında yaratırdı da, birbirle­riyle çekişmez ve birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah hikmet sahibidir, insanların menfaatine olan şeyleri yapar. Bunların hepsi Allah'ın kaza ve kaderiyle olur. Allah, dilediğini yapandır. [49]



254. Ey mü'minler! Allah'ın size lütfetmiş olduğu maldan O'nun yolunda harcayın. Zekatı verin. Hayır, iyilik ve salih amel işleyerek malınızı har­cayın. O korkunç gün gelmeden bütün bunları yapın. Zira o gün, alış-veriş yapıyormuş gibi hiçbir malı kendiniz için bir fidye olarak veremiyeceksi-niz. Bu azabı sizden savacak bir dost ve günahlarınızın bağışlanması için şefaat edecek bir şefaatçi bulamıyacaksıniz. Ancak, âlemlerin Rabbı olan Allah izin verirse bunlar olur. Kâfirler, zâlimlerin ta kendileridir. Yani o gün Allah'ın huzuruna kâfir olarak çıkandan daha zâlim kimse yoktur. Allah'ı inkâr eden, azaba müstehak olan zâlimin kendisidir. [50]



Edebî Sanatlar


1. Burada uzaklık ifade eden "tilke" işaret isminin kul­lanılması, peygamberlerin mertebelerinin yüksekliğini gösterir.

2. Âyetin bu bölümü, önceki bölümde ifade edilen üstünlüğü açıklar. Edebiyatta buna "taksim" ismi verilir. bölümünde de aynı sanat vardır. ve lafızları arasında da "tıbak" sanatı vardır.

3. Cümlesi iki defa tekrarlandığı için "itnab" vardır.

4. Burada sıfat mevsufa tahsis edilmiştir. Ayrıca mânâ, isim cümlesi ve zamir-i fasılla da tekit edilmiştir. [51]


Faydalı Bilgiler


Atâ b. Dinar'ın şöyle dediği rivayet olunur: "Kâ­firler zâlimlerin kendileridir" buyurup da, "Zâlimler kâfirlerin kendileridir" buyurmayan Allah'a hamd olsun. Atâ bu sözü ile şu­nu demek istemiştir: Eğer bu şekilde demiş olsaydı, her zâlimin kâfir ol­duğuna hükmedilirdi. Allah'ın koruduğu kimseler hariç kimse bundan kurtulamazdı.[52]



Bir Uyarı


Burada küfrün, hakiki mânâsının kastedilmiş olması ihtimali olduğu gibi, mecazî mânâsının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İkinci ihtimale göre kâfirden maksat "zekatı vermeyen" dır. Nitekim Zemahşerî de bu görüştedir. O şöyle der: Yüce Allah "Zekatı vermeyenler zâlimlerin kendileridir" demek istemiştir. "Zekatı terkeden" yerine "kâfir" kelimesini tercih etmesi sertlik ve tehdit ifade eder. Nitekim hacc âyetinde de "kim haccetmezse" yerine "kim kâfir olursa" lafzı tercih edilmiştir. Ayrıca "Zekâtını vermeyen müşriklere yazıklar olsun'0ıumealindeki âyette de, zekâtı vermemek kâfirlerin sıfatlarından sayılmıştır. [53]



255. Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulun­mayandır. O, Hayy'dir. Kayyûm'dur. Kendisine ne uy­ku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hep­si O'nundur, İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, dünyada ve âhirette olacakları bilir.O'nun bildirdiklerinin dışında, insanlar O'nun ilmînden hiç­bir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.

256. Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğ­rilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğût'u red­dedip Allah'a inanırsa, sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.

257. Allah, inananların dostudur, onları ka­ranlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da Tâğût'tur, onları aydınlıktan alıp karanlıklara götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde peygamberlerin birbirlerine olan üstünlüğünü anlattı ve onlardan sonra gelen insanların ihtilafa düştüklerini, din sebebiyle çekişip savaştıklarını açıkladı. Bu âyetlerde ise, peygamber­ler arasındaki üstünlük farklarının onlara tabi olanlar arasında mücadele, düşmanlık ve çekişmeyi gerektirmediğini vurgulamaktadır. Çünkü peygam­berler, her ne kadar fazilet bakımından birbirlerinden farklı iseler de, hepsi aynı daveti yani tevhid davetini yapmışlardır. Onların risaleti bir, dinleri birdir. Sonra dinde zorlama yoktur. Çünkü hakkın ziyası doğmuş, nuru par­lamıştır. [54]



Kelimelerin İzahı


Hayy, kâmil hayat sahibi demektir. Devamlı var olan, yok ol­mayan demektir.

Kayyûm, mahlukâtm işlerini yürüten demektir.

Sine, uykudan önceki gevşeklik ve hafif uyuklama halidir. Şâir şöyle der:

Yaşlı adamı uyku bastırdı. Henüz uykuya dalmadığı halde, hafif hafif uyumaya başladı.

Ona ağır gelir ve onu yorar demektir.

Aliyy, bundan maksat, makamı yüce, şanı büyük, saltanatı kud­retli demektir.

İkrah, kişiyi istemediği birşeyi yapmaya zorlamak demektir.

Tâğût, tuğyan kelimesinden türemiştir. Buna göre tâğût in­sanı azdıran, onu hak ve hidâyet yolundan saptıran herşeydir.

Vüska; sağlam, güvenilir şey mânâsına gelen "ipj\" kelimesi­nin müfennesidir.

Infisâm, kırılmak manasınadır. Ferrâ: "İnfisam ve inkısam aynı mânâda iki kelimedir. Ancak infisâm daha fasihtir" der. Bazıları da: "Fasm, kopmaksızın kırılmak; kasnı ise kırılıp kopmak demektir" der. [55]



Nüzul Sebebi


Ensardan bir adamın iki oğlu vardı. Bunlar Rasulullah (s.a.v.) pey­gamber olarak gönderilmeden önce Hıristiyan olmuşlardı. Daha sonra, zey­tinyağı ticareti yapan bir grupla Medine'ye geldiler. Babaları yakalarına yapışarak: "Müslüman olmadıkça sizi bırakmam" dedi. Bunun üzerine: -Dinde zorlama yoktur. Hak ile bâtıl birbirinden ayrılmıştır" mealindeki âyet nazil oldu.[56]



Âyetlerin Tefsiri


255. Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulun­mayandır. O, Hayy'dır, Kayyûm'dur. Yani Allah (c.c.) birdir, tektir, Samed-tir, kâmil hayat sahibidir. Ölmeyen, devamlı var olandır. Mahlukâtm ih­tiyaçlarını gözeterek, onları koruyarak işlerini bir nizam içersinde yürü­tendir. O'na ne uyku gelir, ne de uyuklama. Nitekim ha­diste şöyle Duyurulmuştur: "Şüphesiz Allah uyumaz. Uyuması da uygun düşmez. O, adalet terazisini alçaltır ve yükseltir.[57] Yerlerde ve göklerde ne varsa hepsi O'nun mülkü ve kuludur. O'nun gücü ve saltanatı altındadır. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? Yani Allah'ın izni olmadan, hiçkimse başka birine şefaat edemez. İbn Kesir der ki: "Bu âyet Allah'ın azamet ve yüce­liğini gösterir. Zira, Mevlâ'nın izni olmadan hiç kimse şefaat edemez.

Allah, hem onların gördükleri dünyayı ve onda var o-lanları bilir, hem de onların önünde olan âhireti bilir. Çünkü O'nun ilmi, kâinatı ve âlemleri kuşatmıştır. İnsanlar, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyle kendilerine bildirdiklerinden başka, Al­lah'ın bildiklerinden hiçbir şeyi bilemezler, O'nun Kürsî'si, genişliği ve büyüklüğü sebebiyle gökleri ve yeri içine alır. Yedi kat gökler ve yerler, kürsüye nisbetle çöle atılmış bir halka gibidir. Rivayet edildiğine göre İbn Abbas; den maksat, Allah'ın ilmidir, demiş ve "Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin herşeyi kuşatmıştır[58] mealindeki âyeti delil getirerek, Allah'ın ilminin herşeyi kuşattığını bildirmiştir.[59]

Hasan-ı Basrî: "Kürsî'den maksat Arş'tır" der. İbn Kesir de şöyle der: Doğru olan, Kürsî'nin Arş'tan başka bir şey oluşudur. Arş Kürsî'den daha büyüktür. Nitekim hadisler ve haberler bunu göstermektedir. Gökleri, yerleri ve onlarda bulunanları korumak Allah'a ağır gelmez ve O'nu aciz bırakmaz. O mahlukâtmın üstünde yücedir, azamet ve ululuk sahibidir. "O, çok büyüktür ve yücedir.[60]



256. İslâm dinine girmesi için, hiçkimse zorlanamaz. Şüphesiz hak batıldan, hidâyet sapıklıktan ayrılmış ve açıkça ortaya çıkmıştır. Kim Allah'dan başka, şeytan ve putlar gibi kendilerine iba­det edilen şeyleri inkâr eder ve Allah'a inanırsa, en sağlam, kopmayan ve yok olmayan kulpa yani dine sarılmış olur. Allah, kullarının sözlerini işitir, fiillerini bilir. [61]



257. Allah, mü'minlerin yardımcısı, koruyucusu ve işlerini yürütendir. Onları küfür ve dalâlet ka­ranlıklarından iman ve hidâyet nuruna çıkarır. Kâfirlerin dostları ise şeytanlardır. Onları iman nurundan çıkarıp, şek ve sapıklık karanlıklarına sokar, Onlar cehennem ehlidir. Oradan çıkmayıp ebedî olarak kalacak­lardır. [62]



Edebî Sanatlar


1. Âyete'l-kürsî'de birçok edebî sanat vardır. Bunlar:

a) Hüsnü'1-iftitâh (güzel başlangıç): Çünkü bu âyet Allah Teâlâ'nın en yüce ismiyle başladı.

b) Allah'ın adı isim ve.zamir olarak onsekiz yerde geçer.

c) Sıfatların tekrarı ile meydana gelen itnâb.

d) Fasl sanatı vardır. Çünkü cümleler atıf harfiyle birbirine bağlan­mamıştır.

e) âyetinde tıbâk sanatı vardır. Bahru'l-muhît sahi­bi Ebu Hayyan böyle açıklamıştır.

2. Sağlam bir kulpa sarılmıştır. Burada istiâre-i temsiliyye vardır. Zira İslam dinine sarılan kimse, sağlam bir ipe tutunmuş birine benzetilmiştir. "Kopmayan" kaydında ise "tersin" sanatı vardır.

3. Bu lafızlarda istiâre-i tasrîhiyye vardır. Çünkü küfür karanlıklara, iman ise aydınlığa benzetilmiştir. Telhîsu'l-beyan ya­zan Şerif Râdî şöyle der: Bu, teşbihin en güzellerindendir. Çünkü, küfür, içersinde yürüyenlerin yollarını şaşırıp saptığı karanlık gibidir. İman ise, yoldan çıkanlara yol gösteren, şaşkınları doğru yola ileten nur gibidir. İmanın neticesi, naîm cennetleri ve sevaba erildiği için aydınlıktır. Küfrün neticesi ise, cehennem ve azap olduğu için karanlıktır.[63]



Faydalı Bilgiler


Yüce Allah âyet-i kerimede kelimesini müfred, kelime­sini ise olarak getirmiştir. Çünkü doğru bir tane, sapıklık yolları ise çoktur. [64]



Bir Uyarı


Ayete'l-Kürsî'nin şanı yücedir. Rasulullah (s.a.v.)'tan nakledilen sahih hadiste onun, Allah'ın kitabındaki âyetlerin en faziletlisi olduğu bildirilmistir. Şu hadis-i şerifte de bildirildiği gibi, onda Yüce Allah'ın ism-i a'zamı vardır: "Allah'ın ism-i a'zamı üç yerdedir. Bu isim hürmetine dua edilirse Allah kabul eder. Bu yerler: Bakara suresinde[65] Âl-i İmrân ve Tâhâ sûreleri-dir." Hişam bunları şöyle açıklar: Bakara sûresinde Âl-i İmrân sûresinde[66] Tâhâ sûresinde ise,[67] âyetleridir.[68] İbn Kesir şöyle der: Âyete'l-Kürsî, Zât-ı Bari ile ilgili müstakil on cümle ihtiva eder. Bu âyette, bir olan Yüce Allah'ı tazim ifâdeleri vardır.[69]



258. Allah kendisine mülk verdiği için Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni görmedin mi! İşte o zaman İbrahim "Rabbim hayat veren ve öldü­rendir" demişti.. O, Ben de hayat verir ve öldürürüm demişti. İbrahim, "Allah güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir" dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.

259. Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş bir kasabaya uğradı, "Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!" dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp, yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. "Ne kadar kaldın?" dedi. "Birgün yahut daha az" dedi. Allah ona, "Hayır! yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozul­mamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara ibret kılalım diye bunu yaptık. Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl birbiri üstüne kuruyor, sonrada ona nasıl et giydiriyo­ruz" dedi. Durum açığa çıkınca, "Şimdi iyice biliyorum ki, Allah herşeye kadirdir" dedi.

260. İbrahim Rabbine, "Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster" demişti. Rabbi ona "Yoksa i-nanmadın mı?" dedi. İbrahim "Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için" dedi. Bunun üzerine Al­lah "Öyleyse dört tane kuş yakala; onları yanına al; son­ra her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonrada onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir" buyurdu.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah Önceki âyetlerde kendisine imanı ve mukaddes yüce sıfatlarını zikrederek kendisinin mü'minlerin dostu, tâğûtun da kâfirlerin dostu olduğunu bildirdi. Bu âyetlerde de şu üç kıssayı anlatarak taşkınlığın, inatçı kâfirlerin ruhlarında ve Allah'ın birliğine karşı verdikleri mücade­ledeki tahakkümüne örnekler vermektedir. Kıssalardan birincisi, hikmet sa­hibi yaratıcının, ikinci ve üçüncüsü ise, haşrin ve öldükten sonra dirilmenin isbatı hakkındadır. [70]



Kelimelerin İzahı


Muhacce, birbirlerine üstün gelmeye çalışmak demektir. Bir kimse hasmı ile mücadele ettiği zaman karşılıklı delil getirdi demektir.

Sesi kesildi ve şaşkın bir şekilde apışıp kaldı. Şâir şöyle der:

Onu'ansızın gördüğüm zaman, neredeyse cevap veremiyecek şekilde apışıp kalırım.

Hâviye, yıkılan demekti.

Urûş, evin tavam mânâsına gelen "arş" kelimesinin çoğuludur. Gölgelenmek veya gizlenmek için hazırlanan herşeye arîş denir.

Değişmez, bozulmaz demektir. Hurma ağacı yaşlanıp da, yıllar onu değiştirdiğinde denir. Bu kelime ondan alınmıştır.

Onları birbiri üstüne dizeriz demektir. Bu kelime, kaldırmak mânâsına gelen nişaz mastarından türetilmiştir. Yeryüzünün yüksek kısım­larına "rieşez" denir. Kadının kocasına isyan edip başkaldırması mânâsına gelen "nüşûz" da bu köktendir.

Onları yanına al, sonra kes demektir. Bir kimse bir şeyi kes­tiğinde denir. [71]



Âyetlerin Tefsiri


258. Allah kendisine hü­kümdarlık verdiği için şımarıp da, O'nun varlığını inkâr eden, iyilik ve ihsa­na nankörlük ve taşkınlıkla karşılık vererek Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya giren, onun varlığı ve kudreti hakkında mücadele eden inatçı Kenan oğlu Nemrud'un durumunu bilmiyor musun? Bu âyet, bu kâfirin duru­munu işitenleri hayrete düşürmektedir. İbrahim Allah'ın varlığına delil getirerek "Benim Rabbim, bedenlerde hayatı ve ölümü yaratandır. O tekdir, âlemlerin Rabbidir" dediği zaman, azgın: "Ben de diriltir ve öldürürüm" dedi. Rivayete gö­re, idamına hükmedilmiş iki adam getirtti, birisinin öldürülmesini, diğerinin serbest bırakılmasını emretti ve: "İşte ben de onu öldürdüm, buna da hayat verdim" dedi. Hz. İbrahim (a.s.) Nemrud'un bu aptallığım ve bu de­lil hakkında mücadeleye devam edeceğini anlayınca, onu daha iyi sustura­cak başka bir delile başvurdu. İbrahim dedi ki: Madem ki sen ilâhlık iddia ediyor ve âlemlerin Rabbinin yaptığı gibi, öldürüp diriltebileceğini söylüyorsun, işte güneş, o Allah'ın emri ve kudretiyle her gün doğudan doğuyor. Sen onu gücün ve kud­retinle bir defa olsun batıdan doğdur. Bu kesin delil karşısında o kâfirin dili tutuldu ve dehşet içersinde, cevap veremiyerek apışıp kaldı Allah mücadele ve delil getirme makamında hüccet ve delil getirmeleri için zâlimlere ilham vermez. Müttekî dostlarına ise il­ham eder. [72]



259. Bu, ikinci kıssa olup, Allah onu, hidâyetini murat ettiği kimseler için bir darb-ı mesel olarak getir­miştir. "Yahut evlerinin duvarları tavanları üzerine çökerek alt üst olmuş bir kasabaya uğrayan kimsenin halini bilmiyor musun? Burası, Buhtunnasr'ın yıkmış olduğu Beyt-i Makdis kasabasıdır. O salih adam şöyle dedi: Bu şehir, harap olup yıkıldıktan sonra, acaba Allah burayı nasıl diriltecek? Bu adam meşhur görüşe göre Uzeyr (a.s.) idi. O, bu sözleri, Allah'ın kudretini ve yıkılıp harap olmuş bu şehrin durumu karşısındaki şaşkınlığını ifâde etmek için söylemişti. Kendisi bu şehirden geçerken eşeğine binmişti. Allah bu soruyu soran zâtı öldürdü ve yüz sene ölü olarak kaldı. Sonra Allah kudretinin kemalini göstermek için onu diriltti, Rabbi melek vasıtasıyla ona: "Bu durumda ne kadar kaldın" diye sordu. O da: "Birgün" diye cevap verdi. Sonra çevresine baktı. Güneşin batmadığını görünce: Veya bir günden de az kaldım" dedi. Rabbi ona şöyle hitap etti:

"Bilakis ölü olarak tam yüz sene kaldın." Eğer şüphe ediyorsan, yiyeceğine ve içeceğine bak. Uzun zaman geçmesine rağmen bozulmamış. Onun yanında üzüm, incir, ve meyve suyu vardı. Dirüdiğinde onları bıraktığı gibi, bozulmamış olarak buldu. Eşeğine de bak. Onun kemikleri nasıl çürüyüp dağılmış ve çürümüş bir heykel haline gelmiş. Biz bunu, sen Allah'ın kudretini anlayasın ve seni, kudretimizin kemalini gösteren açık bir mucize kılalım diye yaptık. Eşeğinin çürümüş kemik­lerini düşün de, gözlerinin Önünde onları nasıl birbiri üstüne dizeceğimizi ve sonra da kudretimizle onlara nasıl et giydireceğimizi gör. Uzeyr (a.s.) bu açık delilleri görünce: "Yakinen bildim ve gördüm ki, Allah herşeye kadirdir" dedi. [73]



260. Bu, üçüncü kıssadır. Bun­da, yok olduktan sonra tekrar diriltmeye delalet eden gözle görülür deliller vardır. Âyetin mânâsı şöyledir: İbrahim'in, Rabbinden, ölüleri nasıl diril­teceğini kendisine göstermesini istediği zamanı hatırla. Hz.İbrahim Allah'ın kudretine kesin olarak inanmakla birlikte, nasıl olduğunu öğrenmek için böyle bir istekte bulundu. O, vicdanen kesin olarak inandığı bir şeyi gözle görerek öğrenmek istiyordu. Bunun üzerine Rabbi ona; Diriltmeye gücümün yettiğine inanmadın mı? Dedi.

Hz.İbrahim: "Evet inandım, fakat bunu görerek basiretimin artmasını ve kalbimin sükuna ermesini istedim, Yüce Allah: "Öyleyse yanına dört tane kuş al, sonra onları kesip parçala ve tek bir yığın haline gelinceye kadar onları birbirine iyice kanştır. Sonra onları parçalara ayırıp her dağın başına bir parça koy. Sonra da onları çağır, sana koşarak gelirler. Mücahid şöyle der: Bu kuşlar tavus, karga, güvercin ve horozdur. İbrahim (a.s.) onları kesti sonra söylenenleri yaptı ve onları çağırdı. Onlar koşarak geldiler. Bil ki Allah herşeye kadirdir, istediğini yapmaktan aciz değildir. Yaptığında ve ettiğinde hikmet sahibidir. Tefsirciler şöyle der:

Hz.İbrahim onları kesti, parçaladı, tüyleri kanları ve etlerini birbirine ka­rıştırdı. Sonra başlarını elinde tutarak vücutlarını parça parça dağların başına koydu. Sonra da Yüce Allah'ın emrettiği gibi onları çağırdı. Gözleri önünde tüylerin, etlerin ve kanların birbirlerine doğru uçarak bir araya gelip eskisi gibi kuş olduklarını gördü. Sonra bu kuşlar, Hz.İbrahim (a.s.)'in iste­diğini daha iyi bir şekilde görebilmesi için hızla yürüyerek ona geldiler. Bunu İbn-i Kesir anlatmıştır. [74]



Edebî Sanatlar


1. Buradaki görme, kalbî görmedir. Soru dinleyicileri hayrete düşürmek içindir.

2. Bu muzâri fiiller yenilenme ve devamlılık ifâde eder. şeklindeki ifâde, öldürme ve diriltmenin sadece Allah'a mahsus olduğunu bildirir. Çünkü mübteda ve haberin her ikisi marife (be­lirli) olarak gelmiştir. Mânâsı şudur: Öldüren ve dirilten, sadece bir olan Yüce Allah'tır. kelimeleri arasında, edebî güzelliklerden olan tıbâk sanatı vardır. kelimeleri arasında da aynı sanat vardır.

3. Bu yüce ifâde, onun inkâr etmiş olmasının şaşkınlığın asıl sebebi olduğunu gösterir. denilseydi, bu ince mânâ ifâde e-dilmiş olmazdı.

4. "Ölümünden sonra Allah bu kasabayı nasıl diriltecek?" Kasabanın ölmesinden maksat, orda oturanların ölmesidir. Bu, yeri söyleyip orada bulunanları kasdetme kabilinden olup mecâz-ı mürseldir.

5. "Sonra o kemiklere et giydiririz"? Elbisenin, bedeni örttüğü gibi onları etle örteriz. Ebu Hayyan şöyle der: Hakiki elbise bede­nin dışındaki elbisedir. Yüce Allah burada, yaratıp kemikleri örttüğü et ye­rine, müstear olarak elbiseyi zikretmiştir. Bu, son derece güzel bir istiaredir.[75]



Faydalı Bilgiler


1. Mücahid şöyle der: Dünyanın doğularına ve batılarına dört kişi ha­kim olmuştur. Bunlardan ikisi mü'min, ikisi kâfirdir, mü'minler Dâvud oğlu Süleyman ile Zülkarneyn'dir. kâfirler ise, Nemrud ile Beyt-i Makdis'i harap eden Buhtunnasr'dır.[76]

2. Hz.İbrahim, azgın Nemrud'un hayat ve ölümün mânâsını bilmezlik­ten geldiğini ve verdiği cevabın mantıksız olduğu, kimseye gizli kalmaya­cak şekilde açık olmasına rağmen, cahil halkın gözünü boyama yoluna girdiğini görünce, mugalata yapılamayacak ve azgın Nemrud'un kibir ve mücadele ile kolay kolay altından kalkamayacağı başka bir delile başvur­du. Ve şöyle dedi: "Allah güneşi doğudan getiriyor, sen onu batıdan getir" böylece Hz.İbrahim onun boynunu büktü, aczini gösterdi ve dilini kesti.

3. Hz .İbrahim'in "ölüleri nasıl diriltirsin" diye sorması, Allah'ın kud­reti hakkında şüphesinden değil, diriltme olayının nasıl cereyan ettiğini öğ­renme merakındandır. "Nasıl" mânâsına gelennin kullanılmış olması da bunu göstermektedir. Keyfe, durumu sormak için kullanılan bir edattır. Peygamberimiz (s.a.v.)"in şu sözü de bu mânâyı pekiştirir. "Biz şüpheye, İbrahim'den daha yakınız[77] Yani biz şüphe etmiyorsak, İbrahim'in şüphe etmemesi daha evladır. [78]



261. Allah yolunda mallarını harcayanların ör­neği, yedi başak bitiren bir tane gibidir ki, her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfü geniştir, O herşeyi bilir.

262. Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasın­dan başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kim­seler var ya, onların Allah katında mükafaatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.

263. Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, aceleci değildir.

264. Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe i-nanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağnak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak kaya ha­line getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbirisi­ne sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.

265. AHahın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfe-denlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçe­ye benzer ki üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile, bir çisinti düşer. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.

266. Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan ve kendisi için orada her çeşit meyveden bulunan bir bahçesi ol­sun da, bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp kül etsin! İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size âyetleri açıklar.

267. Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerin­den ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan hayra har­cayın. Size verilse gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye layıktır.

268. Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimri­liği telkin eder. Allah size katından bir mağfiret ve bir lütuf vadeder. Allah, herşeyi ihata eden ve herşeyi bi­lendir.

269. Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.



Bu Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde insanların, Allah'ın dostları mü'minler ve tâğût'un dostları kâfirler olmak üzere ikiye ayrıldığını açıkladı. Sonra da iman ve azgınlıktan herbirine örnekler verdi. Bu âyetlerde ise, Allah yolun­da, Özellikle Allah'ın düşmanlarına karşı cihad hususunda harcamaya teşvik sebeplerim zikretmektedir. Çünkü hak yolunda cihad etmenin üç merhalesi vardır: Birincisi delillerle ikna etmek, ikincisi nefs ile cihad, üçüncüsü de mal ile cihaddır. Birinci ve ikinci merhaleler daha önce zikre-dildiği için burada mal ile cihad açıklanmaktadır. [79]



Kelimelerin İzahı


Menn, bir kimsenin başkasına yaptığı iyilikleri sayıp dökmesi ve kendisini üstün görerek kibirle, verdiği nimeti ona hatırlatmasıdır. Şâir şöyle der:

Yaptığın iyiliği, başa kakarak ifsat ettin. Cömert, iyilik ettiğinde başa kakmaz.

İnsanlara gösteriş için. Yani harcamasıyla Allah'ın rızasını değil, insanların övgüsünü kazanmak ister. Bu kelime görmek mânâsına ge­len rü'yet kökündendir. Buna göre riya, insanların kendisini övmesi ve ona hürmet etmesi için, yaptıklarını onlara göstermektir.

Safvan, büyük düz taş demektir. Ahfeş şöyle der: Bu kelime çoğuldur. Müfredi Safvane'dir. Bir görüşe göre bu, hacer kelimesi gibi cins isimdir.

Vâbil, şiddetli yağmur demektir.

Sald, düz taştır. Birşey bitirmeyen herşeye "sald" denir. "Düz alın" mânâsına olan olda bu köktendir.

Rabve, yüksek yer demektir. Yüksek yere rabve ve rabiye deni-

Birşey artıp yükseldiği zaman denir.

Tali, küçük taneli hafif yağmur, çişe demektir. Mücahid'in de içlerinde bulunduğu bir grup ilim adamı da, tali kelimesinin "çiğ" mânâ­sına geldiğini söylemişlerdir.

İsâr, yerden esip, direk gibi göğe doğru yükselen şiddetli

rüzgar demektir. Buna da denir. "Kalkışmayın, niyetlenmeyin" demektir.

Gözünüzü yumarsınız. Bir kimse bir hususta kolaylık gösterdiğinde "Adam göz yumdu" denir. Hoşa gitmeyen bir şey için göz yummaya da denir. Bu, ona benzer. [80]



Nüzul Sebebi


Ayeti, Tebük gazasında Osman b, Affan ve Abdurrahman b. Avf hakkında nazil olmuştur. Zira Hz.Osman (r.a.) bu gaza için palan ve palaslarıyla birlikte bin deve hazırlamış ve Ra-sulullah (s.a.v.)' a bin dinar vermiştir. Rasulullah (s.a.v.) o paraları karıştırarak: "Osman'ın bu günden sonra yapacakları ona zarar vermez" di­yordu. Abdurrahman b. Avf ise, 4000 (dörtbin) dirhem getirerek şöyle dedi: Ya Rasulallah! Sekizbin dirhem param vardı. Dörtbinini kendime ve aile efradıma ayırdım, dört binini de Rabbime borç veriyorum. Rasulullah (s.a.v.): Ayırdığını da, verdiğini de Allah sana mübarek kılsın" buyurdu. İşte bu olay üzerine, bu âyet nazil oldu.[81]



Âyetlerin Tefsiri


261. Allah yo­lunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir. İbn Kesir şöyle der: Bu âyet, Allah yolunda onun rızasını kazanmak maksadıyle malını harcayan kimsenin sevabının kat kat alacağı, bir iyiliğe en az on misli olmak üzere 700'e kadar karşılık verileceğine dair, Allah'ın getirdiği bir darb-ı meseldir. Yani onların harcadıkları mal, ekilen bir tohum tanesi gibidir ki, ondan yedi başak sürmüştür. Bu başakların her biri, yüzer tane ihtiva etmektedir. Böylece bir taneden yediyüz tane meyda­na gelmiş olur. Bu, ihlasla sadaka veren kimsenin mükafatının kat kat ola­cağına dair bir temsildir. Bunun içindir ki Yüce Allah *Uo buyurmuştur. Yani Allah, ihlas ile ve kendi rızasını kazanmak maksadıyla malını harcıyan kimsenin samimiyetine göre, dilediğine kat kat mükafal verir.: Allah'ın lutfu boldur, harcıyanın niyetini bilir. [82]



262. Mallarım Allah yolunda harcıyarak onun rızasından başka bir şey gözetmeyenler sonrada da yaptıkları hayır ve verdikleri sadakayı "sana iyilik ettim senin ya­ranı sardım", diyerek iyilikte bulundukları kimselerin başına kakmayan ve başkalarına söylemekle ona eziyet etmeyenler var ya! İtaatlarmdan dolayı, Allah katında onların sevabı vardır. Kıyamet gününde onlara bir korku gelmez ve onlar elde edemedik­leri dünya nimetleri için üzülmezler. [83]



263. Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir. Yani, dilenciye güzel söz söylemek ve ısrarını bağışlamak, ona sadaka verip de sonra eziyet etmek veya dilencilik etti diye onu ayıplamaktan, Allah katında daha hayırlı ve daha sevaptır. Allah zengindir, mahlukata muhtaç değildir. Halîm'dir, emrine muhalefet edeni cezalandırma hususunda acele etmez. Bundan sonra Yüce Allah, sadakayı iptal eden ve sevabını yok eden dav­ranışları bildirerek şöyle buyurur. [84]



264. Ey mü'minler! Sevap alma veya azabtan kurtulmayı düşünmeksizin Allah'a ve âhiret gününe inanmadan gösteriş için malını harcıyarak infakının sevabını iptal eden riyakâr gibi; başa kakarak ve inci­terek , yaptığınız hayırların sevabını boşa çıkarmayınız. Malını bu şekilde harcayan riyakarın durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz taşa benzer ki onu gören, münbit güzel bir tarla zanneder. Ancak ona sağnak bir yağmur isabet ettiğinde, üzerindeki top­rağı silip götürür de, o, üzerinde hiçbir toz toprak kalmamış düz kaya haline gelir. İşte münafık da böyledir. Kendisinin salih amelleri olduğunu zanne­der, fakat kıyamet günü geldiğinde bunlar yok olur gider. Yaptıkları için âhirette bir sevap alamazlar ve ondan bir fayda bula­mazlar. Allah, kâfirler topluluğunu hayır yoluna ve doğru yola iletmez.

Sonra Yüce Allah, malını Allah rızası için harcayan mü'minler hakkında başka bir darb-ı mesel getirerek şöyle buyurur: [85]



265. Allah'ın rızasını kazanmak, O'na ulaşacağına inanmak, sevabını beklemek ve tabi-atlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarım hayır yollarına har­cayanların durumu, Yüksek arazide bulunan, ağaçlan bol bahçenin durumu gibidir ki, ona bol yağmur isabet eder de diğer yerlerin meyvesinin iki katı kadar olgun meyve verir. Ağaçlarının güzelliği ve meyvelerinin temizliği sebebiyle yüksek yer mânâsına gelen "Rabve" ile misal verilmiştir. Oraya bol yağmur yağmasa bile, hafif bir yağmur veya bir çisinti yeter. Çünkü orası toprağı bereketli, havası güzel, münbit bir yerdir. Her halükârda meyve verir. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Kulların amellerinden hiçbir şey ona gizli kalmaz. [86]



266. Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma, üzüm ve benzeri birçok meyve ağaçlarıyla dolu, aralarından sular akan zengin bir bahçesi olsun, orada her türlü meyve ve her çeşitten iç açıcı bitkiler yetiştirsin de bu durumda kendisi mal kazanamayacak derecede ihtiyar­lasın ve gelir getiremeyecek kadar küçük çocukları bulunsun, sonra da o bahçeye içinde ateş bulunan bir kasırga gelip in­sanların ençok ihtiyaç duydukları meyve ve ağaçlan yakıversin?! Hiç kim­se bunu istemez İşte Yüce Allah, mesele­leri bu sağlam ve güzel darb-ı meselde açık bir şekilde beyan ettiği gibi, Kitab-ı Hakim'indeki âyetlerini açıklar ki âyetleri, Öğütleri ve ibretli şeyleri düşünüp tefekkür edesiniz de ibret alasınız. [87]



267. Ey iman edenler! Kazandığınız malların temiz ve helal olanından ve yeryü­zünden sizin için çıkardığımız hububat ve meyvelerin temizlerinden hayra harcayın. malın kötü ve değersiz olanını sadaka vermeye kalkışmayın. Halbuki o şey size ve­rilse, göz yummadıkça ve hoşgörü ile davranmadıkça kabul etmezsiniz. O halde böyle bir maldan Allah hakkım nasıl ödersiniz! Biliniz ki Allah zengindir, sizin sadakalarınıza ihtiyacı yoktur. O öğülmüştür. İhsanda bulunanlara en güzel bir şekilde karşılığını verecektir. Sonra Yüce Allah şeytanın vesvesesinden sakındırarak şöyle buyurur: [88]



268. Şeytan, sadaka verdiğiniz tak­dirde fakir düşersiniz diye sizi korkutur, sizi cimriliğe ve zekat vermemeye teşvik eder. Allah ise, uğrunda yaptığınız harca­maya karşılık günahlarınızı bağışlamayı ve harcadığınızın yerine ondan daha fazlasını vermeyi va'd eder Allah'ın fazlı ve ikramı, çoktur, övgüye lâyık olanı bilir. [89]



269. O, iyi iş yapmaya sevk edecek faydalı ilmi kullarından dilediğine verir, Kime hikmet verilirse, ona, sahibini ebedî saadete götürecek pek çok hayır verilmiştir. Kur'an'ın darb-ı mesellerini ve hikmetlerini ancak nef­sin arzularından kurtulmuş, nurlu hakıl sahipleri anlar ve öğüt alır. [90]



Edebî Sanatlar


1. Bir tane gibi.... Yüce Allah kendi uğrunda verilen sadakayı toprağa ekilmiş ve mevlânın bereketi ile 700 tane haline gelmiş bir tohuma benzetti. Teşbih edadı zikredilip vechi şebeh hazf edildiği için burada mürsel ve mücmel teşbih vardır. Ebu Hayyan şöyle der: Bu temsil, kat kat verme olayım bir tasvirdir. Sanki kişinin gözleri Önünde şekillenmiş du­rumdadır.[91]

2. Yedi başak bitirdi. Burada bitirme fiilinin taneye is­nadı mecazdır. Buna mecâz-ı aklî denir. Çünkü gerçekte bitiren Allahtır.

3. Bunlar genel mânâ ifâde etmesi için husustan sonra umu­mun zikri kabilindendir. Çünkü eziyet minneti de içine almaktadır.

4. Üzerinde toprak bulunan düz taş gibi.....Burada

temsilî teşbih denilen bir teşbih vardır. Çünkü vech-i şebeh birkaç tanedir. Yüksek yerdeki bir bahçe gibi.... terkibinde de yine temsili teşbih vardır.

5. Bu âyette müşebbeh ile teşbih edatı zikre-dilniemiştir. Edebiyatçılar bu tür sanata "İstiare-i temsilîyye," derler. İstiâre-i temsilîyye, bir durumun başka bir duruma benzetilmesidir. Bu benzetmede müşebbehun bihin dışında teşbihin diğer unsurları zikredilmez. Ancak benzetme yapıldığım gösteren karineler bulunur. Âyetteki hemze, istifham için olup uzaklık ve olumsuzluk ifâde eder. "Hiç kimse bunu iste­mez" demektir.

6. Göz yummadıkça..... Bunun burada ki mânâsı, hakkınızdan vazgeçip hoş görüyle davranmadıkça şeklindedir. Çünkü in­san, hoşuna gitmeyen bir şeyi gördüğü zaman onu görmemek için gözlerini yumar. Bu sözde de mecâz-ı mürsel vaya istiare vardır.[92]



Faydalı Bilgiler


1. Zemahşerî şöyle der : "Menn" kişinin iyilik ettiği kimseye yaptığı iyilikleri sayıp dökmesidir. "Nevâbiğu'l-kelim" adındaki kitabında şöyle der: "Dilenciye verip te sonra başına kakan kimse ile kendisine cömert davranana cimrilik yapan kimse iki kardeş gibidir." "İhsanlar, kudret hel­vasından daha tatlıdır. Halbuki minnetle verilen nimet zakkumdan daha acıdır.[93]

Şâir şöyle der:

Eğer bir kişi bana bir iyilik yapar da onu bir defa bile olsa hatırlatırsa o mutlaka alçaktır.

2. Yağmurun ilk gelenine "serpinti" bunu takip edene "çisinti" bundan sonra gelene "hafif yağmur" bunun ardından gelene "sulu yağmur" bundan sonrakine "yoğun yağmur", Bundan sonra gelene de "şiddetli yağmur" denir. "şiddetli, bol yağmur" demektir.

3. Bir gün Hz. Ömer, Pygamber (s.a.v.)'in ashabına âyetinin, kimin hakkında nazil olduğunu biliyor musunuz? diye sordu. Onlar. "Allah daha iyi bilir" diye cevap verdiler. Hz. Ömer buna kızarak, "biliyoruz veya bilmiyoruz" deyin, dedi. Bunun üzerine İbn Abbas "Ey mü'minlerin emiri; Bu hususta benim bir bilgim var" dedi. Hz. Ömer, "Ey kardeşimin oğlu söyle kendini küçük görme!" dedi. İbn Abbas, "Sen zengin bir kimsenin ameliyle ilgili darb-ı mesel getirdin. Zengin, Allah'a itaatle amel eder, sonra şeytan ona adamlarını gönderir bu sefer isyan etmeye başlar, nihayet, bütün iyi amellerini yok eder.[94]

4. Hasan Basrî şöyle der: Vallahi bu darb-ı meseli anlayan azdır: Yaşlı bir ihtiyar, bedeni zayıflamış, körpe çocukları çok, bahçesine en çok muhtaç olduğu bir anda içinde ateş bulunan bir kasırga geliyor ve bahçeyi yakıyor. Vallahi siz Öldüğünüzde dünyadaki amelinize daha çok ihtiyaç duyacaksınız. [95]



270. Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı muhakkak Allah bilir. Zâlimler için hiç yardımcı yoktur.

271. Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne alâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.

272. Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa, karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.

273. Sadakayı kendilerim Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere verin. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar ısrar ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.

274. Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarfedenler var ya, onların mükâfatları Allah katmda-dir. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu mübarek âyetler hayır ve iyilik yolunda mal harcamaktan bahset­meye devam ediyor. Hayır yollarının en üstünü Allah yolunda cihad etmek ve onun adını yüceltmek (i'lâ-i kelimetullah) için mal harcamaktır. Bu âyetler aynı zamanda sadakaların gizli verilmesini teşvik etmektedir. Çünkü gizli vermek gösterişten daha uzaktır. Bu âyetlerin Öncekilerle münasebeti açıktır. [96]



Kelimelerin İzahı

Bu kelimenin asılı dır. Mimler birbirine idgam edildi, oldu. Zeccâc "Bu kelime O ne güzel şeydir" manasınadır, der.

Hasr, haps demektir. Yani kendilerini cihada hasr edenler... Hasrın mânâsı daha önce açıklandı.

Teaffüf, iffet kökündendir. Bir kimse bir şeyi istemekten çekinip uzak durduğu zaman denir. Âyetteki teaffuftan maksat, istemeye tenezzül etmeyip iffetini korumaktır.

Sîmâ, bir şeyin tanınmasına sebep olan alâmet demektir. Bu kelime vezninde şeklinde de telaffuz edilir. Bunun aslı alâmet mânâsına gelendir. "Yüzlerinde secdelerin izinden alâmet vardır.[97] mealindeki bu âyettede bu mânâda kullanılmıştır.

İlhaf İstemede ısrar etmek demektir. Bir kimse inat ve ısrarla bir şey istediğinde denir. [98]



Nuzûl Sebebi


Said b. Cübeyr'den şöyle rivayet edilmiştir. Müslümanlar, müslüman olmayan zimmîlerin fakirlerine sadaka veriyorlardı. Müslümanların fakir­leri çoğalınca Rasulullah (s.a.v.) "Kendi dindaşlarınızdan başkasına sadaka

vermeyin" buyurdu. Bunun üzerine onlan doğru yola iletmek senin vazifen değildir" âyeti nazil oldu. Bu âyet, müslüman olmayanlara da sadaka vermeyi mubah kıldı.[99]



Âyetlerin Tefsiri


270. Ey mü'minler! Yaptığınız her türlü mali harcamaları ve Allah yolunda adadığınız adağı şüphesiz, o bilir ve size karşılığını verir. Zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur. Yani zekatı vermeyen veya malı Allah'a isyanda sarf eden kimse için bir yardımcı veya onu Allah'ın azabından koruyacak bir koruyucu yok­tur. [100]



271. Eğer zekat ve sadakaları açıktan verirse­niz, şüphesiz bu yapacağınız güzel bir şeydir, Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, bu sizin için daha sevaptır. Çünkü bu gösterişten daha uzaktır. Allah, güzel amel­lerinize karşılık günahlarınızı silecektir, Allah yapmakta olduğunuz amellerinizden haberdardır, sizin gizli şeylerinizi de bilir. Âyet­te gizliliğe teşvik vardır. [101]



272. Ey Muhammed! Onları doğ­ru yola iletmek senin görevin değildir. Doğru yola gelmeyenin günahından sen sorumlu değilsin, sen sadece onlara bildirmekle görevlisin. Allah kul­larından dilediğini İslâm'a iletir. Maldan neyi har­carsanız kendiniz içindir, başkası ondan faydalanmaz. Çünkü onun sevabı size aittir. Yapacağınız harcamayı dünyevi bir mak­satla değil, sadece Allah rızası için yapınız. Bu cümle haber cümlesi olup nehiy manasınadır. Allah rızasından başka bir şey gözetmeyiniz demektir. Hayır kasdıyle verdiğiniz ne varsa onun ecrini ve sevabını kat kat alacaksınız, sevabınızdan hiçbir şey eksil­tilmez. [102]



273. Yapacağınız hayırları kendilerini Al­lah yolunda cihad ve savaşa adayan fakirlere yapın, Onlar cihad ettikleri için ticaret ve kazanç maksadıyle yeryüzünde do­laşmaya imkân bulamazlar. iffetli dav­randıkları için hallerini bilmeyenler onları zengin sanarlar. Sen onların halini tevazu alâmetleri ve meşakkat izlerin­den tanırsın. Bununla beraber onlar insanlardan asla bir şey istemez ve ısrarda bulunmazlar. Bir görüşe göre âyetin mânâsı: Onlar isterlerse neza­ketle isterler, ısrar etmezler, şeklindedir.

Hayır yolunda ne harcarsanız şüphesiz Allah onu bilir ve size en güzel şekilde karşılığını verir. [103]



274. Allah yolunda, onun rı­zasını kazanmak için gece, gündüz bütün vakitlerde ve gizli, açık bütün hallerde mallarını harcayanlar var ya, İşte onlar için Rableri katında, hayra harcadıklarının sevabı vardır. Kıyamet gününde onlar için bir korku yoktur ve onlar dünyada elde edeme­diklerine üzülmezler de. [104]



Edebî Sanatlar


1. Cümlesinde ile arasında iştikak cması var­dır, ile arasında da aynı sanat vardır.

2. Bu âyetteki ve kelimeleri arasında tıbâk-ı lafzı vardır. ve kelimeleri ile ve kelimeleri arasında da aynı sanat vardır. Bu da güzel sanatlardandır.

3. Size eksik ödenmez. Bu cümlede itnâb sanatı vardır. Çünkü bu cümle eksiksiz tam olarak size ulaşır mânâsına gelen cümlesinden sonra gelmiştir. [105]



Faydalı Bilgiler


Bilgelerden biri şöyle der: İyilik yaparsan onu gizle, sana iyilik yapılırsa onu yay. Şâir şöyle der:

Mânâsı: O, yaptığı iyiiikleri gizler, halbuki Allah, onları açığa çıkarır. Güzel olanı gizi esen de o yine meydana çıkar. [106]



275. Faiz yiyenler, şeytan çarpmış kimselerin cin­net nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "alışveriş de tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar faize dönerse, işte on­lar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.

276. Allah faizli malın bereketini tüketir. Sadakalan ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiçkimseyi sevmez.

277. îman edip iyi şeyler yapan, namaz kılan ve ze­kat verenler varya, onların mükâfatları Rableri katın-dandir. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmez­ler.

278. Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız, halen mevcut faiz alacak­larınızı terkedin.

279. Şayet yapmazsanız, Allah ve Resulü tara­fından açılan savaştan haberiniz olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.

280. Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişle-yinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer anlar­sanız, bunu sadaka saymak sizin için daha hayırlıdır.

281. Allah'a döndürüleceğiniz, sonrada her şahsa hak ettiği eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah bundan önceki âyetlerde temiz kazançlardan harcama yapılmasını emrederek sadaka vermeye ve Allah yolunda harcamaya teşvik etti. Bu âyetlerde ise onun tam zıddı olan, sevilmeyen, kirli kazanç faizi anlatmaktadır. Faiz cimrilik, çirkeflik ve pislikten başka bir şey değildir. Sadaka ise, bir ihsan, bir lütuf ve temizliktir. Temiz kazanç ile kirli kazanç arasındaki fark açıkça ortaya çıksın diye, iyi bir amel olan Allah yolunda harcama işinin hemen peşinden faizi anlattı. Nitekim: "Eşya zıddıyle bi­linir" denir. [107]



Kelimelerin İzahı


Ribâ'nm lügat mânâsı artmaktır. Bir şey arttığı zaman denilir. Tepe ve fazlalık mânâlarına gelen ve kelimeleri de bu köktendir. Ribâ'nm İstılahı mânâsı: Alacaklının, aradan geçen süre karşılığı olarak borçludan, verdiği malın dışında aldığı fazlalıktır.

Tehabbut, devenin tırnakları üzerine yürümesi gibi, düzgün ol­mayan bir şekilde yürümek demektir. Sağa sola sapıp yolunu bulamayan kimseye "Kör devenin yürüyüşü gibi yürüdü, çıkmaza girdi" denir. Birisine bir delilik veya cinnet isabet ettiği zaman, Mess, delilik demektir. Bu kelimenin asıl mânâsı, "el ile do­kunmak" tır. Sanki şeytan insana dokunuyor da, ondan delilik hasıl oluyor.

Selefe; geçti, sona erdi demektir. Geçmiş zamana denilmesi bundandır.

Mahk, bir şeyi peyderpey eksiltmek demektir. Ayın dolunay ge­celerinden sonra, şeklinde ve ışığında görülen noksanlığa denilmesi de bundandır. Allah bir şeyin bereketini giderip de o şeyin bereketi kalmadığı zaman, denilir.

Esîm; çok günahkar, sürekli günah işleyen kişi demektir. [108]


Nuzûl Sebebi


Sakif kabilesinden Amr oğullarının Muğire oğullarından faiz olacağı vardı. Vakti gelince faizi ödemelerini istediler. Bunun üzerine "Ey İman edenler! Allah'tan korkun, eğer inanıyorsanız faizden (henüz alınmayıp) geri kalan kısmı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, o takdirde Allah ve Ra-sulu ile savaşa girdiğinizi bilin..." âyetleri nazil oldu. Bunu duyan Sakifliler: "Allah ve Rasulü ile savaş yapacak halimiz yok" diyerek tevbe ettiler ve sadece ana mallarını aldılar.[109]



Âyetlerin Tefsiri


275. Riba ile ahş-veriş yapıp insanların kanlarını emenler, kıyamet günü kabirlerin­den, delirerek sar'aya tutulmuş kişinin kalktığı gibi kalkarlar. Düşe kalka giderler, düzgün yürüyemezler. Sar'alı hastalar gibi delicesine kalkarlar. İşte onların görünüşleri böyledir. Rezil ve rüsvay olmaları için, mahşer ye­rinde bu şekilde tanınırlar. Bu, ayağa kalkıp düşmek ve şeytan çarpmış gibi kalkmak, Allah'ın haram kıldığı şeyi helal saymaları ve: "Riba, ahış- veriş gibidir, niçin haram olsun? demeleri yüzündendir, Oysa Allah, karşılıklı menfaat sağladığı için alışverişi helal, fert ve topluma son derece zararlı olduğu için faizi haram kılmıştır. Çünkü onda, borçlunun zar zor geçimini sağladığı eme­ğinden ve etinden koparılmış bir fazlalık vardır. Kime Rabbinden bir öğüt, yani ribâ yasağı gelir de, o öğüte uyarak faizle iş görmekten sakınırsa, faiz yasağı gelmeden önce aldığı kendisinin­dir. Onun işi Allah'a kalmıştır, dilerse onu affeder, dilerse ceza­landırır. Kim, Allah haram kıldıktan sonra tekrar faizle iş yapar ve onu helal sayarsa, o kimse ebediyyen cehen­nemde kalacak olanlardandır. [110]



276. Her ne kadar, zahirde bir artış gibi görünse de Allah faizin bereket ve hayrını giderir. Zahiren eksiliyormuş gibi görünse de, sadakaları artırır ve bereketlendirir. Allah, kalbinde küfür, dili ve fiili günah dolu olan hiçkimseyi sevmez. Âyette, ribâ konusunda sert ve şiddetli ifâdeler kullanılarak, onun, kâfirlerin işlerinden biri olduğu gösterilmiştir. Sonra Yüce Allah, emrine uyup da na­maz kılan ve zekat veren mü'minleri överek şöyle buyurur: [111]



277. Allah'a inanan ve namaz kılmak ve oruç tutmak gibi salih amelleri işleyenler var ya, İşte onlar için cennette, Rableri katında tam bir sevap vardır. Onlar için kıyamet günü bir korku yoktur. Dünyada, elde edemedikleri şeyler için mahzun olmazlar. [112]



278. Ey iman edenler! Rabbinizden korkun ve yaptığınız işlerde O'nu gözetin. Eğer ger­çek mü'minler iseniz insanlardan alacağınız olan ribayı bırakın, almayın. [113]



279. Eğer faizli işleri terketmez-seniz, Allah ve rasulünün size karşı harp açmış olduğunu iyi bilin. İbn Ab-bas şöyle der: "Faiz yiyen kimseye, kıyamet günü "Savaş için silahını al" denilir." Eğer tevbe ederek ribâyı bırakırsanız, fazlasız ve eksiksiz olarak daha önce verdiğiniz ana malınız sizindir. [114]



280. Eğer borçlu darlık içersindeyse, bolluğa erinceye kadar ona mühlet verin. Câhiliyye devrindekilerin yaptığı gibi: "Ya borcunu öder, ya da faizi artırırsın" demeyin, Eğer yaptığınız harekette ki güzel övgü ve büyük mükafaatı bi­len kimselerden iseniz, darlık içinde olan kimseden alacağınızdan vaz­geçmeniz ve onu sadaka saymanız sizin için daha hayırlıdır. Sonra Yüce Allah, salih amelden başka hiçbir şeyin fayda vermeyeceği o korkunç günden kullarım sakındırarak şöyle buyurur: [115]



281. Rabbinize döndürüleceğiniz bir günden korkun. Sonra her şahsa, kazandığı noksansız verilir. Hiç bir haksızlığa uğramazsınız. Bu mübarek âyetler Kur'an'm en son inen ve İslâm'ın emir ve yasaklarını özlü biçimde ihtiva eden bu âyet ile sona ermiş ve bu son âyetin inişiyle vahiy kesilmiştir. Bu âyetler, kullara o korkunç günü hatırlatmaktadır. İbn Kesir şöyle der: Bu âyet, Kur'an-ı Kerim'in son nazil olan âyetidir. Hz.Peygamber (s.a.v.), bu âyet nazil olduktan sonra dokuz gün yaşamış, sonra âhirete göçmüştür. [116]



Edebî Sanatlar


l. Âyetinde, teşbihin en yüksek mertebelerinden olan "teşbih-i maklûb' vardır. Zira müşebbeh, müşebbehun bih yerine konulmuştur. Şâirin şu sözünde de bu sanat vardır, Sanki güneşin ziyası Caferin yüzüdür. Eğer Teşbih-i maklûb yapılmamış olsaydı. "Faiz alışveriş gibidir." denilirdi. Fakat onlar, faizin helâl oldu­ğuna o kadar inandılar ki, bu inançları onları, faizi, kendisine kıyas ya­pılan bir asıl saymalarına şevketti ve neticede alışverişi ona benzettiler.

2. 1 âyetinde, ve lafızları ile j lafızları arasında tıbâk sanatı vardır.

3. Bunlar mübalağa sığalarıdır. Küfrü büyük olan ve çok günah işleyen demektir.

4. ifâdesinde harp kelimesi, korku vermek için nekre geti­rilmiştir. Yani, Allah katında olan ve tarifi imkânsız büyük bir harp demek­tir. Ebussuûd böyle tefsir etmiştir.

5. Bu ifâdelerde, edebî sanatlardan cinas-ı nakıs vardır. Zira aynı kelime, farklı iki şekilde kullanılmıştır.

6. ifâdesinde, kelimesinin nekre gelmesi, korkunçluk ve büyüklük ifâde eder. [117]



Faydalı Bilgiler


1. Yüce Allah, faizden faydalanmayı, faiz yemek şeklinde ifâde etti.

Çünkü faydalanma daha çok yemek suretiyle olur. Sorumluluk bakımından, faizi alan ve veren aynıdır. Câbir şöyle der: "Rasulullah (s.a.v.) faizi alana, verene, bu muameleyi yazana ve ona şahit olanlara lanet etti ve : Sorumlu­lukta hepsi birdir" dedi.

2. Yüce Allah faiz alanları, şeytan çarpmış saralı kişilere benzetti. Zira Allah (c.c), onların yediği faizi karınlarında arttırdı ve onları ağırlaş­tırdı, böylece düşüp kalkan deliler haline geldiler. Said b. Cübeyr: "Faiz yi­yenlerin, kıyamet günündeki alâmeti budur" der.

3. İslâm şehidi Seyyid Kutup, bu âyetin tefsirinde şöyle der: âyeti, faizli muamele yapanlara kor­kunç bir saldırı ve korkunç bir tasvirdir. Bu âyetin, faiz yiyen kimseyi sa -r'aya tutulmuş kimse gibi canlı bir şekilde tasvir ettiği kadar, hiçbir manevi tehdit duygulara tesir edemez. Tefsirlerin büyük bir kısmı, "Bu korkunç şekildeki kalkmadan maksat, kıyamet günündeki kalkıştır" der. Fakat bize göre bu kalkış, bu dünyada iken de mevcuttur. Zira doğru yoldan sapmış olan insanlık, faizli sistemin zulmü altında şeytan çarpmışa dönmüştür. Bugün içinde yaşadığımız dünya, maddi medeniyetin yüksek seviyeye ulaşmasına ve maddi refahın yükselmesine rağmen sıkıntı, ızdırap ve kor­kunun, sinir ve ruh hastalıklarının hakim olduğu bir dünyadır. Bu dünya umumi harplerin, yok edici muharebelerin ve hiçbir yerde

4. Bûhârî'nin, Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayetine göre, Rasulullah 1 s.a.v.) şöyle buyurmuştur: İnsanlara ödünç veren bir adam vardı. Bu adam, alacağını toplamak için gönderdiği adamına: "Darlık içinde olanı görürsen ondan alma. Umulur ki buna karşılık, Allah da bizim günahımızı bağışlar" derdi. Sonra bu adam öldü. Allah onun günahlarını bağışladı.[118]

Faizin tedrici olarak yasaklanması ve bu kanunun hikmeti hakkında geniş bilgi için "Revâiu'l-beyân" adlı kitabımıza bakınız. 1/389 [119]



282. Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip o-nu aranızda adaletle yazsın. Hiç bir kâtip Allah'ın ken­disine Öğrettiği gibi yazmaktan geri durmasın; yazsın. Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdırsın, Rabbin-den korksun ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu sefih veya aklı zayıf ya da kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki er­kek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için iki kadın (gösterin). Çağrıldıkları vakit şahitler gelme-mezlik etmesin. Büyük veya küçük, vadesine kadar hiçbirşeyi yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha uygundur. Ancak aranızda yapıp bitirdiğiniz peşin bir ticaret olursa, bu durum farklıdır. Bu durumda onu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş yaptığınızda şahit tu­tun. Ne yazan, ne de şahit zarara uğratılsın. Eğer bunu yaparsanız şüphe yok ki bu, sizin yoldan çıkmanız de­mektir. Allah'tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir.

283. Yolculukta olur da, yazacak kimse bulamaz­sanız alınmış bir rehin de yeterlidir. Birbirinize güve­nirseniz, kendisine güvenilen borçlu borcunu Ödesin ve Rabbi olan Allah'tan korksun. Şahitliği, bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi gü­nahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Faiz, borçlunun alınteri ve canından koparılarak alınmış bir fazlalık olduğu için, Tslamın çirkin bulduğu ve yasakladığı kirli bir kazançtır. İşte; Yüce Allah önceki âyetlerde faizi ve onun kötülük ve çirkinliğini an­lattıktan sonra bu âyetlerde de maddi hiçbir menfaat gözetilmeksizin veri­lecek karz-ı haseni, borçlanma, ticaret ve rehinle ilgili hükümleri anlat­maktadır. Bunların hepsi, malın artırılması ve çoğaltılması için meşru ve şerefli yollardır. Zira bu yollar fert ve toplumun faydasına olan esasları İh­tiva etmektedir. Borçlanma âyeti Kur'an'm en uzun âyeti olup, İslam'ın/ikti sadî nizamlara verdiği önemi gösteren âyetlerdendir. [120]



Kelimelerin İzahı


İmlâl mastarından emir kipidir. İmlâl, birisinin, herhangi bir şeyi söyliyerek başkasına yazdırmasıdır. İmlâl ve imla kalıpları ayriı mâ­nâda kullanılır.

Bahs, eksiltmek demektir.

Se'm ve seâmet; üşenmek, bir şeyden bıkmak, usanmak ve sıkılmak demektir.

Kist, adalet manasınadır. Bir kimse adaletle muamele ettiğinde denir. Bu kelime kast şeklinde okunduğunda zulüm mânâsına gelir. Birisi zulmettiğinde denir. "Zâlimlere gelince, onlar cehenneme odun oldular[121] mealindeki âyette de bu mânâyadır.

Ebu Ubeyd şöyle der: unutur manasınadır. demek, "şahitlik edeceği konunun bir parçasını unutmak" demektir.

Ednâ, en yakın manasınadır.

İrtiyab, şek mânâsına gelen Rayb kökündendir. "kuşkulanırsınız" demektir.

Rihân, rehin kelimesinin çoğuludur. Rehin ise, verilen borcu güvence altına almak için, borçlunun alacaklıya verdiği herhangi bir şeydir. [122]



Âyetlerin Tefsiri


282. Ey iman eden­ler! Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Yüce Allah bu emirle, süreli borçlanma muamelelerinde, borcun miktarı ve zamanını sağlam bir şekilde tesbit ve korumak için, muamelelerin yazıl­ması hususunda kullarını irşat etmiştir. Her iki ta-rafa da haksızlık yapmayacak emin ve adil bir kâtip onu sizin için yazsın. Hiç kimse, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi adaletle yazmaktan sakınmasın, yazsın. Anlaşmayı kâtibe, borçlu söyliyerek yazdırsın. Çünkü borcu ikrar eden ve hakkında şahitlik edilen odur. Borçlu âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korksun. Borçtan hiçbir şeyi asla eksik yazdırmasın. Eğer borçlunun aklı noksan ise, veya çocuk ya da bunama derecesinde ihtiyar ise, ya­hut iyi ifade edememe, dilsizlik veya tutanakta kullanılan dili bilmeme gibi engellerden dolayı kendisi yazdıramıyorsa, velisi veya vekili, eksilt­meden veya artırmadan, adaletle yazdırsın, işi daha sağlam tutmak için, borçlanma muamelesini yazarken, müslümanlar-dan iki şahit hazır bulundurun. Eğer o iki şahit erkek değil ise, dini inançları ve adaletleri konusun­da güvenilir kimselerden bir erkek ve iki kadın şahitlik etsin. Kadınlardan biri, şahitlik ettiği konuyla ilgili bazı şeyleri unutursa, diğeri ona hatırlatır. İşte bu, yani biri unuttuğu takdirde diğerilıin hatırlatması, bir erkeğin yerine iki kadının şahit olmasının vacip oluşunun sebebidir. Çünkü kadınlarda zapt eksikliği vardır, Borçlanma muamelesi yazılırken şahitliğe veya daha önce şahit olmuş ise şahitliği icra etmeye çağrıldıklarında, şahitler gelmezlik etme­sin. Küçük, büyük, az, çok ne olursa olsun borcu, süresiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Size emrettiğimiz bu şey, yani borcu yazmak Alla­h'ın hükmünde daha âdil, unutulmaması için şahitliği daha sağlamlaştırıra, borcun miktarı ve süresi hususunda şüpheye düşmemeniz için daha doğru bir yoldur.

Ancak yaptığınız alış-veriş, peşin olur, ücreti de hemen ödenirse Bu durumda mahzur ortadan kalktığı için, bu muameleyi yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. İster peşin olsun, ister vere­siye olsun, alış-veriş yaptığınızda şahit tutun. Çünkü bu, çekişme ve ihtilafı daha çok bertaraf edicidir. Hak sahibi kâtiplere ve şahitlere zarar vermesin. Size yasaklanan şeyi yaparsanız, Allah'a itaatten çıkarak fasık olursunuz. Allah'tan korkun ve onun emrin: gözetin. O size, dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacak faydalı ilmi verir Allah faydalı şeyleri ve bunların sonuçlarını bilir. Hiçbiı şey ona gizli kalmaz. [123]



283. Yolculuk yaparken, bel­li bir zaman için borçlanır da, sizin için bunu yazacak bir kâtip bulamaz sanız, yazma yerine alacağını garanti etmek için, hak sahibinin rehin al ması kâfidir. Birbirinizt güvenirseniz, yani alacaklı borçlunun güvenilir bir kişi olduğundan emii olur da, ondan rehin almazsa, kendisine güvenilen borçlu borcunu ödesin Emanetin hukukunu gözetmede Allah'dan korksun. Şahitliği icra etmeye çağrıldığınızda onu gizlemeyin Çünkü onu gizlemek büyük bir günahtır. Kalbi günahkar, sahibini de şuçlı yapar. Âyette özellikle kalp zikredildi. Çünkü o en önemli azadır. O iy olursa bütün vücut iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur. Allah, yaptıklarınızı bilir. Kullarının iş ve amellerinden hiçbir şey oni gizli kalmaz. [124]



Edebî Sanatlar


1. terkiple rinde "mugayir cinas" sanatı vardır.

2. terkiplerinde tıbak sanatı vardır. Bu rada dalal, unutma manasınadır.

3. Ayetlerinde ıtnab vardır.

4. Bu âyetlerde hazif yoluyla birçok icaz vardır. Bahr-ı Muhît sahibi Ebu Hayyan, bu icazın misallerini saymıştır.

5. cümlelerinde, ruhlara kor­ku ve heybet salmak için, Allah lafzı üç defa tekrar edilmiştir.

6. Cümlesinde, sakındırmada mübalağa ifade etmek için Allah'ın ismi ile sıfatı bir arada gelmiştir. [125]



Faydalı Bilgiler


İlim, kesbî ve vehbî olmak üzere iki kısımdır. Birincisi çalışmak, de­vam ve müzakere ile elde edilir, ikincisini elde etme yolu ise takva ve iyi ameldir. Nitekim Yüce Allah: "Allah'tan korkun. O size bilmediklerinizi öğretir" buyurmuştur. Bu ilme ilm-i ledünnî ismi verilir. "Ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.[126] mealindeki âyette buna işaret vardır. Bu ilim, Allah'ın müttekî kullarından dilediğine hibe ettiği faydalı ilimdir. İmam Şafiî, aşağıdaki beyitlerinde buna işaret eder.

Hafızamın zayıflığından (unutkanlıktan) Veki'ye şikâyet ettim. Bana, günahları terketmeyi tavsiye etti. Dediki: ilim bir nurdur. Allah'ın nuru ise silere verilmez. [127]



284. Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de, Allah on­dan dolayı sizi hesaba çekecektir, sonra dilediğini af­feder, dilediğine de azap eder. Allah her şeye kadirdir.

285. Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indi­rilene iman etti, mü'minler de. Her biri Allah'a, melek­lerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Al­lah'ın peygamberlerinden hiç biri arasında ayırım yap­mayız, işittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler.

286. Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, ya­pacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Biz­den öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsm. Kâfir topluluğuna karşı bize yardım et.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu mübarek sûrenin bu âyetlerle son bulması gayet uygun düşmüştür, ünkü bu sûre namaz, oruç, hac, zekat, kısas, cihat, talâk ve iddet gibi birçok mükellefiyetler ve faiz, alış-veriş, borçlanma ve benzeri konularla ilgili hükümleri kapsamaktadır. Yüce Allah bize bu mükellefiyetleri farz kıldıktan sonra, kendisinin, göklerde ve yerlerde ne varsa hepsinin sahibi olduğunu, dilediğine dilediği mükellefiyeti yükleyebileceğini, amellerin karşılığını ise âhirette vereceğini anlatması uygun düşmüştür. Böylece bu mübarek sûreyi, emrine uymayanları tehdit ederek sona erdirmiştir. [128]



Kelimelerin İzahı


Isr, lügatte, ağırlık ve zorluk demektir. Nâbiğa şöyle der:

"Ey, zulmün, onların üzerine kapanmasını engelleyen! Ve me­şakkatin ne olduğunu bildikten sonra onların yükünü taşıyan!"

Bu güç mükellefiyetler, mükellefin omuzuna yük olduğu için bunlara "ısr" denilmiştir. Nitekim ağırlığından dolayı "ahde" de "ısr" denilir.

Taka, bir şeye güç yetirmek demektirfiilinin kural dışı mastarıdır.

Afv, günahı bağışlamak demektir.

Gufran, günahı örtmek ve yok etmek demektir. [129]



Nüzûl Sebebi


"Içinizdekileri açığa vursamz da, gizleseniz de, Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir" mealindeki âyet inince bu, sahabeye ağır geldi. Rasulullah (s.a.v.)'a gelerek dediler ki: "Namaz, oruç, cihat ve zekat gibi, gücümüzün yettiği amellerle mükellef kılındık. Bunları yapabiliyoruz. Fa­kat bu âyet indirildi. Buna gücümüz yetmez. Rasulullah (s.a.v.) onlara: Siz­den önce Ehl-i kitab olan Hıristiyan ve Yahudiler gibi mi söylemek istiyor­sunuz? Onlar "işittik, isyan ettik" demişlerdi. Siz "işittik, itaat ettik" deyin buyurdu. Sahabe "işittik, itaat ettik" deyince, Yüce Allah âyetini indirdi. Yüce Allah bundan sonra gelen Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar, âyeti ile. Sahabeyi endişelendiren âyeti neshetti.[130]



Âyetlerin İzahı


284. Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır, onları bilir. İçiniz­deki kötülükleri açığa vursamz da, gizleseniz de Allah onları bilir ve ona göre sizi hesaba çeker son­ra dilediğini affeder, dilediğine de ceza verir. O her şeye kadirdir, yaptık­larından mesul değildir. İnsanlar ise yaptıklarından sorumludur. [131]



285. Peygamber Hz.Muhammed (s.a.v.) Rabbi tarafından kendisine indirilen Kur'an'a ve vahye iman etti. mü'minler de iman ettiler. Peygamber ve ümmetinden herbiri Allah'ın birliğine, meleklerine, kitaplarına ve pey­gamberlerine inandı. "Biz, Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız" derler. Yani, Yahudi ve Hıristiyanların yaptığı gibi onların bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr etmeyiz. Bilakis a-yırım yapmaksızın Allah'ın peygamberlerinin hepsine inanırız. Dediler ki: Çağrına icabet ettik, emrine itaat et­tik. Ey Allahımız! İşlediğimiz günahlardan dolayı senin mağfiretini diliyo­ruz. Dönüş sadece sanadır, ey Allahımız! [132]



286. Allah hiç kimseyi, gücünün üstünde bir şeyle mükellef kılmaz. Herkesin kazandığı hayrın karşılığı kendisine aittir. İşlediği kötülüğün cezası da onundurEy Rabbimiz! Unutmak veya hata sebebiyle bizden meydana gelen hareketlerimizden dolayı bize azap etme. Ey mü'minler! Allah'a bu şekilde dua edin. Ey Rabbimiz! Kendini öldürerek tevbe etmek, elbisenin pislenen ağışla, kötülükleri­mizi örtCöl Ey Allah! Sen bizim yardımcımız ve işlerimizin idarecisisin. Biini kesmek gibi, bizden önceki ümmetlere yüklediğin ve fakat bizim, yerine getirmekten aciz olduğumuz zor görevleri bize yükleme: Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmiyeceği mükellefiyet ve belâları bize yükleme,: Günahlarımızı b, büyük haşr gününde bizi rezil etme, her şeyi kuşatan rahmetinle bize merhamet et. zi yardımsız bırakma. Bizim ve senin dininin kâfir düşmanlarına karşı bize yardım et. Onlar senin dinini ve birliğini inkâr ettiler, peygamberinin risaletini yalanladılar.

Rivayet olduğuna göre, Rasulullah (s.a.v.) bu dualarla dua edince, her duada kendisine: "yaptım" denilirdi. [133]



Edebî Sanatlar


Bu âyetlerde birçok edebî sanat vardır:

1. arasında tıbâk sanatı vardır.

2. arasında mânâ yönünden tıbak sanatı vardır. Çünkü kesb hayırda, iktisab serde kullanılır.

3 arasında iştikak cinası vardır.

4. âyetinde ıtnab vardır.

5. lafzında, hazif yoluyla i'caz vardırtakdirin­dedir. Başka yerlerde de bu sanat vardır. [134]



Faydalı Bilgiler


İbn Mes'ud (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim, herhangi bir gece, Bakara sûresinin son iki âyetini okursa ona yeter.[135] Bu hadisi Buharı rivayet etmiştir. Müslim'in bir rivayetinde şöyledir: Gökten bir melek inerek Peygamber (s.a.v.)'in yanma geldi ve ona: Müjde! Sana, senden önce hiçbir peygambere verilmeyen iki nur verildi. Bunlar, Fatiha sûresi ile Bakara sûresinin son âyetleridir. Onlar­dan bir kelime ile bile dua etsen, mutlaka sana verilir." dedi.[136]

Yüce Allah'ın yardımıyle Bakara sûresinin tefsiri bitti. [137]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/276-277.

[2] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/277-278.

[3] Kurtubî, 3/202

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/278.

[4] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/278-279.

[5] Talâk sûresi, 65/4

[6] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/279.

[7] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/279.

[8] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/279-280.

[9] Bu görüş, İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. İmam Malik'in mezhebi ve İmam Şafiî'nin eski görüşü de budur. Zemahşerî'nin sözüne talika yazan Nasır şöyle der: "Bu görüşün doğruluğu açıktır" diyen Zemahşerî doğru söylemiştir. Altı sebebten ötürü onun sözü hak ve doğrudur. Bu altı sebebi o güzel bir şekilde açıklamıştır. Bakınız Keşşâf.1/217

[10] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/280.

[11] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/280-281.

[12] Kurtubî, 3/202

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/281.

[13] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/282-283.

[14] Ali-İmraıı sûresi, 3/43

[15] Râğib, Müfredat, Ricl maddesi.

[16] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/283.

[17] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/283.

[18] Nisa sûresi, 4/103

[19] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/283-284.

[20] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/284.

[21] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/284.

[22] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/284.

[23] Ebussuûd Tefsiri 1/180

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/284.

[24] Buharî, K. Mevakit 14; Müslim, K. Mesacİd 200

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/285.

[25] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/288-289.

[26] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/289.

[27] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/289-290.

[28] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/290.

[29] Bu kııdsî hadisi Müslim K. Müsafirin,171 İbn Kesir bu âyeti tefsir ederken Nüzul hadi­sinden alarak zikretmiştir. Bakınız Muhtasar-ı İbn Kesir 1/222

[30] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/290.

[31] Bunu Mukatil söylemiştir Bakınız Kurtubî TU/243 Şem'ûn, Benî İsrail'in Peygamberlerin­den biridir.

[32] Kurtubî, III/245

[33] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/290-291.

[34] Muhtasar-ı İbn Kesir, î/224

[35] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/291.

[36] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/291-292.

[37] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/292.

[38] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/293.

[39] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/293.

[40] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/293.

[41] el-Bahni'l-muhît, TII/253

[42] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/293-294.

[43] Müslim, K-el-Birr 43

[44] Bu hadisi, Bezzar ve Taberânî, İbn Mesut'tan rivayet etmişlerdir. (Kurtubî, 111/237-238; Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/222)

[45] Mehâsinu't-te'vil. 111/650

[46] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/294.

[47] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/295-296.

[48] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/296.

[49] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/296-297.

[50] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/297.

[51] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/297.

[52] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/297.

[53] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/297-298.

[54] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/300.

[55] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/300.

[56] Kunubî, III/280

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/300.

[57] Müslim, K, iman 293

[58] Mü'minun sûresi, 49/7

[59] İbn Cerir şöyle der: "Kur'an'm zahiri mânâsı, İbn Abbas'ın bu sözünün doğruluğunu gösterir. Ayrıca kürsî kelimesi, aslında ilim manasınadır. Bu mânâda alimlere de "kürsîler" denilir. Zira onlar, kendilerine itimat edilen kimselerdir. Ayrıca alimlere, "yeryüzünün direk­leri de deniiir." Doğru olan, tbn Kesir'in biraz sonra anlatacağımız görüşüdür.

[60] Ra'd sûresi, 13/9

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/301.

[61] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/301-302.

[62] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/302.

[63] Telhîsu'l-beyân, sayfa 15.

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/302.

[64] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/302.

[65] Bakara sûresi, 2/225

[66] AÎ-iİmran, 3/1-2

[67] Tâhâ sûresi, 20/111

[68] Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde sadece ilk ikisi vardır. Bkz. VI/461

[69] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/230

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/302-303.

[70] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/305.

[71] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/305-306.

[72] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/306.

[73] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/306-307.

[74] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/307-308.

[75] el-Bahru'I-muhît, 11/294

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/308.

[76] Mutıtasar-i İbn Kesir, 1/234

[77] Buhârî, K, Tefsiru'l-Kur'an 46

[78] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/308-309.

[79] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/312.

[80] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/312-313.

[81] Vahidî, Esbâbu'n-nuzûl s. 47

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/313.

[82] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/313.

[83] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/313-314.

[84] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/314.

[85] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/314.

[86] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/314-315.

[87] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/315.

[88] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/315.

[89] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/315.

[90] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/315.

[91] el-Bahru'1-muhît, 1/304

[92] el-Futuhâtu'Hlâhiyye, 1/223

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 15-316.

[93] el-Keşşâf, 1/238

[94] Buhârî, K. Tefsiru'I-Kui'an 47

[95] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/316-317.

[96] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/319.

[97] Fetih sûresi, 48/29

[98] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/319.

[99] Kurtubî, 3/337

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 319-320.

[100] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/320.

[101] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/320.

[102] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/320.

[103] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/320-321.

[104] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/321.

[105] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/321.

[106] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/321.

[107] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/323.

[108] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/323-324.

[109] el-Bahru'l-muhît n/337

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/324.

[110] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/324.

[111] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/325.

[112] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/325.

[113] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/325.

[114] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/325.

[115] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/325.

[116] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/325.

[117] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/325-326.

[118] Buhârî, Enbiya 54

[119] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/326-327.

[120] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/329.

[121] Cin sûresi,.72/15

[122] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/329-330.

[123] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/330-331.

[124] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/331.

[125] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/331-332.

[126] Kchf sûresi, 18/65

[127] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/332.

[128] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/334.

[129] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/334.

[130] Müslim, İman 199, Bak. Vahidî, Esbâbu'n-nuzûl, s.U

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/334.

[131] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/334-335.

[132] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/335.

[133] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/335.

[134] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/335-336.

[135] Buharı, Fedaüıi'l-Kur'an 10,27,34

[136] Müslim, Musafirin, 254

[137] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/336.

Forum Son Konular Yazan Mesaj Son Yazan Son Tarih
HERGÜNE BİR DUA resule hasret 25 atakan54 22.02.2013 10:00:07
CUMA NAMAZI. edep ya hu 2 tevhit06 21.02.2012 15:16:31
KİM MEZARDA BİR GECE GEÇİRMEK İSTER zeynep_15 17 mavera27 02.01.2012 14:56:02
Onay Yöntemi Zafer 14 atakan54 22.11.2011 01:35:44
Fikirleriniz... Zafer 30 M.IRMAK 05.06.2011 23:01:42
ANNEM EMİN 7 M.IRMAK 01.06.2011 15:22:50
Dil Vardır.....! siyahzambak 4 dogan002 05.01.2011 11:06:17
BU GECENİN HÜRMETİNE ..! OMER71 10 ahmet01 06.04.2010 17:06:55
sen ve son... mihrim 2 siper2004 25.12.2009 23:54:35
20 saniyede şeytan oyunu edep-haya 23 zehraesma 29.09.2009 19:39:10
HADİS'İ ŞERİF resule hasret 4 zehraesma 29.09.2009 19:27:02
İŞTE BİZİDE GÖREN ALLAH VAR !!! efsane yıllar 5 alacali25 07.06.2009 16:57:55
BU SAYFAYI HADİSLERLE DOLDURALIM kaşif 46 burhanefe71 11.05.2009 20:30:36
ALLAH'A TANRI DENİR Mİ? Ve YARATMAK KELİMESİ mavera02 13 efna 11.05.2009 14:48:54
Bir Kalpte İki Yar Olmaz ahmet21 9 zaza ayaz 12.02.2009 13:21:50
Ziyaretçi:  Sitede şu anda 0 üye ve 14 misafir olmak üzere toplam 14 kişi bulunuyor.

İstatistikler:  Bugün Tekil:632  Çoğul:28438  Toplam:46344750  Bugün Üye:0  Dün:0  Toplam:32097  Dün Tekil:687  Çoğul:24914

Kim Nerede:  Misafir1, Misafir2, Misafir3, Misafir4, Misafir5, Misafir6, Misafir7, Misafir8, Misafir9, Misafir10, Misafir11, Misafir12, Misafir13, Misafir14,
Reklamlar:

Faruki.net